8 Ekim 2015 Perşembe

Ekim Ayında Bahçeye Ne Dikilir?


bahçemdeki mercanköşk

Sonbahar geldi, havalar soğumaya başladı. Sebzelerin birçouğunun ilk dondan önce kendini kurtaracak kadar büyümek için vakti olmayabilir. Ama yine de sıcak bölgelerde oturmuyor bile olsanız, Ekim ayında dikimi yapılabilecek birkaç bitki var. 


Yabanmersini
Sonbahar yabanmersini dikmek için mükemmel bir zaman. Sonbaharda dikim yapmak yabanmersinine köklenmesi için fırsat sağlar. Ancak köklenen bitki, en erken bir sonraki ilkbaharda büyüyecektir. 


Çiçek Soğanları
Ekim ayı, sonbahar çiçek soğanları için uygundur. Ekim ayında dikilen soğanlar, ilkbaharın ilk günlerinde çiçek açmaya başlayacaklardır. Örneğin: Lale 


Sarımsak
Bir sonrak ilkbaharda erken ve yüklü bir hasat istiyorsanız sonbharda sarımsak ekimi yapabilirsiniz. 



Şifalı Otlar
Kışın insanların yetiştirmeyi en çok tercih ettikleri bitkilerin başında şifalı otlar gelir. Bunları kapalı alanda, ev içinde yetiştirmeniz de mümkündür. En popüler şifalı otların arasında fesleğen, kekik, nane, maydonoz gelmektedir. Benim bu aralar gözdem ise mercanköşk.

7 Eylül 2015 Pazartesi

Ev Okullu Ünlüler : Wilson Bentley (Kendi Kendini Yetiştirmiş Bilim Adamı ve Kar Fotoğrafçısı)




KAR TANESİ BENTLEY (Snowflake Bantley)

çiftçilerin saban sürdüğü
karanlığın lüks lambalar ile uyandırıldığı zaman
bir çocuk yaşardı karı çok seven
dünyadaki her şey ama her şeyden


Wilson Bentley 9 Şubat 1865'te, kar yağışının üç metreyi bulduğu Champlain Gölü ile Mansfield Dağı'nın arasında kalan Vermont Jericho bölgesinde, karlar ülkesinin başkentinde doğdu.

Willie'nin annesi 14 yaşına kadar onun öğretmeni idi.

Çiftçi bir ailenin sahip olduğu yükümlülükler ve zor hava koşulları nedeniyle Willie sadece birkaç sene okula gidebildi.

Annesinin öğrenme ihtiyacını giderebilmesi için aldığı ansiklopedilerin "her sayfasını okudum" demişti.


İlk gençliği boyunca suyun hallerini çalıştı, hava durumu raporları tuttu, yağmur taneleri ile ilgili deneyler yaptı. Willie Bentley'in en mutlu olduğu günler kar fırtınasının olduğu günlerdi. Vermont bahçelerinin kurumuş otlarına, ahırlarının koyu renkli metal kapı koluna ve eldivenlerine yağan karları seyrederdi. "kar en az kelebekler kadar, elma çiçeği kadar güzel" derdi. Kelebekleri ağ ile tutup abisi Charlie'ye gösterebilirdi, elma çiçeklerini toplayıp annesine götürebilirdi, fakat kar tanelerini kimse ile paylaşamıyordu, onları saklayamıyordu.

Willie’nin kar sevgisini gören annesi, ona ansiklopedilere ek olarak bir mikroskop aldı. Willie mikroskopla çiçeklere baktı, yağmur damlalarına, otların iki yüzüne; hepsinden güzeli, kar tanelerine...

Diğer çocuklar kardan kule yaparken, kargalar gibi ötüşerek kartopu savaşı oynarken Willie kar tanelerini toplardı. Kar fırtınalı günün ardından buz kristalleri üzerinde çalışırdı. Kar kristallerinin girift, dallı budaklı şekillerini hayal ettiğinden daha güzel olduğunu gördü. Bütün tanelerin birbirinin kopyası şeklinde, aynı olacağını sanıyordu. Hiç öyle olmadıklarını öğrendi. Kristallerin büyük çoğunlukla 6 dallı olduğunu keşfetti, çok az sayıda 3 dallı olduğuna şahit oldu. Her kar tanesindeki 6 dal birbirinden farklıydı, benzersizdi. Bir kar tanesi eridiğinde arkasında herhangi bir kayıt bırakmayan bir güzellik de gitmiş olur diye düşünür, hüzünlenirdi. 

Üç kış boyunca kar kristallerini resmetmeye çalıştı. Her seferinde çizim bitmeden taneler eriyordu. Willie herkesin tanelerin harika şekillerini görebilmesi için, onları bir şekilde saklamaya karar verdi,. Mutlaka bir yol bulmalıydı.


16 yaşına giren Willie kar tanelerini resmetmeye devam ederken bir gün yeni bir şey öğrendi. Fotoğraf makinesi denen içinde kendi mikroskobu olan bir aletin var olduğunu öğrendi. Annesine "eğer öyle bir kameram olsaydı kar tanelerini resimleyebilirdim", dedi. Annesi Willie'nin kara bakarken gördüğü heyecanı başkalarının hissetmeyeceğini, insanların ilgilenmeyeceğini, oğlunun üzüleceğini düşünüyordu. Babası "karla uğraşmak kadar saçma bir iş olabilir mi?" diyordu. Ama oğullarını seviyorlardı. 

17 yaşında ailenin tüm sene boyunca biriktirdiği para ile Willie'ye fotoğraf makinesini aldılar. Fotoğraf makinesi yeni doğmuş bir danadan daha uzundu ve ücreti babasının 10 sığırına bedeldi.


Willie fotoğraf makinesi ile çalışmalara başladı. İlk fotoğraflarının gölge gibi görünen başarısız hallerine rağmen vazgeçmedi. Hata üzerine hata, kar tanesi üzerine kar tanesi... Her kar fırtınasında çalıştı. Kış bitti, karlar eridi ama ilk sene güzel resimler çekemedi gelecek kar mevsimini bekledi. Sonraki kış, yine karlı günlerden bir gün, yeni bir yöntem denedi ve işe yaradı, kar tanesinin fotosunu nasıl çekeceğini keşfetmişti. Kar kristallerinin daha net görünmesi için kristallerin negatiflerinin kenarındaki koyu kısımları yontuyordu, bu ekstra iş ve saatler demekti ama Willie aldırmıyordu. Kimse de Willie'ye aldırmıyordu. Komşuları kar fotoğrafı çekme fikrine çok gülüyorlardı. "Vermont'ta kar, çerçöp gibi bir şeydir, fotoğrafına gerek yok" diyorlardı. Willie kar tanelerinin aynısından bir tane daha olmayan biricik yapıları ile tasarımın şah eserleri olduğunu düşünüyor, fotoğrafların dünyaya kendisinden bir hediye olacağını söylüyordu.


Willie büyüyor, çiftlik hayatı devam ediyordu. Diğer çiftçiler kışları ocaklarının önünde ısınır, at ve kızakla şehre inerken Willie kar fırtınaları boyunca çalışırdı. Sundurmanın kapısının önünde durur ve siyah bir tepsiye kar tanelerini toplardı. Topladığı kar tanelerinin şekilleri bozulmuş ise tepsisini hindi tüyü ile temizleyip yeni taneler toplamaya koyulurdu. Bazı kışlar sadece birkaç düzine fotoğraf çekebilirken, bazı kışlar yüzlerce çekerdi. Aile yadigarı mesleği, içinde bulunduğu ortam gereği Willie doğayı çok sever, doğa fotoğrafları da çekerdi ama elbette en çok sevdiği kar tanelerini çekmekti. 


Kar taneleri fotoğraflarından albümler yaptı, kimi zaman hediye etti, kimi fotoğrafları birkaç liraya sattı, yaz akşamları kar tanesi fotoğraflarından dostlarına foto sunumlar yaptı. Kimi kolej ve üniversiteler Willie'nin bazı fotoğraflarını satın aldı. Willie ‘nin kar tanelerini fotoğraflama işinden pek para kazandığı söylenemez, harcadığı paranın üçte birini geri kazandı ama yaşamını çiftçi olarak kazanan Willie'nin zaten bu işten para kazanmak gibi özel bir amacı da yoktu, "kar tanelerinin kendisi benim için ödül" diyordu…


Kimi üniversitelere verdiği fotoğraflar ile ilgili çalışmalar yapılıp gelir elde edildiğinde çektiği en güzel taneleri kitaplaştırmak için Willie'ye bir fon sunuldu. 

66 yaşına gelmişti ve hala kar tanesi fotoğrafçılığından emekli olmaya niyetli değildi. Kitabı çıktıktan bir ay sonra, yeni bir kar fırtınasını fotoğraflamak için 10 küsur kilometre yürüdüğü bir yürüyüş sonrası zatürre oldu ve iki hafta sonra vefat etti. Vefatından kırk sene sonra, yaşadığı bölgede açılan müzede kendisi için bir anıt düzenlendi.


Kar tanelerine aşık olan bir çiftçi bilim adamı Wilson Bentley, 
çektiğin fotoğraflar tıpkı kar kristalleri gibi şehrin Vermont'tan uçarak dağları aştı ve dünyayı dolaştı. İnsanlar eldivenlerine yağan mucizeye şahit olabilmek için yaşadığın yerlere geldi, seni andı. Ruhun şad olsun “kar tanesi adam”.

Kaynak: "Snowflake Bentley", Yazar: Jacqueline Briggs Martin 



Çeviri: Zuhal Bibi




Ayrıntılı bilgi için bkz.:


27 Ağustos 2015 Perşembe

Okulsuz Eğitim veya Ev Okulu Tercihi Radikal Bir Karar mı?



Evokulu ve okulsuz eğitim kararları artık daha fazla tercih edilir ve daha fazla dillendirilir oldu. İşte Milliyet Gazetesi'nde bir röportajda Yeşim Büber de çocukları için tercihinin bu yönde olacağını belirtiyor. Röportajda ayrıca okulsuz eğitimin sırf çocuk eğitimi ile ilgili bir karar olmayıp bir yaşam tarzı seçimi olduğunu da çok net görebiliyoruz:

Hayatın figüranı olmayacağım...


Yedi yıldan bu yana eşi, ikiz oğulları Can Yunus ve Nehir ile teknede yaşayan Yeşim Büber ile Marmaris’te buluştum. Teknelerini bağladıkları Okluk Koyu’nda bir günü beraber geçirdik. 2007’de evlerini boşaltıp, tekneye sığarak İstanbul’dan yola çıkmışlar. Tekneleri öyle lüks değil. Ne yardımcıları var ne de tayfaları… Her şeyi kendileri yapıyorlar.Elbette ne kadar tüketim çılgınlığından kaçsalar da asgari tüketim için bile para gerekiyor. Mehmet Aksın özellikle reklamsektöründe aranılan bir görüntü yönetmeni. En son Zehirli Sarmaşık ve Acayip Hikayeler’de rol alan Yeşim Büber de doğum sonrası ara verdiği dizi sektörüne bu kış dönmeyi planlıyor. Bir dönem çok ses getiren İnşaat ve Yolda filmlerinde de oynayan Yeşim Büber ile alternatif hayatı konuştuk.

KUYU SUYU İÇİYORLAR
Anneler artık çok anne, bütün hayat çocuklara göre organize ediliyor. Biliyoruz ki tekne o kadar da steril değil. Nasıl büyüyor çocuklar?                                
Ormanda emeklediler, yürüdüler. Ağızlarına toprak, taş atıp, dal kemirmeye bayılıyorlardı. Son derece steril olmayan bir ortamda büyüdüler. Halâ öyleler. Ama bunun da karşılığı olarak doğduklarından bu yana hastaneye gitmedik. 2 yaşındalar. Gayet sağlıklı gidiyor her şey. Toplumda genel olarak bir temizlik takıntısı var. Hijyen pazarlanıyor. Anneler için çocukları en hassas noktaları olduğu için temizlik pazarlaması çocuk büyütmede en çok iş yapan sektör haline geliyor. Normal doğum yaptım. Hastaneden çıkıp ertesi gün yine tekneye geçtik. Teknede kendilerine dikkat etmeyi öğrendiler. Anneler, babalar sürekli çocuk düşmesin diye kalkan gibi çocuğun tepesindeler. Çocuk için de çok daraltan bir hal o. Kendi başına bir şey yapmaya çalışıyorsun, sürekli tepende birisi. Rutin flor takviyesi verecekti doktor. Kuyu suyunu arıtıp içtiğimizi öğrenince onu da vermedi. Kuyu suyu flor açısından daha zenginmiş. Ticari sularda eksik oluyormuş.

Çocuklar reklamlarda bir şey görüp istediğinde nasıl ikna ediyorsunuz peki?
Reklam görmüyorlar ki! Televizyonumuz yok.
İlk yardım kursu aldılar

Açık denizdesiniz ve çocuklar hastalandı. Bu bir risk değil mi?
Çocuklar olduktan sonra çok uzun mesafe yapmadık. Riski minimuma indirmek için Marmaris’te hastanede iki günlük kurs aldık. Çok yetkin bir ecza dolabımız var. Hafif cerrahi müdahaleler, kırık çıkık müdahaleyi yapabilir durumdayız. Eğer ihtiyacınız olursa uzaktan teşhis ile doktorlardan yardım almak mümkün.

Evhamlı şehir annelerine ne öneriyorsunuz?
Doğadan o kadar da koparmamak lazım. Annelik içgüdüsü denen bir şey var ya, onu dinlemek lazım. Sen anne olarak zaten doğru olanı biliyorsun. Sürekli bir kitap anneliği var. Bu kadar uzaklaşmamak lazım kendinden. O kadar da kitaplardan öğrenilecek bir şey değil annelik.

Pasifik’e açılacaklar
Teknede yaşama fikri nasıl oluştu?
İstanbul artık zor gelmeye başlamıştı. Sorgulamalar başladı. Bu trafikten mutlu muyum, yaptığım işten mutlu muyum? Mehmet’in deniz sevdası vardı. Bir tekne alalım, teknede yaşayalım dedik. 2007 yılında evi tamamen kapatıp tekneye yerleştik. Bir yıl Akdeniz’i gezdik. Niyetimiz daha yola devam etmekti. Sonra hadi dönelim, çalışalım, tekneyi büyütüp çocuk yapalım, devam edelim dedik. Tekneyi büyüttük, çocukları yaptık, Şimdi tekrar yola çıkacağız, bir iki sene daha çalıştıktan sonra... Pasifik’e doğru gitmek istiyoruz.   

Bir teknede iki kaptan
Tekneye de sığılıyormuş! Evlere niye sığamıyoruz?
Lüks sevmiyorum. Zaten şu an hayatımı bu kadar küçültmeme rağmen gezegene yine de zarar veriyorum. Bunun vicdani rahatsızlığını hissediyorum. Bir de o kadar büyük hayatları ahlaki olarak kaldıramayacağım. Sığamama durumu sistemin tuzağına düşmek işte. Ne kadar tüketirsek o kadar var olacağımızı sanmanın yanılgısından kaynaklanan bir şey. Hayatın figüranı olmak. Olmayacağım dedim kendi kendime ve hayatımı olabildiğince küçülttüm. Teknemiz 15 metre. Daha büyük bir teknemiz olsa mesela, bu kez tayfamız olması gerekecekti. 
İki kaptanız; Mehmet ile ben. Uzun yolda vardiya usulü kullanıyoruz. Bakımını da kendimiz yapıyoruz. Kendi kendinize yeterli olmayıp, çalışanınız olup hizmet almaya başladığınız anda ‘lüks’ bir hayat başlıyor. Bu bize göre değil. Burada İstanbul’da harcadığımızın yüzde 30’unu anca harcıyoruz. 
 
 
Yeşim Büber ve eşi Mehmet Aksın, çocuklarıyla son derece sağlıklı bir ilişki kurmuş. Onların kalkanı değil yoldaşı olduklarını sık sık vurguluyorlar.
 
Mektupla ya da okulsuz eğitim

Çocuklar okula başladığında nasıl olacak?
Eğitim sistemi ile ilgili çok ciddi kuşkularım var. O gri, ruhsuz binalarda, askeri eğitim almadık mı hepimiz. Öğretmenlerimizle hiyerarşik ilişkilerimiz, kendimizi hep değersiz hissetmemiz. Kimlik bulma çabalarımızın hep engellenmesi. Okullar, sistemi sorgulamayan bireyler yetiştirmeye yarıyor. Bu olumsuz deneyimleri çocuklarıma yaşatmak istemiyorum. Türkiye’de evden okul, dışarıdan eğitim legal değil. Eşim Mehmet’in Fransız vatandaşlığı da var, çocukların da. Home schooling (mektup eğitimi) denen bir sistem var Avrupa’da. Müfredat size geliyor, siz çocuğun ebeveyni olarak eğitmeni oluyorsunuz. Sınavlarını gönderiyorsunuz. Bir de unschooling diye bir kavram var. İngiltereKanada gibi ülkelerde uygulanıyor. Bunda ise bir müfredat yok, çocuğun okul ile ilişkisi yok. Herhangi bir zamanda okula başlamak istediğinde yeterlilik sınavına giriyor. Başarılı olduğunda nereden isterse oradan başlıyor okula. Bunlardan birisini seçeceğiz. Çocuklarıma TEOG stresini yaşatmak istemiyorum. Ben çocuğuma gezegenine sahip çıkmasını öğretmek istiyorum. Başkalarının hayatlarına, varlığına saygı duysunlar, kendi hayatlarına sahip çıksınlar. Bir şey ekip biçebilsinler, hayatta kalabilsinler, bence başarı budur. 
 
‘Kuaför ve ütü hayatımdan çıktı’
2007’den beri saçını boyatmadığını söyleyen Yeşim Büber, “Her ay kuaför, manikür-pedikür, üstümden ağır bir yük kalktı. Ütü yapmıyor, sürekli temiz giysiye ihtiyaç duymuyorum. Kırışık, lekeli, yırtık, hiç dert değil artık. Sadece üşümemi engellesin ya da güneşten korusun yeter. 
Çok mutluyum, hakikaten keyfim çok yerinde” diyor.
 
Bu kış ekranlara dönüyor
Yeni dizi var mı?
Projeleri değerlendirmeye başladım. Bu kış birisinde çalışacağım. Çocuklar doğduktan sonra çok çalışmak istemedim. Bebeklik dönemini birlikte geçirmek istedim. Önümüzdeki sezon için görüşmelerim sürüyor. Çalışmaya başlayacağım şimdi yeniden.  
 



20 Ağustos 2015 Perşembe

Ev Okullu Ünlüler: Agatha Cristie



Agatha Christie, 15 Eylül 1890 tarihinde doğdu ve kendisine Agatha Mary Clarissa Miller ismi verildi. Annesi İngiliz ordusuna bağlı bir yüzbaşının kızı, babası ise varlıklı bir New York borsacısıydı. Agatha İngiltere'de, Devon'da büyüdü ve hiçbir zaman Amerikan vatandaşlığına geçmedi. Agatha Cristie, polisiye türünde ünlenmiş, üretken ve popüler İngiliz roman ve oyun yazarı olarak tanınmaktadır. Onun yarattığı karakterlerden Hercule Poirot ve Miss Marple polisiye kurgu romanlarının simgeleri haline gelmiştir.

Agatha'nın  Madge ve Monty isimli iki ablası özel bir okula devam ederlerken, Agatha son derece utangaç olduğu için evde eğitim aldı. Agatha Christie matematik eğitimini babasından aldı (http://www.nndb.com/people/583/000026505/). "çocukluğunda hiç okula gitmedi ve evde mürebbiyeler ve özel öğretmenler tarafından eğitildi. Çok erken yaşlarda kendisini meşgul edecek oyunlar yaratmakta ustalaşmıştı. Utangaç bir çocuk olarak duygularını yeterli biçimde ifade edebilmek için bir ifade aracı olarak müziğe ve daha sonra da yazıya başvurdu." (http://christie.mysterynet.com/). 

Müzik ve dans, Agatha'nın eğitim müfredatının hep önemli bir parçası olmuştur. Gençlik yıllarında, Agatha, bir şarkıcı ve klasik müzik piyanisti olarak eğitildi. Yetenekli olmasına rağmen, topluluk önüne çıkmakta zorlanıyordu.  Agatha, Sir Arthur Conan Doyle'un, özellikle Sherlock Holmes polisiyelerinin hayranı ve istikrarlı bir okuruydu. Agatha'nın imlası oldukça kötüydü. Ancak buna rağmen yazma konusundaki ilgisi, annesi ve roman yazarı komşuları Eden Philpotts tarafından hep desteklenmiştir (http://www.nndb.com/people/583/000026505/).

Ev okulu ile mezun olduktan sonra, Agatha o dönemde İngiliz toplumu için moda kış tatil noktası olan Mısır'da annesi ile birlikte üç aylık bir tur yaptı. Bu gezi sırasında Agatha'nın diğer kültürlere ve geçmişin büyük medeniyetlerine karşı ilgisi uyanmıştı. Böylece arkeolojiye karşı bir ömür boyu sürecek ilgisi uyandı ve daha sonra kitaplarında kullanacağı bir dizi malzeme topladı. 

1912 yılında, Agatha, Kraliyet Havacılık Kıtası'ndan Christie Archibald adlı bir havacı ile tanıştı. 1914 yılında, Archie Fransa'da savaşmaya gitmeden önce Noel arifesinde evlendiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 24 yaşındaki Agatha, Kızılhaç'a bağlı bir hastanede gönüllü hemşire olarak hizmet verdi. Hemşireliği, "herkesin yapabileceği en ödüllendirici mesleklerden biri." olarak tanımladı. Üç yıl sonra eczanede çalışmaya başladı. Orada farmasötik ilaçları, bunların hazırlanmasını ve öldürücü dozajları da dahil olmak üzere kullanımlarını öğrendi. Bu bilgiler daha sonra yazılarını da büyük ölçüde etkilemiştir. 

Savaşın sonunda, Agatha ilk romanı, Ölüm Sessiz Geldi'yi (The Mysterious Affair at Styles) yazdı. Bu eser altı yayıncı tarafından reddedilmiş olmasına rağmen, 1920 yılında yayınlandıktan sonra eşsiz bir başarı elde etti. Eserde, zehirlemek suretiyle işlenen cinayet o kadar iyi betimlenmişti ki kitap Kraliyet İlaç Derneği'nin resmi gazetesinde yer aldı. Ölüm Sessiz Geldi ayrıca Sherlock Holmes karakterinden sonra en popüler polisiye roman karakteri bir dedektif olan Hercules Poirot'un yer aldığı ilk eserdir. Böylece Agatha Christie dünya çapında "Polisiye Kraliçesi" olarak tanınma yolunda ilerlemeye başladı.

Yarım yüzyıldan uzun süren yazı kariyerinde, Agatha Christie seksen roman ve kısa öykü yazdı. Kitapları birçok farklı dile çevrildi ve iki milyardan fazla sattı. Tüm zamanların en çok satan polisiye yazarı olmasının yanı sıra, Christie, Shakespeare ve İncil'den sonra tarihinin en çok basılan eserlerini yazmıştır. 

Agatha Christie, bir dramaturg olarak da uluslararası ün kazanan tek polisiye roman yazarıdır. En ünlü oyunu olan "Fare Kapanı" da dahil olmak üzere bir düzineden fazla oyun kaleme almıştır. Kraliçe Mary'ye doğum günü hediyesi olarak yazdığı "Fare Kapanı" isimli oyun, tiyatro tarihinin en uzun soluklu sahnelenen oyunudur. Ayrıca Agatha, Londra'nın West End bölgesinde aynı anda üç oyunu sahnelenmiş tek kadın dramaturgudur. Christie'nin eserlerinden birçoğu film olarak çekilmiştir. Doğu Ekspiresinde Cinayet (Murder on the Orient Express) (1974) en bilinenidir. Kısa öyküleri, tiyatro oyunları ve romanları ayrıca televizyona, radyoya ve son olarak da bir bilgisayar oyununa (And Then There Were None, 2005) adapte edilmiştir. 


Agatha'nın en tuhaf gizemi, gerçek hayatta başına geldi; hem de klasik Christie hikayelerinin tüm unsurlarını eksiksiz taşıyarak... 1926 yılının Aralık ayında Agatha'nın kocası bir başka kadın ile görüştüğünü söyleyerek boşanmak istediğini açıkladı. Aralarında çıkan kavga sonrasında, Archie evi terk etti ve Agatha da ortadan kayboldu. Agatha'nın otomobili yoldan çıkmış ve terk edilmiş vaziyette bulundu ve büyük bir insan avı başlatıldı. On bir gün sonra, Agatha'nın sahte isimle bir termal otelde kaldığı ortaya çıktı. Christie, hiçbir zaman o dönem zarfında ne yaptığını ve nasıl oraya gittiğini açıklayamadı. O dönemde, kocasının kendisini aldattığının ortaya çıkması ve aynı dönemde annesini de kaybetmiş olması nedeni ile yoğun stres ve depresyon altında geçici hafıza kaybı yaşadığı düşünülmektedir.

Christie yavaş yavaş hayatını yeniden inşa etmeye başladı ve 1930 yılında Bağdat'ı ziyaret etti. Orada tanışmalarından kısa bir süre sonra kendisine evlenme teklif edecek olan arkeolog Max Mallowan ile romantizmi ve macerayı keşfetti. Bu sefer evliliği mutlu ve kalıcı oldu. Çift birlikte pek çok arkeolojik kazılar yaptılar ve aynı zamanda Agatha'nın arkeolojik çalışmaları ona uzman fotoğrafçı olma yolunu açtı.Tüm bunlar olurken Agatha, evde ve alan gezileri sırasında yazmaya devam etti.

1955 yılında Christie, Amerika'nın Polisiye Yazarları Büyük Ödülü'nü aldı. 1958 yılında Agatha, ünlü Keşif Kulübü Başkanlığı'nı, hiçbir zaman konuşma yapmayacağı hususunda kesin bir anlaşma yaptıktan sonra, kabul etti. Agatha'nın eşi 1968 yılında yapmış olduğu arkeolojik çalışmalar nedeniyle şövalye ilan edildikten üç sene sonra, 1971 yılında Agatha, edebi eserlerinden dolayı İngiliz İmparatorluğu tarafından "dame" yapılarak onurlandırıldı. Agatha ve eşi, karı koca olarak bu şekilde onurlandırılan birkaç çiftten birisidir. 

Agatha Christie, popüler polisiyelerinin yanı sıra Mary Westmacott takma adıyla bazı az bilinen romantik romanlar da yazdı.  Ayrıca aralarında bir otobiyografi ve arkeolog eşi ile yaptığı keşifleri anlattığı "Come, Tell Me How You Live" isimli kitaplar da dahil olmak üzere dört adet kurgusal olmayan eser yazdı.

Agatha Christie 15 yıllık bir süreyi (1950 - 1965) kapsayan bir de otobiyografi (An Autobiography) yazdı. Bu kitapta kendi hayat hikayesini onun ağzından okuyabilir ve hatta kendi sesinden de dinleyebilirsiniz. Agatha Christie otobiyografisinin yeni baskısı, kırk yıl önce kaydettiği ses kayıtlarını CD olarak içermektedir. CD içerisinde, normalde çok çekingen ve sessiz olan Agatha, bir saatten fazla bir süre kendi hayat anlatmaktadır. 

Çok başarılı bir kariyer hayatının ardından Agatha, 12 Ocak 1976 tarihinde huzur içinde vefat etti. Christie'nin Rosalind adında tek bir çocuğu oldu. Rosalind adını Shakespeare'in "As You Like It" isimli eserindeki kadın kahramandan almıştır. Torunu Mathew Prichard, onu "Konuştuğundan daha fazla dinleyen, fark edildiğinden daha fazla gören" biri olarak nitelendirmiştir. 



Kaynaklar
http://www.agathachristie.com - Bu site, Agatha Christie'nin tek torunu tarafından işletilmektedir. Sitede Agatha Christie Derneği, biyografisi, kitapları ve oyunları, TV, film ve film karakterleri hakkında bilgiler bulunmaktadır. Agatha Christie faaliyetleri takvimi ve bir de sohbet odası içermektedir.
http://christie.mysterynet.com - Agatha Christie hakkında her şey, biyografi, resimler, kitaplarının ve filmlerin bağlantıları (linkleri) bulunmaktadır.
http://www.nndb.com/people/583/000026505 - Agatha Christie biyografisi.

4 Mart 2015 Çarşamba

Bir Annenin Çocuklarına Okulsuz Eğitim Vermesinin Hikayesi (çeviri)

Fotoğraf orijinal kaynağa aittir.

Yazının çevirisi Sayın Zekiye Baykul'a aittir. Paylaşmama izin verdiği için kendisine teşekkür ediyorum.


Bir annenin 5 oğlu ile okulsuz eğitim hikayesi


Küçük bir kızken daha okuldaki ilk günümde kararımı vermiş ve eve gelir gelmez anneme ve babama "Büyüyünce öğretmen olacağım" demiştim.

Bu hedefimden hiç şaşmadım ve öğretmen oldum. Hem normal sınıf derslerinde hem de eğitim sürecinde terapi ve desteğe daha fazla ihtiyaç duyan öğrenciler için açılan terapi sınıflarında (remedial class) öğretmenlik yaptım.

Fakat tecrübelerim sonunda anladım ki mevcut eğitim sistemi pek çok çocuk için oldukça yetersiz kalıyordu.

Böylece işi bırakarak 5 oğlumu, evimizde, okulsuz eğitim metodu ile yetiştirmeye başladım. Tam anlamıyla okulsuz eğitim metoduyla.

Mutfak masası etrafında oturup tahtada ders anlatmak filan yoktu.

Oturup onlara okuma yazmayı, sayı saymayı öğretmedim. Hatta herhangi bir şekilde bunları kendi başıma planlamadım bile. 

Bunun yerine günlerini nasıl geçirmek istediklerine kendileri karar verdiler. 

Derede tavşan avlamak, elektronik aletler yapmak veya enstrüman çalmak gibi.

Yaptığım şey sadece çocukların öğrenmeyi içten gelen bir şekilde sevdiklerine dair içgüdülerimi dinlemek ve buna güvenmekti. İlgi duydukları konularda ilerleyebilmeleri için gerekli yönlendirmeyi, maddi kaynak ve araç-gereçleri onlara sağladım.

Bilgisayarımız yoktu.

En büyük oğlum Joel (33), 14 yaşına kadar bilgisayar görmedi ama şu an bilgi teknolojileri alanında doktorası bitmiş durumda.

İlk üniversite diplomasını aldığında 18 yaşındaydı, şu an Google şirketinde çalışıyor.

Tüm çocuklarım mutlu sağlıklı ve başarılı yetişkinler oldular.

İki numaram Dion’un (31), Sosyal Hizmetler diploması var ve yetim çocuklarla ilgileniyor.

Tali (25), konservatuvarda modern müzik eğitimi aldı. Liam (20), ise bir nalbant oldu. Bir atın ayağına sadece on saniye bakıp ona en uygun nalı yapabilen inanılmaz yetenekli bir nalbant.

Erik (18) de abisi gibi konservatuvara gitmek istiyor.

Bazı insanlar çocuklarım için kurduğum hayalleri soruyorlar. Ben oğullarımın sadece heyecan duymalarını istedim. Kendi hayatlarına dair heyecan duymalarını…

Öğretmenlikle ilgili hayal kırıklıklarım işe ilk girdiğimde başlamıştı. Birinci sınıfları okuturken tüm desteğime ve ilgime rağmen altı ay boyunca her gün ama her gün ağlayan minik bir kız öğrencim vardı.

İki yıl sonra okulun terapi merkezinde çalışmaya başladığımda bu küçük kız oradaydı ve o denli travmatize olmuştu ki ne okuyup-yazabiliyor ne de akademik herhangi bir konuda ilerleyebiliyordu.

Okulumuzun bulunduğu bölgeden sorumlu müfettişle birlikte okula gidip gelirken ona bir gün şu soruyu sordum:

"5-6 yaşına gelmiş pek çok çocuğun okula henüz hazır olmadıklarını düşünüyorum. Kendi çocuklarımı okula göndermesem ne olur sizce?"

"Ne olacak, hiçbir şey" dedi. "Sen bir öğretmensin. Başka insanların 30 çocuğuna öğretmenlik yapıp da kendi çocuklarını eğitemeyeceğini kim söyleyebilir?"

O zamanlar tek amacım çocuklarımı sınıf eğitimine hazır olduklarını düşünene kadar evde tutmaktı. Metot olarak da klasik öğretim metodu kullanırım diyordum. Ki bu yöntem büyük oğlumda çok da işe yaramıştı. Akademik düşünebilen ve ‘bana beş taş verebilir misin’ veya ‘altı adet çubuk say’ dendiğinde cevap veren bir çocuk :)

Ancak ailem genişledi ve diğer oğullarım dünyaya geldiklerinde böyle şeylerle ilgilenmiyorlardı bile.

Mesela Dion için küçük evler inşa etmek bir tutkuydu.

Tali ise henüz konuşamazken şarkı söyleyebiliyordu! Asla bir dakika yerinde oturmaz bütün gün enstrüman çalardı.

Okulda çocukların 20 dakikalık sürelerle öğrendiklerini öğrenmiştim ama benim çocuklarım bir şeye ilgi duyduklarında altı aydan önce onu bırakmak istemiyorlardı.

Zamanla üniversitede öğrendiklerimin hepsini bir kenara bıraktım ve onları gözlemlemeye, hangi konuda heyecanlandıklarını bulmaya ve o yolda onlara yardımcı olacağını düşündüğüm şeyleri onlara sağlamaya çalıştım. Bazen müzik dersleri aldırdım bazen elektronik aletler aldım. Tüm eğitimci rolüm buydu.

Biraz büyüyünce teknik ve ileri düzeyde dersler (TAFE) aldılar. Uzaktan Eğitim programlarına katıldılar. Bunların hepsi gerekli ihtiyaçlar oluştuğunda ve onlar istediği zamanlarda yapıldı.

Bir okul müfettişi ile bir psikolog düzenli olarak ziyaretimize geliyorlardı. Ve kendisi de bir öğretmen olan eşim, Alan de bana çok destek oldu.

Çeşitli oyun ve spor kulüplerine ve kilise gruplarına üye olmamıza ve birçok arkadaşı olmasına rağmen oğlum 8 yaşına geldiğinde sosyal bazı aktivitelerden geri kaldığı düşüncesiyle kendisi okula gitmek istediğini söyledi.

Okula başladığında gördük ki oğlumuz akademik açıdan yaşıtlarından iki yıl ötede ve okuldaki herkese kibar davranan bir çocuktu.

Bir yıl boyunca devam eden akran baskısı, alaylar, aşağılamalar sebebiyle okulu bıraktı. Hala hayatının en berbat yılı olduğunu söyler. 

Diğer çocuklarımdan hiçbiri okulu denemek bile istemediler.

Uzaktan eğitim ve teknik eğitim hocaları çocuklarımın konuları nasıl olup da böyle güzel öğrenebildiklerine çok şaşırıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki bunu dile getirmeleri beni inanılmaz motive ediyordu.

14 yaşındayken Joel yazılıma temel, oldukça teknik bir konu olan Ayrık Matematik denilen bir ders alıyordu.

Eve geldiğinde çalışmalarına bakıp ‘tüm bu şeyleri nasıl öğreniyorsun’ derdim.

Anlamadığı bir konu olduğunda sınıfta bilenlere sorduğunu ve onların ona açıkladığını söylerdi.
Üniversitede tüm matematik derslerinde sınıfta başı çekti.

Bizim eğitim sistemimiz tamamen okuma-yazma üzerine kurulu. Ama benim çocuklarımdan hiçbiri erken yaşlarda öğrenmedi okuma yazmayı.

Joel yedi yaşındaydı, altı ay içinde her şeyi okuyabiliyordu.

Tali 12sinde öğrendi.

Dali ise imla kurallarına göre yazmayı ancak bir yetişkin olduğunda becerebilmişti. O sırada diploma alabilmek için uğraşıyordu :) 

Hazır olmadıkları bir şeyi onlara öğretmeye çalışmak koca bir duvara toslamak gibi bir şey.

Liam’de disleksi vardı ve fakat görsel öğrenmede çok başarılıydı. Kendisinin diğer çocuklara göre görsel yönden çok daha avantajlı olduğunu düşünüyor. 

Yetenekli bir at binicisi olan oğlum Erik yabani atını çok iyi bir şekilde eğitmeyi öğrendi. o kadar ki arkasında durup kamçısını şaklatsa bile at hareket etmiyor.

Elbette çocuklarımı yetiştirme yöntemim nedeniyle çok fazla eleştiriye maruz kaldım.

İnsanlar okulsuz eğitim gören çocukların işsiz filan kalacaklarını, zira gerçek hayatta yapmak istediğin mesleği seçme şansın olmadığını ve illa ki patronun size söylediklerini yapmak zorunda olduğunuzu düşünüyorlar.

Ancak aslında gerçek hayatta siz de işveren olabilirsiniz ya da kendi işinizi de kurabilirsiniz.

Niçin çocuklara daha akademik konuları öğretmediğim konusunda da eleştiriler alıyorum. Ancak düşündüm ki belki de öğrettiğim o yabancı dili ya da anlatmaya çalıştığım trigonometriyi ilerde hiç kullanmayacak. Öte yandan evi temizlemek, yemek pişirebilmek, söküklerini dikmek ve alışveriş yapmak: işte hayata atıldıklarında bunlara kesinlikle ihtiyaç duyacaklar. Ki oğullarım bu becerilerin hepsini çok erken yaşta edindiler.

Evet, okulsuz eğitim her aileye uymayabilir.

Bunun için anne-babanın çocuklarıyla birlikte olmaktan keyif alması gerekiyor. Sorgulayan bir zihne sahip olmak ve sıra dışı bir hayat sürdürmek istemeleri de.

Oğullarım benim tutkularımdan çok şey öğrendiler.

Eminim okula gitselerdi terapi sınıflarındaki çocuklar gibi olacaklardı. Ve bu onların kendilerine olan güvenlerini azaltıp gelecek başarılarını da baltalayabilirdi.

Çocukların nasıl öğrendiklerine dair pek çok kitap var ancak ben gerçekten bunun nasıl olduğunu kimsenin bilebildiğini düşünmüyorum.

İnandığım tek şey şu ki, tamamen farklı ihtiyaçlara ve ilgi alanlarına sahip 30 çocuğu aynı sınıfa koyup, hepsinin aynı şekilde öğrenmelerini bekleyemezsiniz.