30 Nisan 2011 Cumartesi

Londra'da ne yenir?





Efendim klasiktir, Londra'da "fish&chips" yani balık ve patates kızartması yenir. Yukarıda görüldüğü gibi beyaz etli bir balık (pisi balığı, morina ya da mezgit) una bulanıp kızartılıyor. Tabağa iki sos da koydular mı oldu size akşam yemeği :) Kızıma ayrıca mantar çorbası ısmarladık. Çorbanın da, yanında gelen ekmeğin de tadı çok güzeldi. Kızım da severek yedi yemekleri. Uzun bir hamilelik öncesi hazırlık, hamilelik ve emzirme arasından sonra ben de ilk defa bira içtim. Bira, Britanyalılar'ın geleneksel içkisi ve ben İngiliz biralarını denemeden duramazdım. Ben ki bira sevmeyen bir insanım, bayılarak içtim. İçimi son derece hafif ve midede şişkinlik yaratmayan biralar. 

Yukarıdaki yemekleri işte bu restoranda yedik: Boswell's



Boswell's, Covent Garden denilen bir semtte bulunuyor. Bu semt "pub" ve kafeleriyle ünlü. Semt haftanın yedi günü bir karnaval havasında. Bu semtte pek çok mağaza, restoran, bar ve müze var. Ayrıca pazar yerleri de kuruluyor. Semtin bir bölümü Kapalıçarşı gibi üstü kapalı olduğundan yağmurlu havalarda ideal bir dolaşma yeri. Üstelik içerisinde de atıştırmalık şeyler yemek mümkün:





Boswell's'e kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği için ya da saat 15.00-17.00 arasındaki çay saatinde gidebilirsiniz. Çay saatinde sunulan yiyecekler ünlü Valerie Pastanesi'nden geliyor ki, tahmin edebileceğiniz gibi oraya da gittik :)

İşte Patisserie Valerie:




Ne bekliyordunuz, Boğaz manzarası mı? :) Pastahane küçük ama tıklık tıklım, hem de neredeyse günün her saatinde. Bu nedenle kahvaltıya gidecekseniz erkenden gitmekte fayda var. Hem zaten şehrin merkezine (Oxford Street ile Hyde Park'a) çok yakın konumda bulunan bu pastahaneden, gezmek istediğiniz mekana geçişiniz de kolay olacaktır. Çok fazla kahvaltılık seçeneği yok; işte bizim yediklerimiz:


Acıkıp da kahvaltının gelmesini bekleyemeyen sabırsız kızım için tereyağı ve ekmek istedik öncelikle... Biz kızıma yedirmiyoruz ama minicik kavanozlarda reçeller de vardı. Geleneksel ingiliz kahvaltısında koca bir tabakta yumurta oluyor. Yumurtanın yanında da tost dedikleri ısıtılmış ekmek. Yumurtaya eşlik edecek diğer malzemeleri siz talep ediyorsunuz. Biz menüden seçim yaptık. Eşim mantarlı yumurta yedi. Ben de sıcak ekmek üzerine yatırılmış ıspanak ve üzerine hardallı bir sos dökülmüş yumurta yedim. Fena değildi ama normal koşullarda tercih edeceğimiz bir kahvaltı türü de değildi elbette :) Fakat daha sonra bir kruvasan (croissant) söyledik ve böylece bu pastanenin niçin meşhur olduğunu anlamış olduk; denemeden dönmeyin derim. Daha vaktimiz olsa, diğer pastahane ürünlerini denemek ve bir çay saatinde gitmek isterdim oraya...

Hazır kahvaltıdan bahsederken, klasik İngiliz kahvaltısını da göstermeden olmaz:





Yumurta, domuz eti (ham), domuz salamı (bacon), domates, tatlı kuru fasulye ve kızarmış ekmek (tost diyorlar). Bizim alışık olduğumuz kahvaltıdan kat be kat daha ağır. Bu nedenle kahvaltıyı dışarıda yapacaksanız sandviç ve meyve suyuyla geçiştirmek ya da bir yerlerde yiyecekseniz kruvasan ve tereyağı-reçel almak daha damak tadımıza uygun ve hesaplı olacaktır.

Ekleme: Yazının bu bölümüne çok tepki geldi. Düşündüm de, acaba dedim insanların canı çekiyor da domuz eti diye yapamıyorlar da, ondan mı rahatsız oldular? Çok severek takip ettiğim bir blog imdadıma yetişti. İşte Türk Usulü İngiliz Kahvaltısı :)

 
Kahvaltıda kullanılan malzemelere, ilgili blogdan ulaşabilirsiniz; afiyet olsun: http://www.cukurcumatimes.com/2013/03/evde-yemek-yarsmas-ilk-fotograflar.html


Öğlen yemeklerini pek fazla dışarıda yemedik. Ama yiyecek olsaydım uluslararası restoranları tercih ederim, zira fiyat olarak daha uygunlar. Valerie Pastahanesi'nin üzerinde bulunduğu Old Campton Street ve bu sokağın içerisinde bulunduğu Soho bölgesi pek çok uluslararası mutfağa ev sahipliği yapıyor.

İtalyan yemekleri her zaman damak tadımıza uygundur ve makarna ile pizza ne kadar pahalı olabilir ki? Hint ve Çin restoranlarının da sabit fiyatlı menüleri (prix-fixe) ile oldukça hesaplı olduğu söyleniyor. Ayrıca Baker Street civarlarındaki Ortadoğu restoranları da damak tadımıza yakın olabilir. Suşi seviyorsanız, suşi tabaklarının taşıyıcı bantlar üzerinde servis edildiği restoranlara her yerde rastlamak mümkün. Bizim en çok keyif aldığımız (fakat bir miktar pahalı olan) bu tür suşi restoranlarından biri Oxford Street üzerindeki meşhur Selfridge mağazasının giriş katındaki suşi bar: Yo! Sushi. Bar masası gibi bir masaya oturuyorsunuz, masanın diğer tarafında suşiler yapılırken seyrediyorsunuz. Yapılan suşiler taşıyıcı bandın üzerine konuyor ve siz de önünüzden geçen tabaklardan istediklerinizi seçiyorsunuz. Suşiler 4 farklı renkli tabakta geçiyor. Bitirdiğiniz tabakları üst üste biriktiriyorsunuz ve hesabı istediğinizde tabakların renklerine göre hesaplama yapılıyor. Her renk tabak farklı bir fiyat oluyor. Bar masasının üzerinde oturduğunuz yerde minik tabaklar var. Oldukları yerden çıkarıp yan tarafındaki soya sosundan döküyorsunuz. Soya sosunun lezzetini de çok beğendim. Ayrıca vasabi (Japon hardalı) ve zencefil turşusunun tadı da Türkiye'de yediklerimden daha hafif ve daha lezzetliydi. Kesinlikle tavsiye ederim. Suşi bara girmek için Oxford Street üzerindeki Marks and Spencer Mağazası ile Selfridge's Alışveriş Merkezi arasındaki yan kapıdan girmek gerekiyor alışveriş merkezine. Yukarıdaki bağlantıya tıklarsanız mağazanın bir hayli büyük olduğunu görebilirsiniz; dolayısıyla içinde aradığınız yeri bulmanız kolay olmayabiliyor.

Selfridge's Alışveriş Merkezi'nin en üst katında da self servis bir restoran var. Ayaküstü karın doyurmak için  (her 3 öğün için de) temiz ve ekonomik bir tercih olabilir.

Hazır alışveriş merkezleri içerisindeki restoranlardan bahsederken ünlü Harrods Alışveriş Merkezi'nden bahsetmeden olmaz. Alışveriş Merkezi'nin içi pahalı eşyalarla dolu. O kadar pahalı ki, ayaküstü uğranıp da alışveriş yapılacak bir yer değil. Alışveriş Merkezi'nin içerisinde manav, balıkçı, şarküteri, fırın gibi yiyecek satışı yapan yerler de var.




Londra'ya giden herkes Harrods içerisinde bir restorana muhakkak gider. Biz de Harrods Pizzeria'ya gittik.



Artık çok mu acıkmıştık, yoksa bol malzemeli pizza mı çok güzeldi bilemiyorum pizzanın yarısına gelmeden fotoğraf çekmeyi düşünemedim :

Ahududu Limonatası

Harrods 1849 Bira
Yemekte sadece İngiltere'ye özgü yiyecekler tatmak istiyorsanız ve ekonomik bir tercih arıyorsanız bir "pub"a girmek en kolay çözüm olabilir. "Pub"lar özellikle mesai saatleri bitiminde takımlı elbiseli çalışan kesim tarafından dolduruluyorlar. Bu tür "pub"ların tarihi ortamları ve içerideki insanların neşeli tavırlarının oluşturduğu renkli atmosferleri, dışarıdan bakıldığında bile insanı kendisine doğru çekiyor. Ama belirtmek isterim ki İngiliz kanunlarına göre 14 yaşından küçükler "pub"lara giremiyorlar. Yanınızda çocuk varsa bahçesi ya da aile salonu olan (yani barı olmayan) "pub"ları tercih etmeniz gerekiyor.




Eğer et yemeği sevenlerdenseniz, son derece lezzetli etlerin servis edildiği bir restoran daha önermek istiyorum: L'Entrecôte. Bu restoran esasen bir Fransız restoran zinciri ama başka ülkelerde de şubeleri var. Restorandaki et sunumları, restoranların dekorasyonları ve hatta servis elemanlarının üniformaları bile aynı oluyormuş. Bizim gittiğimiz Londra şubesi tıklım tıklım doluydu. Akşam yemeği için nispeten erken bir saatte gittiğimizden sıra beklemek zorunda kalmadık ama biz çıkarken bekleyenlerden oluşan kuyruk sokağın köşesini dönmüştü çoktan. Bu arada, kural olarak, grup halinde gelenleri ancak tüm grup tamamlandıktan sonra içeri aldıklarını da bir detay olarak yazmak istiyorum. Ayrıca pusetimizi içeri girerken kapıda aldıklarını ve çıkarken de kapıya kadar getirip teslim ettiklerini de ekleyeyim. Kızım et yemeyi çok seven bir çocuk, o nedenle restoranda hiç sorun çıkarmadı. Son derece kalabalık olduğu için hareket etmek isteseydi zorlanabilirdik. Orta iyi pişmiş et ısmarlarsanız aklınızda bulunsun, ciddi anlamda kanlı getiriyorlar eti. Çocuğunuza yedirmek niyetindeyseniz iyi pişmiş isteyin. Etin üzerinde özel bir sosu oluyor. Yanına da incecik ve kıtır kıtır patates kızartması koyuyorlar. Kızım 19 ay sonra ilk defa patates kızartması yedi. Öyle yağ çekmiş, mideyi rahatsız edecek bir kızartma değildi. Patatesi ve eti getirdikten sonra bir köşedeki servis arabasının üzerindeki yerlere yerleştiriyorlar. Burada alttan mum yakarak etleri sıcak tutmaya devam ediyorlar. Yemeğiniz bittikçe de tabağınıza et ekliyorlar. Kızım ayıla bayıla yedi buradaki etleri ve hatta bir ara "Artık daha fazla vermeyelim, fenalık geçirecek çocuk" diye korktuk :)



Atıştırmalık olarak ise her köşe başında ve her müzenin kafeteryasında soğuk sandviç, sıkma meyve suyu, cevizli-havuçlu kekler ve minik kutular içinde meyve kokteylleri bulmak mümkün.




Öğlen yemeklerini bu şekilde geçiştirmek mümkün olduğu gibi çocukların ara öğünleri için de bunlar gayet sağlıklı alternatifler. Ayrıca Berceste hatırlattı: Londra'daki Marks&Spencer mağazalarının bazılarında bizde olmayan bir gıda bölümü var. Pek çok gıdayı uygun fiyata oralardan almanız mümkün (Londra'da pahalı görünen mağazalarda, sokakta satılanlardan daha ucuza mal alınabiliyor). Mesela peynir çeşitlerimizi oradan aldık biz. Bir de Greek Yoghurt diye satılan bir yoğurt vardı, bildiğimiz sade yoğurt ama süzme yoğurt gibi susuz ve krema gibi yağlı. Kızım da eşim de bayıldılar ona. Öyle ki, gelirken her türlü riski göze alıp yanımızda da bir kutu yoğurt getirdik :)

Bir de sıklıkla yedikleri nispeten sağlıksız tatlılar var :) "Waffle" mesela her köşe başında satılıyor. İnsanlar yollarda "waffel" yiyerek dolaşıyorlar. Bir de şekere buladıkları yer fıstığını kızartıp şekeri karamelize ediyorlar. Bizim kestaneciler gibi sokaklarda yer fıstıkçıları var. Bu kadar çok yağlı ve şekerli atıştırmalık yemelerinin nedeninin soğuk iklimde üşümemek adına olduğu fikrine vardık.



Eğer siz de Michelin yıldızlı restoranların meraklısıysanız Londra'da nispeten şanslısınız. Az sayıdaki 3 yıldızlı restoranlar son derece pahalı ve aylar önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Kaldığımız yere yakın ve nispeten uygun menüleri olan bir restorana bir ay önce rezervasyon yaptırdık ve bize kaldığımız haftada sadece pazartesi ve perşembe günleri saat 12.00-14.00 arasında rezervasyon kabul edebileceklerini söylediler.  Tam da kızımın uyku saatine denk geliyordu. Ayrıca 19 aylık kızımızla birlikte geleceğimizi belirtmiştik rezervasyon yaptırırken. Bize "çocuk kabul etmiyoruz" demediler ama restorana girişte takım elbise ve kravat takma zorunluluğu olduğunu söylediler. Şimdi hafta içi bir gün, turist olarak bulunduğunuz bir ülkede, günün tam ortasındaki bir saatte, yanınızda 19 aylık bir bebekle ve takım elbise giymiş olarak restorana gitmek ister misiniz, bir düşünün? Biz gitmemeye karar verdik. Ama gitmek isteyenler için çok sayıda iki ve tek yıldızlı restoranlar mevcut.

Son olarak eklemek istiyorum ki Londra'da ne yerseniz yiyin, bizim paramıza göre çok değerli bir para birimleri olduğundan size göre pahalı gelecektir. Eğer yanınızda çocuk da varsa bence en güzeli kendinizi meyveye vermeniz olacaktır :) Zira bizim sıcak iklimli, geniş tarım alanlı ülkemizde bulunmayan lezzette her türlü meyveyi bulmak mümkün:


27 Nisan 2011 Çarşamba

Londra çocukla gezilir mi?


Kesinlikle, evet. Londra, çocukla en rahat gezilebilecek yerlerden biri. 
  • Bir kere sokaklar temiz; her gün, sabah saatlerinde sabunlu su ile yıkanıyor. Çocuk yere düştü, orayı burayı elledi derdi yok. Bırak çocuğu yerde emeklesin, o derece :)
  • Kaldırımlar geniş ve alçak. Puset taşımak için ideal. Pusetle tüm şehri sıkıntısız dolaşmak mümkün.
  • Otobüsler de alçak. Bu nedenle otobüse pusetle binmek de çok kolay. O meşhur iki katlı, kırmızı Londra otobüslerinin alt katının ortasında boş bir alan var. Bu alana pusetinizi yerleştiriyorsunuz ve hemen bu alanın yanında bulunan koltuklar da bebekli yolculara ait oluyor. Bu koltukta oturanlar size yer vermek zorundalar. Bir seferinde kızım, eşimin kucağındayken otobüse bindik. Bu koltuklarda oturanlar bizim farkımıza varmadı. Otobüsün şoförü yolcuları uyardı ve eşim, kızımızla birlikte koltuğa oturana kadar otobüs hareket etmedi. Bu derece hassaslar yani.
  • Şehrin her yerinde ama hemen hemen her sokak arasında dahi yemyeşil bir park var. Yorulduğunuz zaman uzanıveriyorsunuz bu parklardan birinde çimenlerin üstüne, çocuğu da salıveriyorsunuz parkın içine... Dinlenmek için eve dönmenize gerek kalmıyor. Turist sirkülasyonu ile birlikte İstanbul'dan daha kalabalık bir şehirde bu kadar çok ve üstelik içinde yaşlı ağaçların bulunduğu parkı görmek içinizi sızlatabilir.
Kontesim ağaçların arasında saklambaç oynarken...
  • Bu parklarda çocuklar binbir çeşit hayvan görüp hem eğleniyorlar hem de zekalarını geliştiriyorlar. Bu parkların iki tanesinde hayvanat bahçesi olduğunu biliyorum: Battersea Park ve Regent Park içindeki, 1828 yılında kurulmuş dünyanın en eski hayvanat bahçesi olan Londra Hayvanat Bahçesi. Battersea Park bizim kaldığımız yerin hemen karşısında olduğu için gitmiştik. İçinde küçük bir hayvanat bahçesi olduğunu tesadüfen fark ettik. Giriş yetişkinler için 7 pound, çocuklar içinse ücretsiz. İçeride çocuklar için bir de oyun alanı var. İçerideki düzenlemeyi görünce İstanbul'daki çocuk parklarını düşünüp üzülüyorsunuz. Orada çocukla saatler geçirmek mümkün ama eğer şehrin göbeğinde bir yerlerde kalıyorsanız, o bölgeye yolunuz düşmeyecektir. Bölgeye sadece otobüsle ulaşım var ve parkın hemen giriş kapısının önünde otobüs durağı mevcut. Londra Hayvanat Bahçesi'ni ise buradan bulabilirsiniz.
Battersea Park'ın önünde otobüs durağı olan girişi.

Parkın içindeki gölette kızım kuşları beslerken.

Martı, karga, güvercin ve serçeden başka kuş göremeyen
biz İstanbullular için çok ilginç kuş türleri de gördük.
  • Londralılar fazla mutfağa girmiyorlar. Evlerin çoğunun Amerikan mutfak olmasından da bu durumu anlayabiliyorsunuz. Bu nedenle adım başı sandviç satan dükkan bulmanız mümkün. Bizim Kontes Hanım iki satte bir acıkır. Kızım acıktığında, onu, sıcak/soğuk sandviç, meyve salatası ya da içinde havuç/ceviz vs bulunan keklerle besledim.

  • Her müzenin içerisinde çocuklara özel interaktif alanlar ve oyun alanları mevcut ve ayrıca yemek yenebilecek yerler de var. Ayrıca zaten tüm müzeler çocuklarla dolu olduğundan kimse sizi yadırgamıyor. Türkiye'de çoğu zaman çocukla birlikte müze ya da sergi gezerken insan, ortama hakim olan sessizliği bozduğu için rahatsız oluyor. Oysa Londra'da tüm müzeler çocuk kahkalarıyla inliyor :)

  • Metro ve otobüs ile ulaşım çok rahat olduğu gibi taksileri de bizimkilerden farklı bir dizayna sahip. Özel bir tasarımmış. Pusetle taksiye binmek ve hatta çok sıkıldığında çocuğu ayakta tutmak bile mümkün.
Siyah Londra taksileri

Bu taksiler özel tasarımmış.

Dünyaya da ihraç ediliyormuş.

İçinde ters yöne giden ve katlanabilen
koltukları var; bagajı ise yok.
Velhasılı kelam, Londra çocukla gezmek için çok uygun bir şehir. Gitmeyi düşünenlere tavsiye ederim. İstanbul'da olduğunuzdan daha rahat edeceğiniz garanti...

26 Nisan 2011 Salı

Bebekle uçak yolculuğu yapılır mı?


Kızımla iki defa uçak yolculuğu yaptık. İlki kızım henüz 8,5 aylıkken iki saatlik bir İstanbul - Antalya seferiydi.
Uçak seferini tam kızımın uyku saatine denk getirmiştik. Uçak havalanırken kızımı emzirdim ve kızım kucağımda uyuyakaldı (Bkz. yukarıdaki resim). Ki kendisi asla ve kat'a kucağımda uyumayan bir bebektir. Arkamdaki aile çocukları ile bir kart oyunu oynuyordu. Önümdeki aile de biberonla besliyordu. Hiçbirinde sorun yaşanmadı. Ben yol boyunca kulaklarımı açmaya çalışmadım ki kendi kulağım tıkandıkça kızımın da kulağının tıkandığını anlayıp, ona göre önlem alabiliyordum. Kızım emzik almadığı için, kulakları tıkandığında ya emzirmem ya da su içirmem gerekiyordu.
İlk yolculuğumuz gidişte de dönüşte de bu şekilde,uykuda ve sorunsuz geçmişti.

İkinci uçak yolculuğumuzu ise kızım 19 aylıkken dört saatlik bir İstanbul - Londra seferinde gerçekleştirdik. Üstelik bu sefer iki ülke arasında iki saatlik bir de saat farkı vardı. Uçak sefer saatimizi akşam 19.00'a aldık. Yine kalkışta ve inişte kızımı emzirdim. Yukarıdayken bir iki defa kızım elini kulağına atıp rahatsızlığını belli etti. Her iki seferinde de kızıma "Aaaa, de kızım" diyerek ve ağzını kükrer gibi kocaman açmasını sağlayarak sorunu hallettik.

Bu sefer ne yazık ki yolculuklarımız uykuda geçmedi. Giderken kızım akşam 10.00'a kadar direndi ama sonunda bayıldı kaldı. Dönüşte ise uçağın tıka basa dolu olması, kızıma hareket edecek alan kalmaması, ben koltuğa zor sığarken, kucağımdaki kızımın neredeyse önümüzdeki koltuğa yapışmış olması gibi sebeplerle, aynı saatlerdeki yolculuğumuzu kızım uyumadan tamamlamak zorunda kaldık. Yanımızdaki kadını oturup kalkıp rahatsız ettik. Şansımıza çok anlayışlı bir kadındı; bize karşı ters davranmak yerine, o da kızımı elindeki kalem ve kağıtla oyalamaya çalıştı.

Tavsiyeler:
  • "Chek-in" yaptırırken çocuklu olduğunuzu söylerseniz yardımcı oluyorlar. Giderken bize yardımcı olan görevli oturduğumuz sıradaki cam yanı ve koridor yanı koltukları bize verdiğini, uçak tamamen dolmadan kimsenin orta koltuğa oturmak istemeyeceğini söyledi. Nitekim öyle oldu. En arka sıralardan almak da hem tuvalete ve kabin memurlarına erişim açısından, hem de ağlama sesinden daha az sayıda insanın rahatsız olması açısından faydalı oluyor. Çünkü en son en arka koltuklar kalıyor, dolmamış olabiliyor. Dönüş yolculuğunda ise uçakta boş yer yoktu ve havaalanındaki çalışan da bize yardımcı olmadı. Hatta "Size cam kenarı verdik, çocuk camdan dışarıyı seyreder işte" diye espri de yaptı :) Oysa çocuk o sıkışıklıkta iyice bunaldı cam kenarında ve koridor kenarında oturan yolcuyu sürekli rahatsız etmek zorunda kaldık; çocuğu dolaştırmak, çantamızdan yedek kıyafet almak vs gibi nedenlerle.
  • Havaalanı içinde uçağı beklerken CIP salonlarından yararlanın. Giderken Garanti Bankası'nın CIP salonunu kullandık. Kızım çok mutlu oldu. Çok geniş ve ferah bir alandı, havaalanı kargaşasından ve insan gürültüsünden uzaktı. Kızımın karnını doyurabileceğimiz sağlıklı yiyecekler vardı. Büyükler için televizyonlar, bilgisayarlar ve gazeteler mevcuttu. Hatta bilardo masası bile vardı. Küçükler içinse bir çocuk oyun odası vardı. "Play Station" ve "Nintendo Wii" bile koymuşlardı. Kızım o odadaki oyuncaklarla uçak kalkış saatine kadar oyalandı. Dönüşte de Türkiye'ye ait "Lounge" salonunu sorduk. Görevlilerin yönlendirmesi ile salonu bulduk. Orada da aynı rahat ortamla karşılaştık. Her iki salondaki çorbaları kızım severek içti. Çorbaları yolculuk öncesi özellikle tavsiye diyorum.




    • Çocuklu ve hasta yolculara uçağa girişte öncelik veriyorlar. Bebeğinizle rahat rahat yerleşiyorsunuz ve uzun kuyrukta da beklemek zorunda kalmıyorsunuz. Sizden sonra ise "business" yolcuları alıyorlar. Bu uygulamadan habersiz olan business yolcular, size omuz vurup geçmeye çalışıyorlar, amman diyeyim...
      • Yolcu sayısından daha az sayıda pike ve yastık olduğundan, oturur oturmaz isterseniz iyi olur. Havalandırma sürekli açık olduğundan, zaman zaman içerisi soğuk olabiliyor. Ama bizim dönüş uçağımız gibi tıka basa dolu olan bir uçaktaysanız, bırakın soğuk havayı, bir parça serinliğe muhtaç kalabiliyorsunuz.
        • En arka koltuklar dolmamış olabiliyor demiştim. Bu nedenle uçak dolar dolmaz tuvalete gitmek bahanesiyle en arka koltukları kontrol etmekte fayda var. Eğer koltuklar boşsa, kabin memurlarından o koltuklara oturmayı talep edebilirsiniz. Bizim arkamıza ve yan tarafımıza iki tane adam gelip boylu boyunca yattılar.
          • Bebeğinizin kulağının tıkanmaması için onun yutkunmasını sağlamanız lazım. Bunun için, bebeğin yaşına göre, bebeği emzirebilirsiniz, emziğini ağzına verebilirsiniz, su içmesini ya da sakız çiğnemesini sağlayabilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken nokta uçağın hareket etmesinin kalkması demek olmadığı. Uçak hareket ettikten sonra kalkış yapacağı pistin ucuna kadar ilerliyor, pistte sıra varsa sıraya giriyor. Uçak pistin başına gelinceye kadar bebeğinize yutkunma hareketleri yaptırmayın, sonra sıkılıp tam da kalkış esnasında emmeyi veya su içmeyi reddedebilir. Kalkış kısa süreli olmuyor, havalandıktan sonra da uçak bir süre irtifa kazanmaya devam ediyor. Tüm bu süre boyunca bebeğin memede kalması gerekiyor.
            • Online rezervasyon sırasında yemek seçeneklerini de belirleyebiliyorsunuz. Bu esnada bebek ya da çocuk menüsü seçebilirsiniz. Bebek menüsünde bebek maması, çocuk menüsünde ise çocukların yiyebileceği yemekler var. Mesela bizim menümüzde haşlama balık ve sebze ile meyve salatası vardı. Ayrıca bir kaç kraker, tereyağı ve sürülebilir peynir de konmuştu. Ama uçak personelini bu konuda uyarmanız gerekebilir, bazıları çocuk menüsünden habersiz oluyorlar.
              • Bebeğiniz küçükse gerektiğinde onu oyalamak için bir iki çıngırak vs almanız yeterli olabilir. Ama büyükse muhakkak uçağa binmeden bir ön çalışma yapmanız ve ayrı bir oyuncak çantası hazırlamanız gerekli.  Çocuğun çok sıkıldığı durumlarda da çocuğu koridorda yürütebilir ya da uçağın kuyruk kısmına götürebilirsiniz. Kuyruk kısmında tuvaletler ve kabin görevlilerin servis tepsilerini hazırladıkları nispeten geniş bir bölge var. Hem bu ferah alan, hem kabin görevlilerin kendi aralarında konuşmaları hem de tuvaletlere girip çıkanlar bebeğinizin ilgisini çeker ve en azından bir süreliğine de olsa rahat edebilirsiniz.
                • Bebeğinizin oyuncak çantasının yanı sıra bir de her zamanki çocuk çantanızın, olası ihtiyaçları giderebilmek için, yanınızda bulunması gerekiyor.
                • Gidiş yolculuğumuzda akşam yerel saatle 9'da Londra'daydık. Bizim içinse saat 11 olmuştu. Yanımıza bavul almadığımız için bekleme sırasına girmeden doğruca pasaport kontrol noktasına ilerledik. O saatte inanılmaz uzun bir kuyruk vardı. Çocuklu aile olmanın avantajını burada da yaşadık: "Fast Track" yazan bölümden geçme hakkı veriyorlar. Önümüzdeki 1 (yazıyla "bir") kişiyi bekledikten sonra taksi ile kalacağımız yere geldik ve yatağımıza yatıp bayıldık. Eğer pasaport kuyruğunda beklemeye kalksaydık 3 saatten önce çıkamazdık. Dönüş yolculuğumuzda da yine hızlı geçiş bölümüne yöneldik. Ama bu sefer durdurulduk. Meğer Türkiye'de bu bölümden sadece "business" yolcuları alınıyormuş. Eşim görevliye "Ben bir Türk vatandaşı olarak İngiltere'ye hızlı geçişten girebiliyorum ama kendi ülkeme giremiyor muyum? Eğer giremiyorsam bile siz bir şeyler yapın, bu kadar uzun kuyruğu saatlerdir uykusuz kalmış bir bebekle bekleyebilmemiz mümkün değil!" dedi. Görevli bir sağına bir de soluna bakıp bizi hızlı geçişe yönlendirdi. İnanılır gibi değil gerçekten de!!

                Burası İngiltere girişindeki kuyruk.
                Türkiye girişindeki kuyruğu ise çekmeye fırsat bulamadım.

                Sonuç olarak bebekle yapacağınız uçak yolculuğunun konforu tamamen şansınıza kalmış: Eğer bindiğiniz uçak geniş koridorlu, ferah bir uçaksa ve yanınızda boş koltuklar varsa en ufak bir sorun yaşamadan gidebilirsiniz. Aksi taktirde bebeğiniz sıkılacak ve mızırdanacaktır. Sakin kalmaya çalışın ve eşinizle iş bölümü yapın. Çıktığınız tatilden bebeğinizin yepyeni beceriler elde ederek döneceğini ya da dönmekte olduğunu kendinize sık sık hatırlatıp, mutlu olmaya çalışın :)

                  20 Nisan 2011 Çarşamba

                  Dren çıkartılırken acı verir mi?



                  Fıtık ameliyatı sonrasında: Hayır, acı vermiyor.

                  Fıtık ameliyatı sırasında vücuduma ilk defa dren takıldı; daha doğrusu takılmış ama benim haberim yoktu. Ameliyat sonrası kendime gelince sağımdaki bir hortumdan kan, solumdaki başka bir hortumdan da idrar aktığını gördüm. 

                  Ameliyat yerindeki kanı ve bilimum sıvıyı akıtan serum lastiğine "dren", idrar akıtanına ise sonda diyorlar.

                  Hafif hafif hareketlenmeye başladığımda, drenin takılı olduğu yerde, kuyruk sokumumun hareket ettikçe acıdığını ve orada tuhaf bir his olduğunu fark ettim. Uyuşukluğum geçmeye ve ben de cesaretlenmeye başladıkça drenin derime girdiği yeri elleyebildim.

                  Ameliyat yerimin bitiminden iki adet hortum çıkıyordu. Bu hortumlar bir noktada birleşiyor ve aşağıdaki rezervuara sıvıları akıtıyorlardı. Not düşmek adına söylüyorum, toplamda günlük 300 cc kan yenileyebiliyormuş vücudumuz. Ben aşağı yukarı 500 cc kan akıttım o rezervuara, ama iyiydim, herhangi bir sorun yaşamadım.

                  Her neyse ilk gün ben o drenin ucundaki rezervuarı cebime koyup dolaşmaya başladım. Normalde çıkartılması gerekiyordu. Ama benim kan akışım durmadığı için ikinci gün de kaldı o dren benimle ve ancak üçüncü gün çıkarttılar. Uzun kalmasında bir sakınca yokmuş ama az kalınca, eğer sıvı dışarı akamaz da ameliyat yerimde şişlik yaparsa şırınga ile almaları gerekirmiş. Ama benim aklımda "Ya uzun süre kalan dren yaraya yapışır da çıkartılırken canımı çok yakarsa?" sorusu dolaşıyordu sürekli.

                  Annem yumurtalık ameliyatı sonrasında, drenini çıkartırlarken çığlık çığlığa bağırmıştı. O an hep aklımda olduğundan, ameliyat sonrası iki gecemi dren çıkartılırken acıyacak mı acımayacak mı diye internetten sağı solu okuyarak geçirdim. 

                  İlginçtir bu konuda fazla bilgi yok nette. En detaylı bilgi Ekşi Sözlük'te ama o ne bilgi! Okuyunca aklım yerinden çıktı. Yürüyebilsem "Yandım Allah" diye kaçacağım hastahaneden. Hemşireler, akrabalar bana acı hissetmeyeceğimi söylüyorlar ama mümkün değil beni inandıramıyorlar.

                  En son o kaçınılmaz an geldiğinde, doktorum yan dönmemi rica etti. Ben de eşimden elimi tutmasını rica ettim. Doktor dreni çıkartırken sadece ve sadece gıdıklanmaya benzer bir his duydum. Hortumun dışarı çıktığını hissettim ama bu hissin acı ile uzaktan yakından alakası yoktu. "Bu muydu yani?" dedim, kendi kendime. Boşuna eziyet etmişim kendime iki gece boyunca. 

                  Sonuç olarak, benim gibi kafaya takan olursa haberi olsun: Açık fıtık ameliyatından sonra, dren çıkartılırken en ufak bir acı bile hissetmeyeceksiniz, boşuna kendinizi harap etmeyin :)

                  15 Nisan 2011 Cuma

                  Alış veriş listesi yapamıyorum mu diyorsunuz?


                  İşte size benim alışveriş listem: Google Drive'a yükledim.

                  Zehir gibi olan hafızam anne olduktan sonra yerle yeksan oldu diyenlerden misiniz? Eee, bir insan aynı anda kaç farklı madde birden düşünebilir ki? Ayrıca doğum sonrası (belki de ameliyat sonrası) yorgunluk, uykusuzluk vs kafanızı darmaduman etmiş olabilir. 

                  Kendinizi yormayın, bir alışveriş listesi yapın, buzdolabınızın üzerine asın. Yakında bir yerlerde kalem bulundurun. Siz, eşiniz, sizin için yemek ve ev işi yapan bilimum yardım sever; evde tükendiğini fark ettiğiniz kalemleri bu listede işaretleyin. Geriye bir tek alışveriş yapmak kalsın.

                  Bu liste ile hem hafızanızın içler acısı durumuna üzülmeyi keseceksiniz, hem de alışveriş sürenizi kısaltacaksınız.

                  Bu listedeki kalemler benim sürekli satın aldıklarım. Benim satın almadığım ya da unuttuğum kalemler de olabilir. 

                  5 Nisan 2011 Salı

                  İstanbul'un otobüsleri ne renk olsun?




                  21 Nisan 2011 itibariyle oylama sonuçlandı:
                  İstanbul rengini seçti

                  “İstanbul halkı otobüsünün rengini seçiyor” kampanyasının sonucuna göre, İstanbul Otobüs İşletmeleri AŞ'nin sefere koyacağı yeni otobüslerin rengi, oyların yüzde 34.54'ünü alan erguvan rengi (C) oldu.


                  Buna göre, internet üzerinden sürdürülen kampanya, Amerika'dan Faroe Adaları'na, Dominik Cumhuriyeti'nden Almanya'ya, Tunus'tan Portekiz'e kadar çok sayıda ülke ve Türkiye'den 44 ilden toplam 172 bin kişi katıldı. Oyların yüzde 34,54'ünü alan erguvan rengi birinci oldu.


                  İstanbul Otobüs İşletmeleri AŞ'nin sefere koyacağı belediye otobüslerinde erguvan rengi kullanılacak.