3 Temmuz 2014 Perşembe

"Normal" Doğum Beklerken Nasıl Sezaryene Alındım? Doğumdaki Hatalarım- Doğum Hikayelerim I


"Son zamanlarda doğan bebekler, dünyamıza gelmek için pek acele etmiyorlar" diyor doktor sakin sakin, bundan 40 yıl öncesinde.
İlk hamileliğimdeki en büyük hatam doğuma hazırlanmamak oldu. Doğum sonrası ile ilgili pek çok hazırlık yaptım ama doğumun kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünme hatasına düştüm. Ben normal doğumla dünyaya gelmiştim. Daha çok küçükken annem bana normal doğumu Elele Dergisi'ndeki fotoğraflarla gösterip anlatmıştı. "Canını acıttım mı?" diye sorduğumda "Hayır, canım. Ellerinle böyle böyle yüzme hareketi yapıp bana yardım etmiştin ve hemencecik doğdun. Hatta senin ağlama sesini duyup da, o benim bebeğim mi, diye sorduğumda doktor teyzen, senden başka kimse yok ki doğumhanede demişti bana" diyerek harika bir doğum hikayesi anlatmıştı. Ben de doğumumun böyle kolay ve sorunsuz olacağını düşünmüştüm hep. Aksini düşünmem için de bir neden yoktu zaten.

Çevremde benimle aynı dönemde hamile olan 10 küsur arkadaşım vardı. Sadece 2 tanesi normal doğum yapabildi. Bir tanesi çok ısrarlıydı, son ana kadar bekledi ve gerçekten de doğumu, hastane sistemine uygun gerçekleşti; yani 40. hafta dolmadan, hızlı açılma ile ilerleyen bir doğum oldu. Doktoru aslında normal doğum yapmaması ile tanınan bir doktordu ama arkadaşımın karşısında o bile direnemedi. Yine de normal doğum konusunda tecrübesiz bir profesör olduğundan, arkadaşımı bir hayli kesti, kızcağız bir hafta kadar yatmak zorunda kaldı, doğru düzgün oturamadı. O zamanlar birinin söylediği söz kulağıma küpe oldu: "Doğum yapmak için, işi doğum yaptırmak olan ebeler yerine, ameliyat yapmak olan profesör cerraha gidersen, doğumunun büyük olasılıkla ameliyatla sonuçlanacağını öngörmelisin.". Doğru söze ne denir?! Diğer arkadaşımın da çok hızlı ilerlemiş açılma süreci, hastaneye gittiğinde artık epidural bile takılamayacak kadar doğumun sonuna yaklaşılmış durumdaymış. İkisi de gayet sağlıklı çocuklar doğurdular ve ikinci bebeklerini de yine normal doğumla doğurmayı tercih ettiler. Eğer doğum esnasında ya da doğumdan sonra, normal doğumun dayanılmayacak sonuçları olduğunu görselerdi herhalde ikinci bebeklerini normal doğurmayı tercih etmezlerdi.

Geriye kalan arkadaşlarımın hepsi sezaryene girdi. Çoğunluğu doğum korkusu nedeniyle sezaryeni kendisi tercih etti. Bir kısmımız da,bende olduğu gibi çeşitli bahanelerle sezaryene ikna edildik.

En büyük hatam doğumun nasıl başlayacağını, nasıl ilerleyeceğini, hastane sistematiğine aykırı bir durum oluşursa nasıl davranmam gerektiği önceden çalışmamış olmamdı. Bunları aslında çalışmak zorunda değildim elbette ama modern dünyada, eğer doktorların panik haline kendimi kaptırmamak istiyorsam, belirli durumlarda nasıl tepki vermem gerektiğini önceden planlamalıydım. Misal ilk doğumumda 40. haftayı doldurdum, yani beklenen günü geçirdim. Oysa tahmini doğum tarihi, adı üstünde tahmini bir tarih. Ortalama 40. haftaya tekabül ediyor. Normal doğum ise 38 ila 42. haftalar arasında gerçekleşebiliyor. Benim 38. haftada nişanım geldi, 3 santim açılmam oldu, bebeğim kafasını uygun pozisyonda yerleştirdi ve ben 3 hafta bu şekilde dolaştım, yine de doğum başlamadı.

O dönem çalışıyordum, her ne kadar akşamları yürüyüş yapıyor da olsam, gün boyu oturarak çalıştığım hareketsiz bir yaşantım vardı. Ayrıca doğum hakkında doktorumla hiç konuşmamıştım, başıma ne geleceğini bilmiyordum ve dolayısıyla ciddi anlamda gergindim. Doktorum da 41. haftamı tetikte geçirmeme neden oldu. Her gün, koca karnımla bir saatlik yol tepip hastaneye giderek NST denen alete bağlanıyordum. Eşim beni götürebilmek için her sabah işinden izin almak zorunda kalıyordu. Elbette bu durum üzerimde ciddi stres yükü yarattı. Ayrıca konu-komşu ve akrabalar da sürekli arayarak "Hala doğuramadın mı?" diyorlardı.

En sonunda 41. hafta bitiminde doktorum suni sancı ile doğumu başlatmaya karar verdi. Oysa bunu da kabul etmemem gerekirdi. NST ve ultrason kontrollerinde her şey yolunda görünüyordu, bebeğin suyu yeterliydi, kalp atışları düzenliydi, ben sağlıklıydım. Bebeğimin dünyaya gelmek istediği zamanı kendisinin seçmesine izin vermem gerekirdi. Ama o kadar çok "Geç kaldı" baskısı yaşadım ki suni sancıyı kabul ettim.

Bundan sonrası ise elbette benim dışımda gelişti. Zira tıp uzmanı değilim. Beni hastane odasına soktular, ameliyat önlüğü giydirdiler, kolumdaki damara katater taktılar, serum bağladılar, seruma da bir miktar ilaç şırınga ettiler. O ilacın adı neydi, beklenen etkisi neydi, hangi miktarda verdiler vs vs hiçbir şey bilmiyordum. Karnımdaki bebeğim de ilaçlarla böylece tanışmış oldu. Bilahare ameliyat esnasında verilen sakinleştirici ve anestezik ilaçlar ve ameliyat sonrası verilen narkotik ağrı kesiciler ve antibiyotikler ile bebeğim gözlerini bol bol ilaçlanarak dünyaya açtı (Sonra da sezaryen doğumlar alerjiyi vs arttırıyor derler, arttırmaması anormal olur zaten. Kızımda hafif bir klostrofobik durum seziyorum. Bunun bile henüz sancım gelmeden, kızımın kendi rızası dışında, güvenli barınağından zorla çıkarılmış olmasına bağlıyorum.).

Tüm günü kolumda serumla hastane odasında geçirdikten sonra, NST'de hiç sancım gözükmemesine, ben de hiç sancı hissetmememe, suyum ve nişanım gelmemesine yani doğumla ilgili hiçbir belirti olmamasına rağmen doktorum gün içinde birkaç defa alttan, son derece acı verici muayeneler yaptı. Ve her seferinde de "Hiçbir gelişme yok" dedi. Sonunda akşam oldu, doktorum eşimle beni karşısına aldı "Sabahtan akşama kadar ilaç aldınız. Hiçbir ilerleme olmadı. Bu şekilde evinize giderseniz, ben artık sorumluluk kabul etmiyorum. Bana sorarsanız, bence bu akşam doğum kendiliğinden başlamazsa, yarın sabah sezaryene girin." dedi.

O kadar yorgundum ki, dönüp eşime baktım. Eşim de en az benim kadar tecrübesiz ve bilgisizdi bu konuda. Doktora güvenmekten başka bir çare göremedik, ne diyorsa doğru diyordur diye düşündük ve hayatımın en büyük hatasını yaparak, her şey yolunda giderken, sırf aceleciliğimizden sezaryeni kabul ettim, kendi isteğimle kurbanlık koyun gibi kesilmeye gittim.

Oysa bilahare evde bulduğum 1979 tarihli Elele Dergisi'nden henüz çocuğun cinsiyetinin bile anlaşılamadığı 40 yıl öncesinde, rahimdeki su miktarını, bebeğin kalp atışlarını ve pozisyonu tespit eden aletlerin olmadığı dönemlerde, beklenen doğum tarihinden 20 gün sonra bile normal doğum yaptırdıklarını okudum. İlgili yazı, en baştaki fotoğraf büyütülerek okunabilir.


Ertesi sabah epidural anestezi ile kızımı kucağıma aldım (Epidural anestezi ile sezaryen hakkındaki yazım: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2010/02/epidural-anstezi-ile-yaplan-sezeryanda.html).

Kızım sağlıklıydı ama benim toparlanmam bir hayli sürdü. İlk çocukta zaten psikolojik olarak bir yıkım yaşanıyor. Tüm hayatınız yıkılıyor, yerine yeni bir hayat kuruyorsunuz. Zor bir dönem. Bir de fiziksel olarak acı çekmek, iyice yorucu oluyor. Öyle "Sezaryenden sonra, ertesi gün evde elektrik süpürgesi vurdum" diyenlere kesinlikle inanmayın.

Ben sezaryene istemeden girdiğim için acaba abartıyor muyum diyerek hep kendimi benimle aynı dönemde, isteyerek sezaryene giren arkadaşlarımla kıyasladım. "Ben çok iyiyim, hiçbir şeyim yok" diyen arkadaşım, ayağa kalkıp tuvalete gitti ve klozette bayıldı. Ben ameliyattan 5 saat kadar sonra ayağa kalkıp yürüdüm, tuvalete çıkmakta herhangi bir sorun yaşamadım, sütüm hemen geldi vs vs. Ama neticede bir rahim ameliyatı geçiriyorsunuz. Rahim ameliyatı geçirip de ertesi gün ev işi yapmaya başlayan birini şimdiye kadar hiç tanımadım. Ama bu rahim ameliyatının adı sezaryen olunca, "nekahet" evresini hiç yaşamamanız gerekiyormuş, sanki iyileşme süreci yokmuş, sanki normal doğumdaki gibi ayağa kalkıp günlük yaşamınıza sorunsuz devam etmeniz gerekiyormuş gibi davranıyorlar. Ama gerçekler hiç de öyle değil.

İkinci doğumumda yanımda, korkusu nedeniyle sezaryen olmuş ve sürekli sezaryenin çok rahat bir doğum şekli olduğunu söyleyen bir akrabam vardı. Ameliyattan sonra oram buram acıdıkça kendisine "Şimdi bu acı anormal mi? Bende mi bir gariplik var?" diye sordum. Aldığım cevap "E, ameliyat, kolay değil, elbette acıyacak" şeklinde oldu.

Sezaryenin adı sevimli geliyor kulağa herhalde ama canlı canlı yaşayan birini görünce, ancak o zaman bunun bir rahim ameliyatı olduğu anlaşılabiliyor.

Kızımın altını temizlerken, yatağına koyup alırken çok zorlanıyordum. Kollarım titriyordu. Pusetini bile itemiyordum, hele ki yokuşları pusetle ancak geri geri giderek inebiliyordum. Diğer sezaryen olan arkadaşlarıma sorduğumda 3 ay içinde yavaş yavaş gücümü geri kazanacağımı söylediler. Karın kasları ameliyat esnasında kesildiğinden ya da sağa sola doğru açıldığından, karın kaslarım olmadan hareket etmekte zorlanıyordum. Kızımın ilk bakımlarını, ilk yıkamasını vs hep başkaları yaptı, ben seyretmek zorunda kaldım. Video çekimleri yapmışım hep. Oysa kendim yapabilecek kuvvette olmak isterdim. Eşim beni güldürdüğünde kızıyordum, dikişlerim acıyordu. Tuvalete gittiğimde dikişlerin başlangıç ve son noktalarına bastırmazsam canım acıyordu, zorlanıyordum. Oturup kalkarken, yatakta sağdan sola dönerken rahmimi iki elimle tutarak hareket ettirmek zorunda kalıyordum. Kızımın kırk mevlüdünde bile doğum sonrası korse ile dolaşıyordum ve hareketlerimde çok da rahat değildim, örneğin giyinip soyunurken, kollarımı havaya kaldırdığımda bile zorlanma hissediyordum. Doğumdan bir süre sonra doktorumun tavsiyesi ile doğum sonrası korsesi kullanmaya başladım ve ancak öyle rahat hareket edebildim.

Üstelik diğer hamileliklerimde rüptür yani rahim yırtılması riskini arttırmış oluyordum bu sezaryen kesisi ile. Bu nedenle ikinci hamileliğimde doktorların çoğunluğu, rüptür riskini yok etmek adına, bebeğimi 40. haftayı beklemeden, 38. haftada almayı teklif edeceklerdi. Doktorlara göre 38. haftasında bir bebek artık doğmaya hazır bir bebektir ama 38. haftasında sezaryenle alınıp da küvöze konulmak zorunda kalan bebekleri de biliyorum; doktorların tahminleri ile doğanın "hazırsın" dediği zaman denk düşmeyebiliyor. Sezaryen doğum sonrasında artık bir sonraki hamileliğimin son ayında risk altında bir gebe olacaktım. Ayrıca rahmimle birlikte karın zarım da kesilmişti. Geçirilmiş karın ameliyatlarına ait kesi bölgelerinde fıtık görülme ihtimali de vardı. Doku iyileşmesinin yetersiz olması durumunda ameliyattan hemen sonra veya dokuların zayıflayıp destek gücünü yitirmesi nedeniyle yıllar sonra fıtık gelişebilirdi. Zorunlu olmadığım bir ameliyatı kabul ederek, eğer ömrüm olursa, gelecek yaşantımdaki sağlığımı ve yaşam kalitemi riske atmış bulunuyordum.

Ayrıca normal doğumda yaşandığı söylenen dezavantajları da yaşamıştım. Normal doğumda ıkınmadan mütevellit hemoroid olur denmişti. Bende hamilelikte, rahmin yaptığı baskı sonucu hemoroid çıktı. Normal doğumda rahim sarkar ve idrar kaçırma olur, demişlerdi. Oysa benim idrarını tutmakta en zorlandığını bildiğim yakınım, iki çocuğunu da sezaryenle doğurmuştu. Nitekim ben de sezaryenden sonra hastalık dönemlerimde aşırı öksürdüğüm durumlarda tuvalete gitmek zorunda kaldım. İkinci ameliyatımı yapan doktor, anestezi etkisi altında tam anlayamadım ama "ilk ameliyatınızda idrar torbanız kaymış, onu da düzelttik" gibi bir şeyler söyledi. Neticede ameliyat esnasında diğer iç organlarının bazılarını da oynatıyorlar, e beşer şaşar, insanoğlu hata yapıyor, ameliyatın kolayı zoru yok, bademcik ameliyatında hayatını kaybeden bile oluyor. Ama sezaryene alırken doktorlar bu durumu hatırlatma gereği duymuyorlar. Ameliyat öncesi "Ameliyat esnasında başıma gelebilecek her türlü riski kabul ederek ameliyata kendi isteğimle giriyorum" yazılı bir kağıt imzalatıyorlar size ama ne imzaladığınızı bile anlamıyorsunuz. Zaten risklerin hiçbiri size anlatılmamış oluyor.

Özetle, ameliyat olmayı kabul ettiğime çok çok pişman olmuştum. İkinci doğumumda sezaryen sonrası vajinal doğumu (ssvd) denemeye kesin karar verdim.



İlk doğumumdan çıkardığım dersler şunlar oldu:
  • İlk doğumum bile olsa, sezaryen sonrası normal doğumu destekleyen bir doktor  bulmalıydım. Çünkü ancak böyle bir doktor normal doğum konusunda benim kadar isteklidir.
  • Doktorumla doğum aşamasını ayrıntılı konuşmalıydım. Doktorum da beni bilgilendirmeye istekli biri olmalıydı, zira ne yaşayacağımı bilemediğimden, ne sormam gerektiğini de bilemiyordum.
  • Hamileliğimin son dönemlerini stres altında geçirmeme neden olmayacak, rahat bir doktor bulmalıydım.
  • Doğum süreci ile ilgili bilgilenmeli ve doğuma yönelik fiziksel hazırlık yapmalıydım.
  • Çevremdekilere tahmini doğum süremi söylememeliydim ki beklenen tarih yaklaştıkça "Hala doğurmadın mı?" sorularıyla taciz edilmeyeyim.
  • Hamilelik süresince yoğun yürüyüşler ya da ev işi yaparken hamilelik korsesi ve doğum sonrası da lohusalık korsesi takmayı ihmal etmemeliydim.

30 Mayıs 2014 Cuma

Lohusalık Nasıl Keyifli Geçirilir? (postpartum period-babymoon- dördüncü 3 aylık dönem)



Doğumdan sonra eve geldiğinizde  yorgun olacaksınız, üstelik dinlenmeye de fırsat bulamayacaksınız. Bebek her iki saatte bir meme emmek isteyecek, en az 3 kiloluk bir bebeği sürekli kucağınızda taşımak zorunda kalacaksınız; günde en az 5-6 defa alt değiştirmek, 2-3 defa üst değiştirmek, bebeği ve çamaşırlarını yıkamak gibi fiziki kuvvet gerektiren işler yapacaksınız. Emzirmek zaten yeterince yorucu ve kalori kaybettirici bir iş. Ayrıca geceleri en fazla 4-5 saat blok uyku uyuyabileceksiniz. Uykusuzluğa, düzensiz beslenme eklenince lohusalık depresyonuna doğru yol alabilirsiniz. Buna müsaade etmemek adına doğumdan önce lohusalık döneminiz için plan yapmak, lohusalık dönemini keyifli geçirmenizi sağlayabilir.


Lohusalıkta planlanması gereken ana noktalar şunlar: EMZİRMEK, DİNLENMEK, YEMEK ve DIŞ DÜNYAYLA TEMASI EN AZA İNDİRMEK


  • Lohusalık döneminde dış dünya ile temasınızı en aza indirmeniz ve günlük hayatınızı sadeleştirmeniz gerekmektedir. Haber programı izlemeyin, travmatik haberlere kulaklarınızı tıkayın,  tüm gün pijamalarla dolaşın, dışarıdan yemek ısmarlayın, bırakın ortalık dağınık kalsın. Sezaryen ameliyatı sonrasında, karın kasları işlemez durumdayken ve henüz dikişleri bile kaynamamışken, hastaneden evine gelip elektrik süpürgesi vuranların hikayelerine aldırmayın. Şu anda yapmanız gereken kendinizi başkalarına ispatlamak değil, bebeğinizle aile olarak sağlıklı bir bağ kurmak için kendinize zaman tanımaktır. Bu süreyi kendinize tanırsanız, aile olarak yolculuğunuzun bir sonraki ayağı daha keyifli ve faydalı hale gelecektir. Kendinizi zorlamayın, hayatın akışına bırakın.
  • Lohusalık dönemini yemek yapmadan ama sağlıklı yemekler yiyerek geçirebilmeniz için önceden plan yapın. Eğer 40 gün boyunca yanınızda kalacak ve yediklerinizi hazırlayacak birisi varsa şanslısınız. Yoksa, teknolojiden istifade edin. Derin dondurucunuza yaptığınız yemeklerden birer kap koyabilirsiniz ya da haşlanmış nohut, fasulye vs koyup bunlardan soğuk salata yaparak sağlıklı beslenmeye çalışabilirsiniz. Kahvaltı için yumurta haşlayıp soğuduktan sonra bütün bütün ağzınıza atıp yemek de bir çözüm mesela. Bir bardak da soğuk süt içtiniz mi, sizi bir süre idare edecek enerjiyi kazanırsınız. Eğer bu şekilde kısa sürede hazırlanan sağlıklı yiyecekler yemezseniz kısa sürede kan şekeriniz düşer ve tatlıya yüklenirsiniz. Tatlılar size kilo olarak geri döner, kilolar da moralinizi bozar. Siz iyisi mi baştan kontrolü elinizde tutun. Ve ne olursa olsun asla rejime girmeyin. Rejim yapmak ruh halinizi olumsuz etkiler. Sağlıklı yiyecekler tüketerek emzirmeye devam ettiğiniz sürece hamilelikte aldığınız kiloları muhakkak vereceksiniz. Vücudunuzdaki şişlik de regl olduktan sonra inecek. Kendinize biraz zaman tanıyın, vücudunuz böyle kalmayacak merak etmeyin (Lohusalığı süresince, hiç rejim yapmadan doğum öncesi kilosuna inmiş diyetisyen bir annenin yazısı: http://hayatimdiyet.blogspot.com.tr/2013/07/lohusalkta-40-gunumuz-nasl-gecti.html).
  • Lohusalık döneminizi evde geçirin. Doğumdan sonra oraya buraya gitmek gibi bir niyetiniz varsa, lohusalık döneminden sonraya erteleyin. Hem ailenizin yeni bebeğinize, hem de bebeğinizin ailenize alışması için zaman tanıyın. Sonra bol bol gezecek zamanınız olacak, hayat hep böyle yavaş akacak zannetmeyin.
  • Uzun yolculuklara çıkamasanız bile sık sık dışarı çıkın. Dışarı derken, kastım gerçekten dışarısı, yani açık hava. Bebeğinizi sırtınıza bağlayın, çıkıp biraz yürüyüş yapın. Ya da bebeğinizi güvendiğiniz birine emanet edip biraz temiz hava alın. Ekmek almaya gidin misal. Yabancı insanlarla iki çift laf etmek ve biraz da yürümek tüm haleti ruhiyenizi değiştirecektir.
  • Lohusalık döneminde misafir isteyip istemediğinize karar verin. Eskiden köylerde kırkı çıkmadan lohusa ziyaret edilmezmiş. Doğum yapan kadının kanaması vardır ve yorgundur. Dolayısıyla ilk 40 gün dinlenmesine, yalnız kalmasına izin vermek ince bir düşünce. Ama günümüzde bebeği doğar doğmaz görmek adet olmuş. Bırakın evde ziyareti, hemen hastaneye doluşuveriyoruz. Gitmesek de ayıp oluyor. Ama eve gelmek isteyen misafir umduğunu değil, bulduğunu yer. O nedenle misafir kabul etseniz bile mümkün mertebe gecelik-sabahlık ikilisi ile oturun. Bu şekilde misafire yorgun olduğunuz ve dinlenmek istediğiniz mesajını verebilirsiniz. Gecelikle duramıyorsanız bile kendinizi yorgun hissedince müsaade isteyip, odanıza çekilin. Lohusa olduğunuz için kimse kusurunuza bakmayacaktır, çekinmeyin. 
  • Anne-baba-bebek ve diğer aile bireylerinin birbirlerine alışma dönemine İngilizce'de "babymoon" diyorlarmış. Tıpkı balayı gibi tarafların birbirlerini tanıma dönemi olduğu için bu isim verilmiş. Dolayısıyla tıpkı balayında olduğu gibi, bu dönemin de mahremiyet sınırları içerisinde sayılması ve aile bireylerinin olabildiğince yalnız bırakılmaya çalışılması çok önemli bence. Böylece aile bireylerine birbirlerini keşfetme ve bibirleriyle tanışma anları için baş başa zaman tanınmış olur. Bebeğin gelmesinden önceki dönemde olduğu kadar sakinlik ve huzur ortamı yaratabilirseniz, bebeğin yeni hayatı da rahimdeki hayatına benzeyeceğinden, yeni hayatına alışması daha kolay olacaktır. Yenidoğan bebeği misafirin kucaklamaması da bence oldukça önemli. Zaten anne içgüdüsel olarak bebeğini kimsenin kucağına vermek istemez. Ama günümüz dünyasında "aşırı sahiplenici" damgası yiyor hemen. Oysa içgüdüler yanılmaz. Öncelikle yenidoğan mikrop kapmaya açıktır, oysa özellikle doğum esnasında annesinden aldığı bakterilere karşı bağışıklığı vardır, dolayısıyla annesinden ve aile bireylerinden başka birilerinin kucağına gitmek onu hastalığa açık hale getirir. Ayrıca yenidoğan bebeklerin ailesi ile geçirdiği bu uyum döneminde aile bireylerinin kokusuna ve dokunuşuna alışmaya ve yeni çevrelerine uyum sağlamaya ihtiyaçları varken, yabancıların kucaklamaması çok daha iyi olacaktır.

  • Kimi insan gecelikle durmayı sever. Kendinize çok şık gecelik-sabahlık takımları alıp gününüzü böyle geçirebilirsiniz. Ama eğer gecelikle dolaşmaktan hoşlanmıyorsanız, üstünüzü değiştirmeye de zaman ayırın ki depresif bir ruh haline girmeyesiniz. İnsanın üstündeki kıyafet, ruh halini kesinlikle etkiliyor. 
  • Bebek uyudukça siz de uyuyun, uyuyamıyorsanız bile dinlenin, mümkünse uyuklamayı/şekerlemeyi öğrenin. Ben gecede kesintisiz 10 saat uyuyamazsam, uykumu almamış sayardım kendimi. Kızım sağ olsun alıştırdı, artık gece uykularımın bölünmesi beni hiç zorlamıyor. Gündüz kısa kestirmelerle telafi edebiliyorum fiziksel açığımı. Zamanla öğreniliyor, alışılıyor. Mümkün olduğu zamanlarda bebeğin yanında uyumayın. Bebeği güvendiğiniz birine emanet edip, ayrı bir odada yattığınızda daha derin uyuduğunuzu fark edeceksiniz. Hormonal bir durum bu. Annenin bütün alıcıları bebeğin kıpırtılarına karşı duyarlı oluyor. Kızımın 10 defa uyandığı gecenin sabahında eşimin "Kızımız bu gece ne de güzel uyudu, hiç de uyanmadı" demişliği vardır. Zira anne bebeğin uyandığını en derin uykusunda bile fark edip, olaya müdahale edebiliyor. İnsanlığın varlığı açısından hoş bir durum elbette ama uykunuzu almak istediğinizde bebeğinizden uzakta olmanızda ve bebeğinizin güvenli ellerde olduğunu bilmenizde fayda var.
  • Eğer büyük çocuklarınız varsa, lohusalık döneminiz boyunca onlara bakacak birilerini ayarlayın. Sizin dinlenmeye ihtiyacınız var. Çocuklarınıza yemek pişirecek, onları oyalayacak ve dışarı çıkartacak birileri varsa dinlenmek için daha çok vakit bulabilirsiniz.
  • Ev işleri için de yardım istemekten çekinmeyin. "Senin için yapabileceğim bir şey var mı?" diye soran kişileri geri çevirmeyin. Mercimek çorbası pişirmek, mutfağın yerlerini paspaslamak, temiz çamaşırları asmak, bir iki parça ütü yapmak gibi şeyler isteyebilirsiniz. Ayıp olmaz, hatta karşınızdaki kişi ile aranızda özel bir bağ oluşmasına bile neden olur. Herkes yardım etmeye istekli ama kimse yardım almak istemiyor günümüz dünyasında. Lohusalıkta çekinmeyin, yardım alın, sosyal ağlarınızı bu şekilde güçlendirin. Sosyal ağlarınız güçlendikçe bir kadın ve anne olarak kendinizi daha güçlü hissedeceksiniz. Yemek getiren, çamaşır yıkayan, sizin için alışveriş yapan, evinizi temizleyen ve sadece bunları yapmak için uğrayıp, sonra da sizi bebeğinizle baş başa bırakan eş, dost, akraba candır; unutulmaz, hakkı ödenmez. Böylesini bulursanız, kaçırmayın.
  • Sağlık hizmeti bakımı alın. Bulunduğunuz bölgede kayropıraktır (chiropracter) varsa onlara başvurup lohusalıkta yardımcı olup olmadıklarını sorabilirsiniz. Masaj yaptırabilirsiniz. Kanamanız kesildikten sonra hamama gidebilirsiniz. Lohusalık sendromu ya da depresyon gibi duygu durum bozuklukları yaşıyorsanız kesinlikle gecikmeden yardım alın, geçecek diye beklemeyin ya da yaşadıklarınızı "normal" kabul etmeyin. Günlük bakımlarınızı da ihmal etmeyin. Saçınızı tarayıp toplamak, hafif bir makyaj yapmak, duş almak kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Anne olduktan sonra günlük bakımıma daha az zaman ayırabildiğim için bakım süremi nasıl kısalttığımı ve cilt bakımımı artık nasıl yaptığımı da bir yazımda yazmıştım: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2012/10/bir-anne-cilt-bakmna-zaman-ayrabilir-mi.html. Duş almak için de zaman bulamıyorsanız, bebeğinizi sling yardımı ile kendinize bağlayıp ya da duşun içine bir tabure koyup bebeğinizi kucağınıza alarak birlikte duş almayı deneyebilirsiniz.

  • Emzirme konusunda yeterince bilgi edinin. Yeni doğmuş bir bebek her istediği sürece emzirilmelidir. Sütünüz ancak böyle artar. "Sütün az", "Bebek kilo almıyor" gibi psikolojik baskılara maruz kalacaksınız. Süt arttırma yöntemlerini ve vücudun nasıl süt ürettiğini öğrenin (Benim tavsiyem Bebek Yapım, Bakım, Onarım blog'unda yazan Tomris Hanım'ın seri halindeki Emzirme Notları olacak: http://bebekyapimbakimonarim.blogspot.com.tr/2013/10/tomrisin-emzirme-notlar-18-gece.html. Kendisi ayrıca aynı isimli Facebook grubunda da sorulan soruları cevaplıyor. Bu konuda bulunmaz bir bilgi ve tecrübe kaynağı kendisi). Benim de bu konuda kısacık bir yazım var: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2010/03/anne-sutu-nasl-arttrlr.html
  • Medya ile iletişiminizi sınırlayın. Lohusalık sürecinde anne hormonlarının etkisinde ve çok hassas oluyor. Hamilelik hormonları hızla azalırken, bu sefer de süt salgılamasını destekleyen hormonlar çalışmaya başlıyor. Bu değişiklikler de anneyi hassaslaştırıyor, her an ağlamaya hazır hale getiriyor. O nedenle haberleri seyrederken, gazete okurken, twitter takip ederken dikkatli olun. Bana sorarsanız en azından ilk 40 gün dünyadan kopun. Hatta bu durum o kadar hoşunuza gidebilir ki haber diyetine girmeyi tercih edebilirsiniz. Ben ilk doğumumdan bu yana yani 5 senedir gazete okumuyorum, televizyon seyretmiyorum ve hayret verici şekilde çevremdeki pek çok kişiden daha haberdarım pek çok konuda. Gerekli haber, zaten gelip sizi buluyor inanın. Haber/medya diyetine bir girin, sonucuna kendiniz de şaşırabilirsiniz. En azından travmatik haberlerden uzak durun, sınırlarınızı ve sizi neyin daha huzurlu hissettirdiğini bilin. (Doğumdan sonra medyadan uzak bir yaşam tercih eden bir diğer anne için bkz: http://basitbiryasam.blogspot.com.tr/2012/06/haberler.html)
  • Hele ki özellikle çalışan bir kadınsanız 7/24 bebekle ilgilenmek kendinizi izole hissetmenize neden olabilir. Lohusalık dönemimde "Ben de ana haber bülteni izlemek istiyorum, ben de uluslararası siyaset tartışmak istiyorum" diye bağıra bağıra ağlamışlığım vardır :) Bu bir dönem ve hayat hep böyle sürüp gitmeyecek ve hatta inandırıcı gelmese bile lohusalık döneminizi, hayatın o yavaş akışını ve yenidoğan bebek kokusunu çok özleyeceğiniz günler olacak. Bu dönem geçene kadar çevrenizden destek isteyin. Ailenizden, arkadaşlarınızdan, komşularınızdan, ruh sağlığı uzmanlarından vs vs. Fiziksel desteğe ihtiyacınız olduğu kadar psikolojik desteğe de ihtiyacınız olduğunu söylemekten çekinmeyin. Bazen bir dostla içilen sıcak bir çay tüm dertlerinize derman olabilir.
  • Günlük ev işlerini parça parça yapın. Tüm ütüyü birden bitirmeseniz de olur. Sofrayı toplamasanız da olur. Ev dağınık kalsa da olur. Bu geçici bir dönem. Bebeğinizle bu dönemde kuracağınız bağ her şeyden değerli. O nedenle eşinizle de konuşup, anlaşın. Ev işlerini olabildiğince askıya alın. Misal yemek yapmak için vaktiniz azalıyor diye bebeğinizi uyumaya zorladıkça bebek sizdeki gerginliği hissedip, uyumaya direnecektir. Bu durumda, siz, daha da gerileceksiniz ve olay kısır döngüye girecek. Oysa "Aman bu akşam da lahmacun söyleriz" deyip, bebeğinize sakin ve güler yüzle yaklaşırsanız, onunla birlikte olduğunuz anın tadını çıkarırsanız, bebeğiniz daha kısa zamanda uyuyacaktır. Eğer şanslı biriyseniz en azından ilk 3 ay için ev hayatınızın düzgün şekilde işlemesini devam ettirmek adına tüm işleri üstlenecek birini bulmak en kolayıdır. Baba ya da anneanne uygunsa tüm işi üstlenebilir. Ya da ücret karşılığı biriyle sadece ev işi yapması konusunda anlaşabilirsiniz. En azından doğumdan sonraki iki hafta için, hiç ev işi yapmayacak şekilde kendinizi ayarlayabilirsiniz hem yorgunluğun önüne geçersiniz hem de doğum sonrası fiziksel ve psikolojik nekahet (iyileşme) dönemini hızlandırmış olursunuz.
Bebeğinizin bakıma, rehberliğe ve sevgiye ihtiyacı var. Tüm bu ihtiyaçları karşılayabilmek adına sizin de dinlenmiş, sakin, huzurlu, stressiz bir dönem geçirmeye ihtiyacınız var. Bunları mümkün kılacak ortamı hazırlamak adına planlarınızı önceden yaparsanız, nispeten daha rahat ve oldukça keyifli ve ileride mutlulukla hatırlayacağınız bir lohusalık dönemi geçirebilirsiniz.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Evdeki Malzemelerle Gülsuyu Nasıl Yapılır (Distilizasyon-Damıtma)?

Ev yapımı damıtma :)

Ben ilk defa geçen sene evde gülsuyu yapmaya karar verdim. En hızlı cilt bakımında maden suyu ile birlikte gülsuyu kullanıyorum ve çok işe yarıyor: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2012/10/bir-anne-cilt-bakmna-zaman-ayrabilir-mi.html


Bizim pazarlarda gül goncaları satılmaya başlıyor Mayıs ortasında. Mayıs-Haziran aylarında Isparta'da gül hasadı ile birlikte gül turları da yapılıyor.
Ama piyasada satılan gülsularının çoğunun içinde sadece su ve gülsuyu esansı var, gerçek gülsuyu hele hele gülyağı barındıran gülsuyu bulmak çok zor ve özellikle gül yağı son derece pahalı (1 kilo gülyağı için 2.000 adet güle ihtiyaç varmış). Kendi yaptığım gülsuyu bana bir sene yetti, etkisinden de memnun kaldım.


Gülsuyu elde edebilemem için gül goncalarını damıtma işleminden geçirmem gerekiyordu. Ev yapımı damıtma (distilizasyon) makineleri var aslında. Diğer çiçeklerin kokusunu başarılı bir şekilde damıtabilen varsa, ben de alacağım o makinelerden. Ama henüz ev yapımı alkol  damıtanlar haricinde çiçek kokusu damıtan görmedim. Eğer bu konuda tecrübesi olan varsa, paylaşırsa çok sevinirim.


Ben de tencerede kaynatmak suretiyle damıtmaya karar verdim. Google'da biraz inceleme yaptıktan sonra işe koyuldum:


Öncelikle geniş ve derin bir tencere buldum. Tencerenin içine kiremit koyun deniyordu ben bir güveç kabı kafa aşağı koydum.


Kafa aşağı duran güveç kabın üzerine bir kase koydum. Kaseye gelmeyecek kadar su doldurdum ve goncaları suyun içine koydum.




Eğer kaplar hafif gelir de kaynarken hareket ederlerse, üstteki kabın içine ağırlık yapması için temiz taş konulabilir.



Sonra tencerenin ağzını boşluk kalmayacak şekilde kapatacak bir kapağı, kafa aşağı olacak şekilde kapattım. Öyle ki tencere kapağının tutacak yeri üstteki kasenin içine girdi. Böylece tencere içindeki su kaynayıp tencere kapağına vurduğunda, sıvı hale dönüşen buhar, kapağın dış bükey olmasının etkisiyle önce tencere kapağının kulpuna, oradan da üstteki kasenin içine doluyor.


Kaynamanın etkisiyle oluşan su buharının suya dönüşmesini hızlandırmak ve fazlalaştırmak için tencere kapağının üstüne de buz koydum.


Bu şekilde goncaları haşlarken üstteki kapta biriken su, gülyağı içeren su oluyor.


Altta kalan haşlama suyunu da ayrı bir kaba döktüm. Hem gülyağı içeren buhardan elde edilmiş suyu, hem de haşlama suyunu kullandım. Gülyağı içeren damıtılmış su elbette daha yoğun kokuyor ve asıl etkili olan da o zaten. 

Damıtma işlemi biraz uzun sürüyor. Uzun süre kısık ateşte durması gerekiyor tencerenin. Yılda bir sefer zararı olmaz diye düşündüm, ama keşke bir kuzinem olsaydı, o zaman çok daha eğlenceli olurdu sanırım.

"Gül ile meşgul olan, gül kokar." Mevlâna

Sağdaki uzun şişede gülsuyunun haşlama suyu, soldaki kısa şişede ise damıtma yoluyla elde edilen gülsuyu var.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Çocukla Birlikte Yapılabilecek Kurabiye Tarifi - Tarçınlı Kurabiye


Kurabiyenin içinde şeker olduğundan 1 yaşından sonra ve hatta olabildiğince geç bir yaşta şeker yemeye başladıktan sonra hem el göz koordinasyonu, hem matematik dersi için ölçü becerileri, hem çocukla birlikte eğlenceli zaman geçirmek, hem de çocuğun "Ben yaptım" diye sunabileceği bir şey ortaya çıkarıp özgüvenini geliştirmesi ve sevdiklerine hediye götürerek paylaşmayı öğrenmesi açısından bu pratik ve un kurabiyesi tatındaki lezzetli kurabiyeyi öneriyorum.

İçindekiler: (Her zamanki gibi göz kararı yapıtım ben ama havalı olsun diye ölçülü yazıyorum)
  • Tereyağı ................... 100 gr (50 gr tereyağı, 50 gr zeytinyağı da olabilir)
  • Şeker ........................ 1/2 su bardağı
  • Yumurta .................... 1 adet
  • Tarçın ........................ 1 tatlı kaşığı
  • Vanilya ...................... 1/2 tatlı kaşığı (Ben evde yaptığımız sıvı vanilyadan kullandım ama 1/2 paket toz vanilya özütü de olabilir)
  • Karbonat ................... 1 çay kaşığı (Paket kullanıyorsanız 1/2 paket kabartma tozu adı altında karbonat da olabilir)
  • Un ........................... 2 su bardağı (Ben sarı un kullanıyorum. Hamur oyun hamuru kıvamına gelip, elinize yapışmayacak hal alıncaya kadar un ekleyebilirsiniz)

Üstüne serpmek için:
  • Pudra şekeri ............... 1 tatlı kaşığı
  • Tarçın ......................... 1 çay kaşığı

Tarif:
  • Şeker ve yumurtayı iyice karıştırın. Tereyağını ekleyip eriyinceye kadar karıştırın.
  • Tarçını ve vanilyayı ekleyin.
  • Unu eleyip içine kabartma tozu ekleyerek karıştırın.
  • Sıvı karışımın içine unu yavaş yavaş, yedire yedire ekleyin.
  • Hamuru açıp istediğiniz şekilde kurabiyeler yapın. Biz, kızımın hamur kalıplarını kullandık.
Kontes'in eli değince daha "leziz" oluyormuş kurabiyeler :)

  • Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 20-25 dk pişirin.
Kurabiyelerimiz çiğken

  • Kurabiyeler sıcakken tarçın ve pudra şekeri karışımına bulayın.
Piştikten sonra, dumanı üstünde


Afiyet olsun!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Facebook Share

Instagram

Instagram

Twitt'le

Share it

Translate

E-posta Yoluyla Takip Etmek İçin:

İstatistiklerim


View My Stats