27 Ağustos 2015 Perşembe

Okulsuz Eğitim veya Ev Okulu Tercihi Radikal Bir Karar mı?



Evokulu ve okulsuz eğitim kararları artık daha fazla tercih edilir ve daha fazla dillendirilir oldu. İşte Milliyet Gazetesi'nde bir röportajda Yeşim Büber de çocukları için tercihinin bu yönde olacağını belirtiyor. Röportajda ayrıca okulsuz eğitimin sırf çocuk eğitimi ile ilgili bir karar olmayıp bir yaşam tarzı seçimi olduğunu da çok net görebiliyoruz:

Hayatın figüranı olmayacağım...


Yedi yıldan bu yana eşi, ikiz oğulları Can Yunus ve Nehir ile teknede yaşayan Yeşim Büber ile Marmaris’te buluştum. Teknelerini bağladıkları Okluk Koyu’nda bir günü beraber geçirdik. 2007’de evlerini boşaltıp, tekneye sığarak İstanbul’dan yola çıkmışlar. Tekneleri öyle lüks değil. Ne yardımcıları var ne de tayfaları… Her şeyi kendileri yapıyorlar.Elbette ne kadar tüketim çılgınlığından kaçsalar da asgari tüketim için bile para gerekiyor. Mehmet Aksın özellikle reklamsektöründe aranılan bir görüntü yönetmeni. En son Zehirli Sarmaşık ve Acayip Hikayeler’de rol alan Yeşim Büber de doğum sonrası ara verdiği dizi sektörüne bu kış dönmeyi planlıyor. Bir dönem çok ses getiren İnşaat ve Yolda filmlerinde de oynayan Yeşim Büber ile alternatif hayatı konuştuk.

KUYU SUYU İÇİYORLAR
Anneler artık çok anne, bütün hayat çocuklara göre organize ediliyor. Biliyoruz ki tekne o kadar da steril değil. Nasıl büyüyor çocuklar?                                
Ormanda emeklediler, yürüdüler. Ağızlarına toprak, taş atıp, dal kemirmeye bayılıyorlardı. Son derece steril olmayan bir ortamda büyüdüler. Halâ öyleler. Ama bunun da karşılığı olarak doğduklarından bu yana hastaneye gitmedik. 2 yaşındalar. Gayet sağlıklı gidiyor her şey. Toplumda genel olarak bir temizlik takıntısı var. Hijyen pazarlanıyor. Anneler için çocukları en hassas noktaları olduğu için temizlik pazarlaması çocuk büyütmede en çok iş yapan sektör haline geliyor. Normal doğum yaptım. Hastaneden çıkıp ertesi gün yine tekneye geçtik. Teknede kendilerine dikkat etmeyi öğrendiler. Anneler, babalar sürekli çocuk düşmesin diye kalkan gibi çocuğun tepesindeler. Çocuk için de çok daraltan bir hal o. Kendi başına bir şey yapmaya çalışıyorsun, sürekli tepende birisi. Rutin flor takviyesi verecekti doktor. Kuyu suyunu arıtıp içtiğimizi öğrenince onu da vermedi. Kuyu suyu flor açısından daha zenginmiş. Ticari sularda eksik oluyormuş.

Çocuklar reklamlarda bir şey görüp istediğinde nasıl ikna ediyorsunuz peki?
Reklam görmüyorlar ki! Televizyonumuz yok.
İlk yardım kursu aldılar

Açık denizdesiniz ve çocuklar hastalandı. Bu bir risk değil mi?
Çocuklar olduktan sonra çok uzun mesafe yapmadık. Riski minimuma indirmek için Marmaris’te hastanede iki günlük kurs aldık. Çok yetkin bir ecza dolabımız var. Hafif cerrahi müdahaleler, kırık çıkık müdahaleyi yapabilir durumdayız. Eğer ihtiyacınız olursa uzaktan teşhis ile doktorlardan yardım almak mümkün.

Evhamlı şehir annelerine ne öneriyorsunuz?
Doğadan o kadar da koparmamak lazım. Annelik içgüdüsü denen bir şey var ya, onu dinlemek lazım. Sen anne olarak zaten doğru olanı biliyorsun. Sürekli bir kitap anneliği var. Bu kadar uzaklaşmamak lazım kendinden. O kadar da kitaplardan öğrenilecek bir şey değil annelik.

Pasifik’e açılacaklar
Teknede yaşama fikri nasıl oluştu?
İstanbul artık zor gelmeye başlamıştı. Sorgulamalar başladı. Bu trafikten mutlu muyum, yaptığım işten mutlu muyum? Mehmet’in deniz sevdası vardı. Bir tekne alalım, teknede yaşayalım dedik. 2007 yılında evi tamamen kapatıp tekneye yerleştik. Bir yıl Akdeniz’i gezdik. Niyetimiz daha yola devam etmekti. Sonra hadi dönelim, çalışalım, tekneyi büyütüp çocuk yapalım, devam edelim dedik. Tekneyi büyüttük, çocukları yaptık, Şimdi tekrar yola çıkacağız, bir iki sene daha çalıştıktan sonra... Pasifik’e doğru gitmek istiyoruz.   

Bir teknede iki kaptan
Tekneye de sığılıyormuş! Evlere niye sığamıyoruz?
Lüks sevmiyorum. Zaten şu an hayatımı bu kadar küçültmeme rağmen gezegene yine de zarar veriyorum. Bunun vicdani rahatsızlığını hissediyorum. Bir de o kadar büyük hayatları ahlaki olarak kaldıramayacağım. Sığamama durumu sistemin tuzağına düşmek işte. Ne kadar tüketirsek o kadar var olacağımızı sanmanın yanılgısından kaynaklanan bir şey. Hayatın figüranı olmak. Olmayacağım dedim kendi kendime ve hayatımı olabildiğince küçülttüm. Teknemiz 15 metre. Daha büyük bir teknemiz olsa mesela, bu kez tayfamız olması gerekecekti. 
İki kaptanız; Mehmet ile ben. Uzun yolda vardiya usulü kullanıyoruz. Bakımını da kendimiz yapıyoruz. Kendi kendinize yeterli olmayıp, çalışanınız olup hizmet almaya başladığınız anda ‘lüks’ bir hayat başlıyor. Bu bize göre değil. Burada İstanbul’da harcadığımızın yüzde 30’unu anca harcıyoruz. 
 
 
Yeşim Büber ve eşi Mehmet Aksın, çocuklarıyla son derece sağlıklı bir ilişki kurmuş. Onların kalkanı değil yoldaşı olduklarını sık sık vurguluyorlar.
 
Mektupla ya da okulsuz eğitim

Çocuklar okula başladığında nasıl olacak?
Eğitim sistemi ile ilgili çok ciddi kuşkularım var. O gri, ruhsuz binalarda, askeri eğitim almadık mı hepimiz. Öğretmenlerimizle hiyerarşik ilişkilerimiz, kendimizi hep değersiz hissetmemiz. Kimlik bulma çabalarımızın hep engellenmesi. Okullar, sistemi sorgulamayan bireyler yetiştirmeye yarıyor. Bu olumsuz deneyimleri çocuklarıma yaşatmak istemiyorum. Türkiye’de evden okul, dışarıdan eğitim legal değil. Eşim Mehmet’in Fransız vatandaşlığı da var, çocukların da. Home schooling (mektup eğitimi) denen bir sistem var Avrupa’da. Müfredat size geliyor, siz çocuğun ebeveyni olarak eğitmeni oluyorsunuz. Sınavlarını gönderiyorsunuz. Bir de unschooling diye bir kavram var. İngiltereKanada gibi ülkelerde uygulanıyor. Bunda ise bir müfredat yok, çocuğun okul ile ilişkisi yok. Herhangi bir zamanda okula başlamak istediğinde yeterlilik sınavına giriyor. Başarılı olduğunda nereden isterse oradan başlıyor okula. Bunlardan birisini seçeceğiz. Çocuklarıma TEOG stresini yaşatmak istemiyorum. Ben çocuğuma gezegenine sahip çıkmasını öğretmek istiyorum. Başkalarının hayatlarına, varlığına saygı duysunlar, kendi hayatlarına sahip çıksınlar. Bir şey ekip biçebilsinler, hayatta kalabilsinler, bence başarı budur. 
 
‘Kuaför ve ütü hayatımdan çıktı’
2007’den beri saçını boyatmadığını söyleyen Yeşim Büber, “Her ay kuaför, manikür-pedikür, üstümden ağır bir yük kalktı. Ütü yapmıyor, sürekli temiz giysiye ihtiyaç duymuyorum. Kırışık, lekeli, yırtık, hiç dert değil artık. Sadece üşümemi engellesin ya da güneşten korusun yeter. 
Çok mutluyum, hakikaten keyfim çok yerinde” diyor.
 
Bu kış ekranlara dönüyor
Yeni dizi var mı?
Projeleri değerlendirmeye başladım. Bu kış birisinde çalışacağım. Çocuklar doğduktan sonra çok çalışmak istemedim. Bebeklik dönemini birlikte geçirmek istedim. Önümüzdeki sezon için görüşmelerim sürüyor. Çalışmaya başlayacağım şimdi yeniden.  
 



20 Ağustos 2015 Perşembe

Ev Okullu Ünlüler: Agatha Cristie



Agatha Christie, 15 Eylül 1890 tarihinde doğdu ve kendisine Agatha Mary Clarissa Miller ismi verildi. Annesi İngiliz ordusuna bağlı bir yüzbaşının kızı, babası ise varlıklı bir New York borsacısıydı. Agatha İngiltere'de, Devon'da büyüdü ve hiçbir zaman Amerikan vatandaşlığına geçmedi. Agatha Cristie, polisiye türünde ünlenmiş, üretken ve popüler İngiliz roman ve oyun yazarı olarak tanınmaktadır. Onun yarattığı karakterlerden Hercule Poirot ve Miss Marple polisiye kurgu romanlarının simgeleri haline gelmiştir.

Agatha'nın  Madge ve Monty isimli iki ablası özel bir okula devam ederlerken, Agatha son derece utangaç olduğu için evde eğitim aldı. Agatha Christie matematik eğitimini babasından aldı (http://www.nndb.com/people/583/000026505/). "çocukluğunda hiç okula gitmedi ve evde mürebbiyeler ve özel öğretmenler tarafından eğitildi. Çok erken yaşlarda kendisini meşgul edecek oyunlar yaratmakta ustalaşmıştı. Utangaç bir çocuk olarak duygularını yeterli biçimde ifade edebilmek için bir ifade aracı olarak müziğe ve daha sonra da yazıya başvurdu." (http://christie.mysterynet.com/). 

Müzik ve dans, Agatha'nın eğitim müfredatının hep önemli bir parçası olmuştur. Gençlik yıllarında, Agatha, bir şarkıcı ve klasik müzik piyanisti olarak eğitildi. Yetenekli olmasına rağmen, topluluk önüne çıkmakta zorlanıyordu.  Agatha, Sir Arthur Conan Doyle'un, özellikle Sherlock Holmes polisiyelerinin hayranı ve istikrarlı bir okuruydu. Agatha'nın imlası oldukça kötüydü. Ancak buna rağmen yazma konusundaki ilgisi, annesi ve roman yazarı komşuları Eden Philpotts tarafından hep desteklenmiştir (http://www.nndb.com/people/583/000026505/).

Ev okulu ile mezun olduktan sonra, Agatha o dönemde İngiliz toplumu için moda kış tatil noktası olan Mısır'da annesi ile birlikte üç aylık bir tur yaptı. Bu gezi sırasında Agatha'nın diğer kültürlere ve geçmişin büyük medeniyetlerine karşı ilgisi uyanmıştı. Böylece arkeolojiye karşı bir ömür boyu sürecek ilgisi uyandı ve daha sonra kitaplarında kullanacağı bir dizi malzeme topladı. 

1912 yılında, Agatha, Kraliyet Havacılık Kıtası'ndan Christie Archibald adlı bir havacı ile tanıştı. 1914 yılında, Archie Fransa'da savaşmaya gitmeden önce Noel arifesinde evlendiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 24 yaşındaki Agatha, Kızılhaç'a bağlı bir hastanede gönüllü hemşire olarak hizmet verdi. Hemşireliği, "herkesin yapabileceği en ödüllendirici mesleklerden biri." olarak tanımladı. Üç yıl sonra eczanede çalışmaya başladı. Orada farmasötik ilaçları, bunların hazırlanmasını ve öldürücü dozajları da dahil olmak üzere kullanımlarını öğrendi. Bu bilgiler daha sonra yazılarını da büyük ölçüde etkilemiştir. 

Savaşın sonunda, Agatha ilk romanı, Ölüm Sessiz Geldi'yi (The Mysterious Affair at Styles) yazdı. Bu eser altı yayıncı tarafından reddedilmiş olmasına rağmen, 1920 yılında yayınlandıktan sonra eşsiz bir başarı elde etti. Eserde, zehirlemek suretiyle işlenen cinayet o kadar iyi betimlenmişti ki kitap Kraliyet İlaç Derneği'nin resmi gazetesinde yer aldı. Ölüm Sessiz Geldi ayrıca Sherlock Holmes karakterinden sonra en popüler polisiye roman karakteri bir dedektif olan Hercules Poirot'un yer aldığı ilk eserdir. Böylece Agatha Christie dünya çapında "Polisiye Kraliçesi" olarak tanınma yolunda ilerlemeye başladı.

Yarım yüzyıldan uzun süren yazı kariyerinde, Agatha Christie seksen roman ve kısa öykü yazdı. Kitapları birçok farklı dile çevrildi ve iki milyardan fazla sattı. Tüm zamanların en çok satan polisiye yazarı olmasının yanı sıra, Christie, Shakespeare ve İncil'den sonra tarihinin en çok basılan eserlerini yazmıştır. 

Agatha Christie, bir dramaturg olarak da uluslararası ün kazanan tek polisiye roman yazarıdır. En ünlü oyunu olan "Fare Kapanı" da dahil olmak üzere bir düzineden fazla oyun kaleme almıştır. Kraliçe Mary'ye doğum günü hediyesi olarak yazdığı "Fare Kapanı" isimli oyun, tiyatro tarihinin en uzun soluklu sahnelenen oyunudur. Ayrıca Agatha, Londra'nın West End bölgesinde aynı anda üç oyunu sahnelenmiş tek kadın dramaturgudur. Christie'nin eserlerinden birçoğu film olarak çekilmiştir. Doğu Ekspiresinde Cinayet (Murder on the Orient Express) (1974) en bilinenidir. Kısa öyküleri, tiyatro oyunları ve romanları ayrıca televizyona, radyoya ve son olarak da bir bilgisayar oyununa (And Then There Were None, 2005) adapte edilmiştir. 


Agatha'nın en tuhaf gizemi, gerçek hayatta başına geldi; hem de klasik Christie hikayelerinin tüm unsurlarını eksiksiz taşıyarak... 1926 yılının Aralık ayında Agatha'nın kocası bir başka kadın ile görüştüğünü söyleyerek boşanmak istediğini açıkladı. Aralarında çıkan kavga sonrasında, Archie evi terk etti ve Agatha da ortadan kayboldu. Agatha'nın otomobili yoldan çıkmış ve terk edilmiş vaziyette bulundu ve büyük bir insan avı başlatıldı. On bir gün sonra, Agatha'nın sahte isimle bir termal otelde kaldığı ortaya çıktı. Christie, hiçbir zaman o dönem zarfında ne yaptığını ve nasıl oraya gittiğini açıklayamadı. O dönemde, kocasının kendisini aldattığının ortaya çıkması ve aynı dönemde annesini de kaybetmiş olması nedeni ile yoğun stres ve depresyon altında geçici hafıza kaybı yaşadığı düşünülmektedir.

Christie yavaş yavaş hayatını yeniden inşa etmeye başladı ve 1930 yılında Bağdat'ı ziyaret etti. Orada tanışmalarından kısa bir süre sonra kendisine evlenme teklif edecek olan arkeolog Max Mallowan ile romantizmi ve macerayı keşfetti. Bu sefer evliliği mutlu ve kalıcı oldu. Çift birlikte pek çok arkeolojik kazılar yaptılar ve aynı zamanda Agatha'nın arkeolojik çalışmaları ona uzman fotoğrafçı olma yolunu açtı.Tüm bunlar olurken Agatha, evde ve alan gezileri sırasında yazmaya devam etti.

1955 yılında Christie, Amerika'nın Polisiye Yazarları Büyük Ödülü'nü aldı. 1958 yılında Agatha, ünlü Keşif Kulübü Başkanlığı'nı, hiçbir zaman konuşma yapmayacağı hususunda kesin bir anlaşma yaptıktan sonra, kabul etti. Agatha'nın eşi 1968 yılında yapmış olduğu arkeolojik çalışmalar nedeniyle şövalye ilan edildikten üç sene sonra, 1971 yılında Agatha, edebi eserlerinden dolayı İngiliz İmparatorluğu tarafından "dame" yapılarak onurlandırıldı. Agatha ve eşi, karı koca olarak bu şekilde onurlandırılan birkaç çiftten birisidir. 

Agatha Christie, popüler polisiyelerinin yanı sıra Mary Westmacott takma adıyla bazı az bilinen romantik romanlar da yazdı.  Ayrıca aralarında bir otobiyografi ve arkeolog eşi ile yaptığı keşifleri anlattığı "Come, Tell Me How You Live" isimli kitaplar da dahil olmak üzere dört adet kurgusal olmayan eser yazdı.

Agatha Christie 15 yıllık bir süreyi (1950 - 1965) kapsayan bir de otobiyografi (An Autobiography) yazdı. Bu kitapta kendi hayat hikayesini onun ağzından okuyabilir ve hatta kendi sesinden de dinleyebilirsiniz. Agatha Christie otobiyografisinin yeni baskısı, kırk yıl önce kaydettiği ses kayıtlarını CD olarak içermektedir. CD içerisinde, normalde çok çekingen ve sessiz olan Agatha, bir saatten fazla bir süre kendi hayat anlatmaktadır. 

Çok başarılı bir kariyer hayatının ardından Agatha, 12 Ocak 1976 tarihinde huzur içinde vefat etti. Christie'nin Rosalind adında tek bir çocuğu oldu. Rosalind adını Shakespeare'in "As You Like It" isimli eserindeki kadın kahramandan almıştır. Torunu Mathew Prichard, onu "Konuştuğundan daha fazla dinleyen, fark edildiğinden daha fazla gören" biri olarak nitelendirmiştir. 



Kaynaklar
http://www.agathachristie.com - Bu site, Agatha Christie'nin tek torunu tarafından işletilmektedir. Sitede Agatha Christie Derneği, biyografisi, kitapları ve oyunları, TV, film ve film karakterleri hakkında bilgiler bulunmaktadır. Agatha Christie faaliyetleri takvimi ve bir de sohbet odası içermektedir.
http://christie.mysterynet.com - Agatha Christie hakkında her şey, biyografi, resimler, kitaplarının ve filmlerin bağlantıları (linkleri) bulunmaktadır.
http://www.nndb.com/people/583/000026505 - Agatha Christie biyografisi.

4 Mart 2015 Çarşamba

Bir Annenin Çocuklarına Okulsuz Eğitim Vermesinin Hikayesi (çeviri)

Fotoğraf orijinal kaynağa aittir.

Yazının çevirisi Sayın Zekiye Baykul'a aittir. Paylaşmama izin verdiği için kendisine teşekkür ediyorum.


Bir annenin 5 oğlu ile okulsuz eğitim hikayesi


Küçük bir kızken daha okuldaki ilk günümde kararımı vermiş ve eve gelir gelmez anneme ve babama "Büyüyünce öğretmen olacağım" demiştim.

Bu hedefimden hiç şaşmadım ve öğretmen oldum. Hem normal sınıf derslerinde hem de eğitim sürecinde terapi ve desteğe daha fazla ihtiyaç duyan öğrenciler için açılan terapi sınıflarında (remedial class) öğretmenlik yaptım.

Fakat tecrübelerim sonunda anladım ki mevcut eğitim sistemi pek çok çocuk için oldukça yetersiz kalıyordu.

Böylece işi bırakarak 5 oğlumu, evimizde, okulsuz eğitim metodu ile yetiştirmeye başladım. Tam anlamıyla okulsuz eğitim metoduyla.

Mutfak masası etrafında oturup tahtada ders anlatmak filan yoktu.

Oturup onlara okuma yazmayı, sayı saymayı öğretmedim. Hatta herhangi bir şekilde bunları kendi başıma planlamadım bile. 

Bunun yerine günlerini nasıl geçirmek istediklerine kendileri karar verdiler. 

Derede tavşan avlamak, elektronik aletler yapmak veya enstrüman çalmak gibi.

Yaptığım şey sadece çocukların öğrenmeyi içten gelen bir şekilde sevdiklerine dair içgüdülerimi dinlemek ve buna güvenmekti. İlgi duydukları konularda ilerleyebilmeleri için gerekli yönlendirmeyi, maddi kaynak ve araç-gereçleri onlara sağladım.

Bilgisayarımız yoktu.

En büyük oğlum Joel (33), 14 yaşına kadar bilgisayar görmedi ama şu an bilgi teknolojileri alanında doktorası bitmiş durumda.

İlk üniversite diplomasını aldığında 18 yaşındaydı, şu an Google şirketinde çalışıyor.

Tüm çocuklarım mutlu sağlıklı ve başarılı yetişkinler oldular.

İki numaram Dion’un (31), Sosyal Hizmetler diploması var ve yetim çocuklarla ilgileniyor.

Tali (25), konservatuvarda modern müzik eğitimi aldı. Liam (20), ise bir nalbant oldu. Bir atın ayağına sadece on saniye bakıp ona en uygun nalı yapabilen inanılmaz yetenekli bir nalbant.

Erik (18) de abisi gibi konservatuvara gitmek istiyor.

Bazı insanlar çocuklarım için kurduğum hayalleri soruyorlar. Ben oğullarımın sadece heyecan duymalarını istedim. Kendi hayatlarına dair heyecan duymalarını…

Öğretmenlikle ilgili hayal kırıklıklarım işe ilk girdiğimde başlamıştı. Birinci sınıfları okuturken tüm desteğime ve ilgime rağmen altı ay boyunca her gün ama her gün ağlayan minik bir kız öğrencim vardı.

İki yıl sonra okulun terapi merkezinde çalışmaya başladığımda bu küçük kız oradaydı ve o denli travmatize olmuştu ki ne okuyup-yazabiliyor ne de akademik herhangi bir konuda ilerleyebiliyordu.

Okulumuzun bulunduğu bölgeden sorumlu müfettişle birlikte okula gidip gelirken ona bir gün şu soruyu sordum:

"5-6 yaşına gelmiş pek çok çocuğun okula henüz hazır olmadıklarını düşünüyorum. Kendi çocuklarımı okula göndermesem ne olur sizce?"

"Ne olacak, hiçbir şey" dedi. "Sen bir öğretmensin. Başka insanların 30 çocuğuna öğretmenlik yapıp da kendi çocuklarını eğitemeyeceğini kim söyleyebilir?"

O zamanlar tek amacım çocuklarımı sınıf eğitimine hazır olduklarını düşünene kadar evde tutmaktı. Metot olarak da klasik öğretim metodu kullanırım diyordum. Ki bu yöntem büyük oğlumda çok da işe yaramıştı. Akademik düşünebilen ve ‘bana beş taş verebilir misin’ veya ‘altı adet çubuk say’ dendiğinde cevap veren bir çocuk :)

Ancak ailem genişledi ve diğer oğullarım dünyaya geldiklerinde böyle şeylerle ilgilenmiyorlardı bile.

Mesela Dion için küçük evler inşa etmek bir tutkuydu.

Tali ise henüz konuşamazken şarkı söyleyebiliyordu! Asla bir dakika yerinde oturmaz bütün gün enstrüman çalardı.

Okulda çocukların 20 dakikalık sürelerle öğrendiklerini öğrenmiştim ama benim çocuklarım bir şeye ilgi duyduklarında altı aydan önce onu bırakmak istemiyorlardı.

Zamanla üniversitede öğrendiklerimin hepsini bir kenara bıraktım ve onları gözlemlemeye, hangi konuda heyecanlandıklarını bulmaya ve o yolda onlara yardımcı olacağını düşündüğüm şeyleri onlara sağlamaya çalıştım. Bazen müzik dersleri aldırdım bazen elektronik aletler aldım. Tüm eğitimci rolüm buydu.

Biraz büyüyünce teknik ve ileri düzeyde dersler (TAFE) aldılar. Uzaktan Eğitim programlarına katıldılar. Bunların hepsi gerekli ihtiyaçlar oluştuğunda ve onlar istediği zamanlarda yapıldı.

Bir okul müfettişi ile bir psikolog düzenli olarak ziyaretimize geliyorlardı. Ve kendisi de bir öğretmen olan eşim, Alan de bana çok destek oldu.

Çeşitli oyun ve spor kulüplerine ve kilise gruplarına üye olmamıza ve birçok arkadaşı olmasına rağmen oğlum 8 yaşına geldiğinde sosyal bazı aktivitelerden geri kaldığı düşüncesiyle kendisi okula gitmek istediğini söyledi.

Okula başladığında gördük ki oğlumuz akademik açıdan yaşıtlarından iki yıl ötede ve okuldaki herkese kibar davranan bir çocuktu.

Bir yıl boyunca devam eden akran baskısı, alaylar, aşağılamalar sebebiyle okulu bıraktı. Hala hayatının en berbat yılı olduğunu söyler. 

Diğer çocuklarımdan hiçbiri okulu denemek bile istemediler.

Uzaktan eğitim ve teknik eğitim hocaları çocuklarımın konuları nasıl olup da böyle güzel öğrenebildiklerine çok şaşırıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki bunu dile getirmeleri beni inanılmaz motive ediyordu.

14 yaşındayken Joel yazılıma temel, oldukça teknik bir konu olan Ayrık Matematik denilen bir ders alıyordu.

Eve geldiğinde çalışmalarına bakıp ‘tüm bu şeyleri nasıl öğreniyorsun’ derdim.

Anlamadığı bir konu olduğunda sınıfta bilenlere sorduğunu ve onların ona açıkladığını söylerdi.
Üniversitede tüm matematik derslerinde sınıfta başı çekti.

Bizim eğitim sistemimiz tamamen okuma-yazma üzerine kurulu. Ama benim çocuklarımdan hiçbiri erken yaşlarda öğrenmedi okuma yazmayı.

Joel yedi yaşındaydı, altı ay içinde her şeyi okuyabiliyordu.

Tali 12sinde öğrendi.

Dali ise imla kurallarına göre yazmayı ancak bir yetişkin olduğunda becerebilmişti. O sırada diploma alabilmek için uğraşıyordu :) 

Hazır olmadıkları bir şeyi onlara öğretmeye çalışmak koca bir duvara toslamak gibi bir şey.

Liam’de disleksi vardı ve fakat görsel öğrenmede çok başarılıydı. Kendisinin diğer çocuklara göre görsel yönden çok daha avantajlı olduğunu düşünüyor. 

Yetenekli bir at binicisi olan oğlum Erik yabani atını çok iyi bir şekilde eğitmeyi öğrendi. o kadar ki arkasında durup kamçısını şaklatsa bile at hareket etmiyor.

Elbette çocuklarımı yetiştirme yöntemim nedeniyle çok fazla eleştiriye maruz kaldım.

İnsanlar okulsuz eğitim gören çocukların işsiz filan kalacaklarını, zira gerçek hayatta yapmak istediğin mesleği seçme şansın olmadığını ve illa ki patronun size söylediklerini yapmak zorunda olduğunuzu düşünüyorlar.

Ancak aslında gerçek hayatta siz de işveren olabilirsiniz ya da kendi işinizi de kurabilirsiniz.

Niçin çocuklara daha akademik konuları öğretmediğim konusunda da eleştiriler alıyorum. Ancak düşündüm ki belki de öğrettiğim o yabancı dili ya da anlatmaya çalıştığım trigonometriyi ilerde hiç kullanmayacak. Öte yandan evi temizlemek, yemek pişirebilmek, söküklerini dikmek ve alışveriş yapmak: işte hayata atıldıklarında bunlara kesinlikle ihtiyaç duyacaklar. Ki oğullarım bu becerilerin hepsini çok erken yaşta edindiler.

Evet, okulsuz eğitim her aileye uymayabilir.

Bunun için anne-babanın çocuklarıyla birlikte olmaktan keyif alması gerekiyor. Sorgulayan bir zihne sahip olmak ve sıra dışı bir hayat sürdürmek istemeleri de.

Oğullarım benim tutkularımdan çok şey öğrendiler.

Eminim okula gitselerdi terapi sınıflarındaki çocuklar gibi olacaklardı. Ve bu onların kendilerine olan güvenlerini azaltıp gelecek başarılarını da baltalayabilirdi.

Çocukların nasıl öğrendiklerine dair pek çok kitap var ancak ben gerçekten bunun nasıl olduğunu kimsenin bilebildiğini düşünmüyorum.

İnandığım tek şey şu ki, tamamen farklı ihtiyaçlara ve ilgi alanlarına sahip 30 çocuğu aynı sınıfa koyup, hepsinin aynı şekilde öğrenmelerini bekleyemezsiniz.

19 Kasım 2014 Çarşamba

"Normal" Doğum Beklerken Nasıl Sezaryene Alındım? Doğumdaki Hatalarım- Doğum Hikayelerim II


İkinci hamileliğimde ilk olarak facebook ve yahoo grupları olan Sezaryen Sonrası Vajinal Doğum (SSVD) gruplarına girdim. Haziran ayındaki doğumumdan bir ay önce, yani 2014 yılının Mayıs ayında, sadece facebook ssvd türkiye sayfasında, 12 kadın vajinal doğum yaptığını sayfaya bildirdi. Bu da bana çok büyük moral verdi. Gruptaki doktor listesinden kendime uygun bir de doktor buldum. 

Doktorumun sayfasında şunlar yazıyordu, kendisiyle tanışmaya gitmeden bile kendisine içim ısındı, kendi kafamda bir doktor bulduğuma inandım:

"Bizler,  annede ya da bebekte vajinal doğuma engel bir durum yok ise her anne adayının vajinal yolla doğum yapmasının en azından denemesinin doğru olduğuna inanıyoruz.
 
En azından her anne adayına bu şansın verilmesi uygun olacaktır.
 
Tabii ki vajinal doğuma engel bir durum olduğu hallerde sezaryen ile doğum tercih edilmelidir.
 
Ancak doğumdan korkma, suyunun azalması, kordon dolanması, bebeğin eşinde kireçlenme  gibi nedenlerle hemen sezaryene yönelmek doğru değildir. Çünkü  doğuma doğru tüm gebeliklerde bebeğin suyu azalır, plasenta da kalsifikasyon görülür. Kordonun 1 kat varlığı çoğu kez doğuma engel değildir. Üzerinde yer alan jel sayesinde boyundan kayacak ve soruna neden olmayacaktır. 
 
Bizler, gebelik oluştuğunda doğuma yaklaşırken takibini yaptığımız anne adaylarına  "normal doğum mu? sezaryen mi? " sorusunu sormak yerine hedefimizin normal vajinal yolla doğum olduğunu ifade etmekte, sezaryen ile doğumu ancak tıbbi gereklilikler halinde tercih ettiğimizi belirtmekteyiz.
 
Tabii ki normal vajinal yolla doğum yapmayı kesinlikle düşünmeyen  bir anne adayına bu konuda baskı uygulayamayız. Çünkü normal doğum 10-12 saat sürebilen anne adayının güçlü, sabırlı, soğukkanlı, bilinçli olmasını gerektiren bir süreçtir.
 
Maalesef birçok anne adayı küçük yaşlardan itibaren doğumu bir tabu olarak görmekte ve korku duymaktadır.
 
Korkunun en büyük nedeni bilgisizlik ve insanın kendini neyin beklediğini bilememesidir.
 
Hepimiz bilmediğimiz şeyden korkarız.
 
Bu nedenle anne adayı, doğumunda sorumluluğu alacak doktorunu tanımalı, güven duymalı, her zaman yanında olacağını hissettirmelidir. 
 
Bunun yanı sıra anne adayı,  hastaneye ilk başvuruda neler yapması gerektiğini, nerede kalacağını, doğumhaneyi tanımalı, takiplerinin nasıl olacağı konusunda bilgi sahibi  olmalı ve doğumdan önce  kadın doğum,  pediatri, anestezi ekibi ile tanışmalıdır.
 
Doğumlar mutlaka tam teşekküllü,  acil durumda anneye ve bebeğe müdahale edebilecek hastanede yapılmalıdır.
 
Hastanenin her an göreve hazır ameliyathane anestezi ve pediatri ekibi olmalı ve yenidoğan ve erişkin yoğun bakım ünitelerine sahip olmalıdır.
 
Yenidoğan ünitesinde, alanında deneyimli yenidoğan uzmanı bulunmalıdır. Açıktır ki bebekleri yaşatanlar tek başına cihazlar değil, o cihazları kontrol eden yenidoğan uzmanlarıdır.
 
Doğum takibinde acil bir durumda dakikalar içinde anne adayı sezaryen'e alınabilmelidir.
 
Doğum sürecinde hastaya hareket imkanı verilmeli, hareketleri sınırlanmamalı, yatağa bağlı kalmamalıdır. Yanında eşi ve isteği bir yakını olabilir. Gereksiz kalabalıkların bu süreçte anne adayına katkısı olmayacaktır.
 
Doğum sürecinde bizler mümkün olduğunca az jinekolojik muayeneyi tercih ediyoruz. Muayeneler  sadece hastanın hekimi tarafından gerçekleştirilmekte,  doğumun aktif sürecinde hekim anne adayına hastanede sürekli eşlik etmektedir. 
 
Doğuma dakikalar kala doğumhaneye alınmakta son ana dek anne adayı eşi ile birlikte odasında takip edilmektedir.
 
Bu süreçte anne adayı odada dolaşabilir oturabilir duşa girebilir.
 
Ağrıya sancıya dayanamadığını anladığı zaman epidural anestezi uygulanarak ağrılar dayanabileceği seviyeye indirilmektedir. 
 
Süreç esnasında gerekli değilse suni sancı verilmemekte serum takılmamaktadır.
 
İlk başvuru anında kan testleri için örnek alınır, lavman yapılır.
 
Doğum sürecinde  bir şeyler yiyip içme bebeğin ve anne adayının durumuna göre belirlenmektedir.
 
Doğuma 5 -10 dakika kala anne adayı eşi ile birlikte doğum salonuna alınmaktadır.
 
Doğum sürecinde doğumu kolaylaştırıcı egzersizler ve jeller kullanılmaktadır.
 
Doğumhanede gerekmedikçe epizyotomi denilen kesi yapılmamakta, doğum gerçekleşir gerçekleşmez bebek annesinin göğsüne bırakılmaktadır.
 
Babaya bebeğinin kordonunu kesme şansı verilmektedir.
 
Babanın doğuma eşlik etmesi, AİLE'nin temellerinin güçlü atılmasında önemli bir role sahiptir. Bebeğini dünyaya ne zorluklarla getiren o zamana kadar eşi olan kişi artık bebeğinin annesidir aynı zamanda.  Evliliklerde çok önemli olan saygı ve değer verme  unsuru bu şekilde güçlü bir şekilde oluşmaktadır.
 
Golden hour- Altın Saat uygulaması ile Anne- Baba - Bebek doğumdan sonraki ilk bir saatte yalnız baş başa kalırlar.Bu bir saat gelecekte AİLE kavramının oluşumunda çok önemlidir. 
 
Doğum esnasında kendiliğinden oluşan yırtıklar estetik olarak tamir edilmekte, gerekli kontroller sonrası anne tekrar odasına alınmaktadır.
 
Doğumdan sonra anne ayağa kalkar, istediği her şeyi yiyebilir içebilir, duşunu alabilir. Bebeğini kucağına alıp rahatlıkla emzirebilir. Bakımını yapabilir.
 
Normal doğumu denemek bile başarıdır. Doğum, sonuçta sezaryen ile gerçekleşse dahi mutlaka  faydası olacaktır."

Doktorum, benim isteyebileceğim her şeyi öngörmüş ve yazılı hale dönüştürmüştü. Son ayımda kendimi son derece güvende hissettim bu sayede...

Bir ebe ile de anlaşmayı düşündüm. Ama doğumumu bir hastanede yapacağımdan, ebenin kendi personeli olmadığı bir hastanede rahatsızlık yaratacağını düşünüp vazgeçtim. İkinci doğumumdaki en büyük hatam da bu oldu. Zira doktorum da normal doğum istiyorsam, bekleyebildiğim kadar evde beklemem gerektiğini söylemişti. Oysa rüptür riski çevremdeki herkesi korkuttuğundan, yanımdakiler evde kalmama müsaade etmeden, daha mesai saati bile başlamadan beni hastaneye götürüp, hastane lobisinde sancı çekmeme neden oldular. Halbuki eğer yanımda bir ebe olsaydı, durumu kontrol edip, her şeyin yolunda gittiğine çevremdekileri ikna ederek sancılarımı evde karşılamama yardımcı olabilirdi.

Hamileliğim boyunca fiziksel aktiviteyi hiç kesmedim. Hamilelikte neler yapılması gerektiğini bir yazımda da yazmıştım: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2014/03/hamilelikte-anne-adaynn-neler-yapmas.html . Kızım da sağolsun zaten fiziken hareketsiz kalmam imkansızdı :) Bu sayede kaslarım sağlam kaldı sanırım ve ameliyattan sonra bunun çok faydasını gördüm.

Yukarıda fotoğrafı görülen Hypnobirthing kitabını aldım. Kitap duygusal olarak beni çok rahatlattı, kendime ve vücuduma güvenmemi sağladı. Ayrıca içindeki nefes egzersizlerinin son derece işe yaradığını da sancı çekerken deneyimleme şansım oldu. Gerçekten de orada bahsedildiği gibi nefes aldığımda, sancıları etkisiz hissediyordum. Ancak insanın aklı karışabiliyor, kendini nefesine odaklayamayabiliyor. Bu nedenle kitapta, egzersizleri, eşiniz veya ebeniz ile birlikte çalışmanız öneriliyor ki böylece sancı esnasında doğum koçunuz nefes tekniklerini size hatırlatabilsin. Benim başkasıyla birlikte çalışma şansım olmadığından, nefes tekniklerini cep telefonuma okudum. Sancı çektiğim sırada kulaklıklarımı takıp, kendi sesimden nefes teknikleri dinliyordum. Gerçekten çok çok işe yaradı. Nefesi doğru kullanmak, sancı dönemini rahat geçirmek için çok önemliymiş. Ayrıca aktif doğum dönemini de son derece kolaylaştırıp kısaltıyormuş, ama onu deneyimleme şansım olmadı ne yazık ki.

İkinci doğumuma girecek olan doktorum, ilkinden farklı olarak, çok rahattı. Son gün bile NST'ye bağlanmanıza gerek yok, her şey yolunda görünüyor; dedi bana. Ama planda olmayan bir şey oldu; doktorum sadece bir günlüğüne şehir dışına çıkacaktı. Kendi hastalarını da hastanedeki diğer doktor arkadaşına emanet edecekti. "Diğer doktor arkadaşımla tanışmak ister misiniz?" diye sordu bana. Beklenen doğum tarihime 5 gün vardı ve herhangi bir doğurma belirtisi görünmüyordu; ben de tanışmaya gerek görmedim. İkinci doğumumdaki ikinci büyük hatam da yedek doktorla tanışmamak oldu. Eğer tanışsaydım, kendisinin SSVD karşıtı olduğunu öğrenmiş olur, belki ona göre bir önlem alabilirdim.

İlk doğumumda sancım gelmemişti ve 41+2'de sezaryene girmiştim. İkinci doğumumda 39+3'te, doktorumun şehir dışında olduğu tek günde sancım tuttu. Gece 1'de başlayan sancılarım sabah 8 gibi 7 dakikada bire inmişti. Hypno Birthing kitabından öğrendiğim nefes tekniklerini uygulamaya başladım. Yanında yatamadığım için uyanan kızımı birkaç defa uyuttum, en sonunda sabah 4'te 4,5 yaşındaki kızımla karşılıklı oturup sohbet etmeye başladık. Arada gelen sancılarımı karşılayıp, sohbete devam ediyordum. Kızım olumsuz hiçbir tepki vermedi, çünkü acı çekmiyordum, sadece bir süre hareket etmekte zorlanıyor ve konuşamıyordum, sonra gülerek konuşmaya kaldığım yerden devam ediyordum. Bu arada azar azar kanamam olmaya başladı. Doktorumla "whatsapp" üzerinden haberleştim, normal olduğunu söyledi. Ama rüptür riskinden korkan eşimin hastaneye gidelim, sorun yoksa eve geliriz teklifini kabul ettim. Bir hatam da bu oldu. Zira başlayan bir doğumu tespit ettikten sonra beni hastaneden çıkarmayacaklarını bilmeliydim.

Henüz mesai başlamadan hastaneye gittik. Epey bir süre mesai saatinin başlamasını bekledik. Lobide de gayet sakin, mutlu mesut sancılarımı karşılıyordum. Sonra mesai başladı ve ben NST'ye bağlandım. 7 dakikada bir düzenli gelen ve 110 seviyelerine vuran sancılarım vardı. NST'de sancıları sakin karşılamaya devam ettim. Bana bakacak olan doktor hanım muayene etti. Bir gün öncesinde de 2 santimlik açılmam vardı ve hala 2 santimlik açılmam vardı. Üçüncü büyük hatam da bu oldu: Biliyordum ki 4 santimlik açılma olmadan hastaneye yatmamalıydım. Ama o esnada eve dönmek için ısrar edecek gücü bulamadım kendimde. Doktor hanım, SSVD karşıtı olduğunu ve beni, kendimi öldürmeden evvel sezaryene almak istediğini söylediğinde, doktor masasının yanında, ayakta iki büklüm olmuş şekilde sancımı karşılıyordum. Elimden geldiğince kendisine, riskleri bildiğimi, riskleri kabul ettiğime dair kağıtları imzaladığımı, isterse kendisi için bir daha imzalayabileceğimi, kendisinden doğumun ilerlemesi için zaman istediğimi söyledim.

Beni hemen odaya çıkardılar. Kan örneği almaları gerektiğini söylediler. Sıradan bir prosedür olduğunu bildiğim için izin verdim ama bir de baktım ki katater takıyorlar. Katateri çıkarmalarını istediğimi, sancılar sırasında yürümek ve rahat hareket etmek istediğimi söyledim. Ama katateri takan hemşire, ben konuşurken katateri kalın flasterlerle sabitliyor ve "Bunun ucunda iğne yok, istediğiniz gibi hareket edebilirsiniz" diyordu. Yani söylediklerimi hiç kaale almadı. Eninde sonunda o katateri kullanmam gerekeceğine emindiler. Anladım ki ben artık bir "hasta" idim ve söylediklerim, doktor emri olmadan dikkate alınmayacaktı; artık hastanenin sorumluluğundaydım, kendi bedenim hususunda söz hakkım kalmamıştı. Kataterin içinde iğne değil ama plastik bir parça vardı ve hareket ettikçe canımı acıtıyordu. 14 saat boyunca sancı çekmemi izleyen kızımı doğumdan soğutan tek unsur da bu katater olayı oldu. Kataterim çıkana kadar yanıma yaklaşmak istemedi, sürekli "Ne zaman çıkacak o?" diye sordu ve doğumdan sonra da "Ben hamile kalmak istemiyorum. Koluma ondan takıp acıtacaklar." dedi, sancıların lafını bile etmedi.

Sonra elbisemle kalmak istediğimi söyledim ama "Her tarafı kapalı, koridorda dolaşmanıza engel olmaz" diyerek ameliyat önlüğü giydirdiler. Sonra NST'ye bağlandım. Bağlı kalmak istemediğimi söylediğimde 10 dakika sonra çıkartacağız dediler ama o aleti, ameliyata girene kadar sökmediler.

Hastanede sancı çektiğim 6 saat boyunca SSVD karşıtı doktor hanım, hemen hemen saat başı odama gelip bana şunları söyledi:
  • "Ben kadın doğum doktoruyum, eşim de kadın doğum doktoru. Henüz çocuğum yok ama doğuracak olsam sezaryen yapacağım. Siz niye kendinizi zorluyorsunuz ki? (Böyle diyen bir doktora zaten güvenemezdim. Neyse ki benimle ilgilenen hemşire hanım "Ben de normal doğum yapmak istedim ama sonunda sezaryen olmak zorunda kaldım. Neden normal doğum yapmak istediğinizi anlıyorum. Ben de sizin normal doğurduğunuzu görmek isterim. Elimden geldiğince yardımcı olacağım size" dedi. Kadın doğum doktorlarına biraz da hasta psikolojisi eğitimi verseler son derece faydalı olur)
  • "Öleceksiniz. bebeğinizi de öldüreceksiniz. Sizin ölmeniz bir şey değil, size bir şey olursa ben travma geçiririm, bir daha mesleğimi icra edemem sizin yüzünüzden" tarzında konuşmalar yaptı. "Daha önce 2 defa SSVD yaptırdım ama devlet hastanesindeydim ve doğumlar son aşamasındaydılar, bebeklerin kafaları görünüyordu. Siz henüz doğumun başındasınız, bekleyemem." dedi. Neyse ki benimle ilgilenen hemşire hanım, SSVD doğumları ile tanınan Dr. Hakan Çoker ile çalıştığını, sezaryen sonrası sorunsuz normal doğumlara şahitlik ettiğini, bana da yardımcı olacağını söyleyip beni sakinleştirdi. Bu arada doktor hanım yanındaki hemşireye dönüp, sanki ben orada değilmişim ve onları duymuyormuşum gibi: "Şuna bakın ya, neler söylüyorum, öleceksin diyorum, hiç de korkmuyor" filan diyordu.
  • "Şu anda doğumun pasif aşamasındasınız, henüz aktif doğuma geçmediniz." diyordu. Sesinin tonundan vermek istediği mesajı anlıyordum: "Henüz sancıları rahat karşılıyorsunuz ama aktif doğumda canınız çok daha fazla yanacak.". Ama acı çekmekten korkmuyordum, zaten halihazırda 10 saattir sancı çekiyordum ve çok rahattım, devam edebileceğimi düşünüyordum.
  • "Sancılarınız çok düzenli. Eğer ilk doğumunuz olsaydı hemen size suni sancı verir, sizi çok rahat DOĞURTTURURDUM. Ama bu şekilde sizi doğurtturmak istemiyorum" dedi. Kendisine "doğurtturulmak" istemediğimi, zaten kadın vücudunun kendi kendine doğurmaya programlı olduğunu; gölge etmese başka da ihsan istemediğimi söylemek istedim ama onunla laf yarıştırmaya hiç mecalim yoktu, sancılarıma konsantre olmak istiyordum. 
  • Doktor hanım baktı ki ne söylerse söylesin beni ikna edemiyor, bu sefer eşimi tacize başladı: "Israr ederse hem kendisine, hem de bebeğine zarar verecek. Burası özel bir hastane. Burada, hem de benim nöbetim sırasında ters bir olay yaşanırsa çok büyük skandal olur" gibi laflar etti. Bu sefer eşim huylandı, doktor hanım odadan çıkınca "Hayatım belki doktor hanımın bize açık açık söyleyemediği bir şey vardır. Belki hastanenin ameliyathanesi hızla hazırlanmaya uygun değildir, belki anestesiztlerde sorun vardır. Belki bir sorun çıkarsa ani müdahale edemeyeceklerdir. Açıkça hastanesini kötüleyemeyeceği için böyle laflar ediyordur" demeye başladı. Ki bunu da biliyordum: Sizi sezaryene ikna edemeyince yanınızda bulunan refakatçilerinizi korkutarak, üzerinizdeki psikolojik baskıyı arttırmaya çalışıyorlar. Hepsine hazırlıklıydım, buna da aldırmadım. Ama bir yandan da acaba buradan çıkıp başka bir hastaneye gitsem mi diye düşünüyorum. Ama başka bir hastanede çocuk acili var mı? SSVD kabul edecekler mi? Yedek bir hastane araştırmamışım hiç. O noktada çıkıp gitmeye cesaret edemedim. Eğer yanımda doğum koçluğu yapan bir ebe olsaydı, bana uygun bir hastane önerebilirdi. O anda bir ebeyle anlaşmadığıma çok çok pişman oldum.
Tüm bunlar yaşanırken, psikolojik baskı nedeniyle sancılarım kaçtı. Geldiğimde düzenli ve oldukça şiddetli olan ve yine de beni rahatsız etmeyen sancılarım düzensizleşmiş, 50 dolaylarına inmişti. Ama ben kolumda serumla sırt üstü yatarak karşılamak zorunda kaldığımdan canım acımaya başlamıştı. Eşim de doktorun haklı olduğunu, ona emrivaki yapmış gibi olduğumuzu, doktor hanımı istemediği bir şeye zorlayamayacağımızı söylüyordu.

Doktor hanım bir daha gelip ultrasonda rahimdeki ameliyat yerimin incelmiş gözüktüğünü söyledi. Hemen facebook ssvd grubuna girip sordum. Diğer doktorların, ameliyat yerinin incelmiş olup olmadığının ultrasonda anlaşılamayacağını söylediklerini öğrendim. Doktor hanım ısrarla diğer ikinci sezaryen doğumlarda, eğer anne sancı çekmişse rahmin inceldiği, hatta sadece bir zar kaldığı, zarı da kesmek yerine parmağıyla delerek rahime girdiği yolunda moralimi bozmaya yönelik hikayeler anlatıyordu. Sanırım kendisi pasif agresifti. Doğrudan bana "Sizin doğumunuza girmeyeceğim" diyemediği için moralimi bozmaya çalışıyordu. Ben de pasif agresif bir tip olduğumdan, doğrudan kendisine "Başımdan çekilip gider misiniz?" diyemediğimden, kulağımda kulaklıklarım ve gözlerim kapalı şekilde sancılarıma konsantre olmaya çalışarak karşısında duruyordum. Ama sonuçta dezavantajlı konumda olan ben olduğumdan, kazanan doktor hanım oldu; sancılarım kaçtı ve bir daha da düzene girmedi. Ameliyattan sonra doktor hanımın kendisi, rahimdeki kesimin iyi durumda olduğunu, zarın altında bir kas kütlesi bulunduğunu ve 7-8 saatlik sancıya daha katlanabilecek durumda olduğumu söyledi.

Bu sırada ameliyata girebilirim diye su içmem ve yemek yemem de yasaklanmıştı. Susuz kalan bebeğin kalp atışları düşmeye başladı. Bu nedenle serum bağladılar. Kolumda serumla iyice hareketlerim kısıtlandı. Bu sırada müthiş bir kasılmayla birlikte suyum patladı. Ben kendime uygun bir şekle girmeye çalışırken zorla geri yatırmaya çalıştılar beni. Artık sinirden mi neden bilmiyorum tansiyonum 14-9 oldu. Bebeğin kalp atışları düştü, NST ötmeye başladı. Bu sırada doktor hanım hala olumsuz mesajlarına devam ediyordu. Yanındaki hemşirelere "İlk doğumunda sezaryene girmeseymiş, bana ne!" dediğini duydum. Yine de kendisine cevap vermedim. 

O çıktıktan sonra normal doğum yapacağım için heyecanlı olan ve normal doğum konusunda çok uğraşan Hakan Çoker'in yanında bir dönem çalıştığını da söyleyen ebe hemşire girdi içeriye. Bana gayet sakin bir ses tonuyla bebeğin kalp atışlarının düşmesinin iyiye işaret olmadığını, kendi doktorumun da yanımda olsaydı bu durumda sezaryeni tercih edeceğini düşündüğünü söyledi. Ona çok güvendim, çünkü normal doğumda bana eşlik etmeye çok hevesliydi ilk geldiğimde. Onun sözleri üzerine ameliyata girmeyi kabul ettim.

Ameliyatta başıma gelecekleri biliyordum zaten. Ameliyathaneye eşim alınmadı, oysa ilk doğumuma girmişti ve kızımızı ilk o görmüştü. Bebeğimin kordon kanının akmasına izin verdiklerini hiç zannetmiyorum. Bebeğimin bakımları benim görmediğim bir noktada yapıldı, sadece sesini duyabiliyordum. Oysa ilk doğumumda kızımın bakımları görüş açım içinde yapılmıştı. O güvendiğim ebe hemşire oğlumu yanıma getirdi, birazcık öpüp koklayabildim. Başka türlü bir ten temasına izin verilmedi. 

Hiçbir şey hayal ettiğim, doktorumun da yönlendirmesiyle olacağını ümit ettiğim şekilde olmadı. Ameliyat olunca hiçbir şeye müdahale edemiyorsunuz haliyle. Tek tesellim oğlumu yıkamayıp sadece ıslak bezle silmiş olmaları oldu. Böylece verniks tabakası üzerinde kaldı. Neredeyse 1 ay boyunca, o tabaka tamamen yok olmadı. Bu nedenle doğar doğmaz yıkanan kızımda olduğu gibi egzama olmayacağını ümit ediyorum.

Ameliyattan sonra çok kolay toparlandım. Ayaklarımın uyuşukluğu açılır açılmaz, hemşirelerin önerdikleri jimnastik hareketlerini yapmaya başladım. Ayağa kalkar kalkmaz korsemi taktım, hemen yürümeye başladım. Rahmim korseye rağmen aşağı sarkıp uyumamı zorlaştırdığında karnımın altına bir yastık koyarak uyudum. Hastaneden çıkarken kızımı kucağıma alıp yürüyememiştim. Bu sefer oğlum kucağımda ve yürüyerek çıktım hastaneden. Bebeğin altını değiştirirken ya da yatırıp kaldırırken hiçbir sorun yaşamadım. 5. gün doktor kontrolüne de oğlumu "sling" içine yatırarak götürdüm.

Psikolojik olarak da iyiydim, çünkü kadere inancım vardır. Doktorumun bulunmadığı tek günde sancım tuttuğuna göre, oğlumun bu şekilde doğmak kaderinde varmış demek ki... En azından doğumun başlamasını bekleyebildim, sütüm geldi, bebeğim sağlıklı, bende sorun çıkmadı (ameliyattan sonra aşırı bir kanamam oldu, tansiyonum düştü, oksijen bağlayıp kanama kesici ilaç enjekte etmek zorunda kaldılar ama sorun çıkmadı çok şükür)... Dolayısıyla kaderime küsmek yerine yatıp kalkıp bebeğimle benim sağlığımız için şükrediyorum.

Bir çocuk doğurmak sadece bedensel bir olay değil, bu işin bir de duygusal yönü var. Annenin doğum esnasındaki psikolojisi önemli olduğu kadar, bebeğin de psikolojisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ameliyathanede ışıklar karartılsın, bebeğimle ten teması kurayım vs gibi talepleriniz olduğunda doktorlar size "Ah canımmmm, duygusal anne" bakışı atıyorlar. Onlar için doğum cerrahi veya mekanik bir işlem, hiçbir psikolojik yönü yok. Oysa annenin doğuma psikolojik olarak hazırlanması, doğum sırasında duygusal olarak desteklenmesi gerekiyor. Bebeğin psikolojisinin de etkilendiğini düşünüyorum. Bebeğin fiziken sağlıklı doğmuş olması doktorlar için yeterli, ama psikoloji bilimini yok sayıyorlar. Oysa doğan bebeğin de bir duygusal durumu var ve bence en az fiziki durumu kadar özen gösterilmeyi hak ediyor.

Bugün, doğumun ruhsal aşamaları, doğum sırasında ortaya çıkabilecek komplikasyonlar, eskiye oranla çok daha iyi tanınıyor. Tehlikeleri ortadan kaldırmak için her türlü önlem alınıyor. Tıptaki gelişmelere paralel olarak, yeni doğan bebeklerin ölüm oranı düşerken, nedense doğumdan duyulan korku da giderek artıyor.

Hemen herkesin ağzında korkunç bir doğum öyküsü var. Ama bu öyküleri biraz deşince altında hastanede, çabuklaştırılmaya çalışılmış bir doğum olduğu görülüyor. En azından benim çevremde, evde doğurmuş kadınlardan hiçbirinin ürkütücü bir doğum hikayesi yok.

İstatistiksel olarak doğumların yaklaşık %80'i, hiçbir komplikasyona sebep olmadan gerçekleşmekteymiş. Ama gebelerin hepsine, sanki %20'lik kesimde olacağı kesinmiş muamelesi yapılıyor. Gebeler de korkularından, o yüzde yirmilik kısma dahil olmamak adına yüzde seksenlik şanslarını tepip, bıçak altına yatmayı baştan kabul ediyorlar. Oysa çok büyük bir ihtimalle, çok rahat bir doğum yapıp, sağlıklı bir şekilde evlerine dönecekler.

Hastanelerde hastalar tedavi edilir ve doğuma giren kadın doğum uzmanları da cerrahtırlar. Doğum yapmaya hastahaneye giden gebeye "hasta" gözüyle bakılıyor ve hastaymış gibi muamele ediliyor. Sanki her an başına olumsuz bir şey gelecekmiş gibi, koluna katater bağlanıyor, üstüne ameliyat önlüğü giydiriliyor vs. Ayrıca doğum yaparken size yardımcı olması için bir cerrahı tercih ederseniz, sonunda cerrahi operasyona girmeniz büyük bir ihtimaldir, neticede işleri bu... Oysa örneğin doğumunuza yardımcı olması için, işi, "doğuma yardımcı olmak" olan bir ebe hemşireyi tercih etseniz, cerrahi operasyona uğrama ihtimaliniz azalacaktır.

Hiçbir doğum olayı, bir diğerine benzemez. Oysa, her hastane, belirli bir sisteme göre çalışır ve doğum olayı da adeta hastanenin sistemine uymak zorunda kalır. Ayrıca her hastanenin sistemi tehlikeli bir doğuma göre hazırlanmıştır ve dolayısıyla hastaneye doğuma gelen her kadına, zor bir doğum yapacakmış gözüyle bakılır.

Yapılan araştırmalar, evde doğum yapan kadınların, diğerlerine oranla daha az ağrı dindirici ilaca ihtiyaç duyduklarını ortaya koymuştur. Ayrıca evdeki doğumlarda yapay yöntemlere daha ender başvurulmaktadır. Kendi tecrübem de bu yönde oldu. Evde 8 saat sancı çektim ve çok rahattım, kızımı 2-3 defa uyuttum, sonra uyumak istemeyince oyaladım, kendimi rahat hissediyordum. Hastaneye gidip NST'ye bağlandığımda 7 dakikada bir gelen ve 110 sınırlarında dolaşan sancılarım vardı ve ben sancıları gayet rahat karşılıyordum, hiçbir sorunum yoktu. Ne zaman ki hastane odasına alındım, koluma isteğim hilafına katater takıldı, istemediğimi beyan ettiğim halde ameliyat önlüğü giydirildi ve yine isteğim hilafına "10 dakika sonra çıkartırız" diyerek NST'ye bağlandım bir anda sancılarım düzensizleşti ve şiddeti düştü, 50 dolaylarına indi. Ama evde 110 dolayında sancıyı gayet rahat karşılayan ben, hastanede 50 dolayındaki sancılarda kıvranmaya başladım. Sırtüstü yatmak çok zorluyordu ve sancılar sırasında kasılıp kalmaya başladım, bu durum da benim tansiyonumu yükselttiği gibi bebeğin kalp atışlarının da yavaşlamasına neden oldu.

Bir kere, her türlü gereçlerle donatılmış bir hastanede doktorlar, uzun süre bekleyemediklerinden, bu gereçlere hemen başvurma hatasına düşüyorlar sanırım çoğunlukla. Nitekim sürekli gelip gidip beni normal doğurmamaya ikna etmeye çalışan nöbetçi doktor hanım bana "Sancılarınız ilk geldiğinizde çok güzeldi. Eğer ilk doğumunuz sezaryen olmamış olsaydı, ben size hemen suni sancı verip doğumunuzu hızlandırır ve elimle de yardım ederek bir çırpıda doğurmanızı sağlardım" dedi. Sancılarıma konsantre olmaya çalışırken kendisine cevap vermemeyi tercih ettim ama içimden "Demek ki her şeyi normal ve yolunda giden bir doğum yaşıyor olsam bile, doğumumun kendi yolunu izlemesine müsaade etmeyecek, muhakkak müdahele edecektiniz öyle mi?" diyordum ve o noktada, hastaneye erken gitmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu anlamış oldum. Nitekim daha sonra aynı doktor hanımda doğum yaptığını öğrendiğim bir arkadaşım, ilk doğumunu normal yapmış olmasına karşın, aynı doktor hanım tarafından kendisine verilen suni sancının acısını çektikten sonra sezaryene girmek zorunda kaldığını anlattı bana. Suni sancı, çoğunlukla sezaryeni sonuçluyor anladığım kadarıyla.

Ayrıca kadınların çoğu, doğumhanede yabancılık çeker, kendilerini rahat hissetmezler. Hayvanlar üzerinde uygulanan geniş çaplı araştırmalarda, her türlü huzursuzluğun, doğumu olumsuz yönde etkilediği ve geciktirdiği saptanmıştır (Doğumda mahremiyet ile ilgili bir yazı için bkz: http://www.dogaldogum.com/yazlar/207-doumda-mahremiyet.html). Ayrıca kendisini tehlike ve tehdit altında hisseden hayvanların doğumu yarıda kesip (yani insanlar için kullandığımız deyimle "sancıları kaçıp") kendilerini güvende hissettikleri bir yere giderek, orada doğurdukları da bilinmektedir. Her kadın, içten içe evinin sıcak ortamında doğum yapmayı ister sanırım. Bu isteğimi dile getirdiğimde, modern tıbbı reddetmekle suçlandım. Oysa doğumun evde gerçekleşmesini istemek, eski basit koşullara bir dönüş sayılmamalıdır. Bugün hastane ortamında, kadının ve bebeğin ruhsal gereksinimleri karşılanamamaktadır. Oysa kadının ve doğumun mahremiyetine önem verilerek, tıbbi koşullar ve kadının ruhsal gereksinimleri arasında bir uyum pekala sağlanabilir (Örnek bir doğum için bkz: http://bebekyapimbakimonarim.blogspot.com.tr/2013/03/gunesin-dogal-dogum-hikayesi.html). 

Örneğin doğumhanelerin ve doğuma gelmiş gebeler için ayrılan odaların daha insancıl tarzda döşenmesi mümkün. Böylece kadınların çevresi, komplikasyonsuz doğumlarda gerek duyulmayan ürkütücü gereçlerden arındırılmış olur. Hastane sisteminin her doğuma birebir uygulanmasından da vazgeçilmelidir. Hiçbir yöntem, önceden planlanıp hazırlanarak, her kadına aynen uygulanmamalıdır. Özellikle, sancı veren ya da dindiren ilaçların kullanılmasında bu durum geçerlidir. Ayrıca ebe ve doktorlar, doğumun öncelikle anne adayını ilgilendiren bir konu olduğunu kabul etmelidirler. Yani kadının istek ve duyguları ciddiye alınmalıdır. Gereksiz yere anestezi yapılmamalı ve konuşma tarzına dikkat edilmelidir. Doktor ve ebelerin çoğu, sancı çekmekte olan kadınla yetişkin bir insan gibi değil de, yardıma muhtaç bir çocuk gibi konuşuyorlar. Örneğin ben sancı çekerken gelip gidip, öleceğim ve bebeğimi de öldüreceğim hususunda olumsuz telkinlerde bulunarak moralimi bozmaya çalışan doktor hanım, ben gözlerim kapalı sancılarıma konsantre olmaya çalışırken yanındaki hemşireye "Ohooo, baksana neler söylüyorum, hiç oralı bile olmuyor" dedi benim için. "Gözlerim kapalı ama sizi duyabiliyorum, ben burada yokmuşum gibi hakkımda konuşmayın lütfen" demek istedim ama diyemedim, çok sinir bozucuydu. Annenin mahremiyetine saygı gösterilmesi de çok önemli. Hastanede rahat rahat bağıramadım, yan odadan duyarlar diye. Odam zaten yol geçen hanı gibiydi, birisi tansiyonumu ölçmeye giriyor, diğeri NST'yi kontrole geliyor... Normal doğum yapan anneler de bacaklarını, doğumhanenin kapısına dönük olarak açmak zorunda kalmanın rahatsızlığından bahsediyorlardı. Bunların hiçbiri düzeltilemeyecek hususlar değil, sadece biraz anlayış yeterli.

Özetle ikinci doğumumdaki hatalarımdan aldığım dersler şöyle oldu, eğer sezaryen sonrası normal doğum yapmak istiyorsanız:
  1. Kendinize uygun bir doktor bulun.
  2. Kendinize destek verecek bir ebe ya da doğum koçu ile anlaşın.
  3. Yedek doktorunuzu da ayarlayın.
  4. Olası br terslikte gidebileceğiniz yedek bir hastane ayarlayın.
  5. Nefes tekniklerini çalışın.
  6. Yanınızda size normal doğum konusunda destek vermeyecek hiç kimseyi bulundurmayın.
  7. Mümkün olduğunca uzun süre evde kalın.
  8. Açıklığınız 4 santimi geçmeden hastaneye gitmeyin.
  9. NST'ye bağlı kalmayın.
  10. Katater taktırmayın.
  11. Susuz kalmayın. Mümkünse enerji verecek bir şeyler için. Bebek aç ve susuz kalınca kalp atışları yavaşlıyor ve sonuç ameliyat oluyor.
  12. Kendinizi psikolojik olarak rahat hissedeceğiniz bir ortam talep edin. Eğer ameliyat önlüğü giymek istemiyorsanız uygun kıyafetlerle hastaneye gidin.
  13. Size söylenen olumsuz ifadeler hakkında başka bir uzman görüşü daha alın. Çünkü edindiğim tecrübeye göre, doktor sizi ameliyata razı edebilmek için göz göre göre YALAN söyleyebiliyor.
Umarım benim olumsuz tecrübelerim, başka birilerinin, en azından kendi kızımın olumlu tecrübeler yaşamasını sağlar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Bu gadget'ta bir hata oluştu

Instagram

Instagram

Twitt'le

Bu gadget'ta bir hata oluştu

Translate

E-posta Yoluyla Takip Etmek İçin:

İstatistiklerim


View My Stats