Günlük hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2018 Salı

Ünvansız Lider - Robin Sharma (Çocuklarıma Öğütler)

Pegasus Yayınları, 1. Baskı, 2010, Çevirmen: Filiz Gülerkaya


  • Rahibe Teresa "Herkes kapısının önünü süpürseydi bütün dünya tertemiz olurdu." (Başkasını eleştirme, yargılama... Sen kendinle savaş, sen değişirsen dünya değişir)
  • Herkesin takım arkadaşlarına (aile de bir takımdır) ilham vermesi gerekir. Herkesin pozitif olması gerekir. Herkesin sonuçların sorumluluğunu üstelenmesi gerekir. Yönetim kadrosunda, ileri görüşlü olan ve tekneyi yönlendiren ve neticelerin nihai sorumluluğunu üstlenen insanlara ihtiyacımız var. Ama hakikaten seçkin bir kurum inşa edebilmek için orada çalışan herkesin liderlik etmesi gerekir.
  • Para özgürlük getirir. Stresini azaltır. Sevdiklerine daha iyi bakmanı sağlar.
  • Ortalama yaşam süresi sadece 960 ay yani 29.000 gündür.
  • Liderler, hata yapılması istenmeyen işleri yapan kişilerdir. Yapmaktan hoşlanmasalar bile... Kolay ve eğlenceli işler dururken, önemli ve doğru olduğunu düşündükleri işleri yapma disiplinine sahiptirler.
  • Tekrarlama, oldukça güçlü bir öğrenme tekniğidir. 
  • Ben Franklin: "Öldüğünde uyumak için yeterince zamanın olacak." (Anneanneme "yoruldum" dediğimde, "öldüğünde dinlenirsin kızım" derdi. Yoruluyorsan hayattasın demektir, yorulmaya devam...)
  • Başarı, zamanla kazan ve planlayabileceğinin ötesinde getiriler sağlayan küçük günlük disiplinler vasıtasıyla oluşur. Başarısızlıklar ise zamanla felakete dönüşen günlük savsaklamalardan meydana gelir. Büyük düşün ama küçük başla ve hemen başla; anahtar budur.
  • Alber Einstein "Muhteşem zekalar daima sıradan beyinlerin şiddetli muhalefeti ile karşılaşmışlardır."
  • İçinde yaşadığımız bu göz alıcı dünyada herkes kendi iç dünyasında ve işinde lider olabilir. İçinde bulunduğumuz dönem, insanlık tarihinde her birimizin bu fırsata sahip olduğu tek dönemdir. Çünkü sosyal yaşamın ve iş yaşamının çok sayıda geleneği dejenere olmuş durumda. Bu nedenle liderlik demokratikleştiriliyor. Herkes artık liderlik sergileyebilir. Bu, tanık olmak için heyecan verici bir durum. İnsanlar, içindeki doğal güçleri ortaya çıkarıyor ve varlıklarını daha üst bir seviyeye taşıyorlar. İş dünyasında bulunmak için şaşırtıcı bir zaman bu.
  • Sıradan olma, yaratıcı ol ve yenilen. Bulduğun her şeyi eskisinden daha iyi bir halde bırak. Bugünü dünden daha iyi bir hale getir. Düşün: "Üretkenliğimi nasıl koruyabilirim?", "İşimi daha hızlı nasıl yapabilirim?", "Müşterilerimi kendime nasıl hayran bırakabilirim?" (Çocuklarına bakan bir ebeveyn ya da profesyonel bir işte çalışmayan bir ev kadını/erkeği olabilirsin ya da aile desteği ile yaşayan bir öğrenci olabilirsin. Bu soruları sormaya devam et, müşteri kelimesi yerine çocuklarımı/eşimi/ailemi/arkadaşlarımı kelimelerini koyabilirsin. İçinde bulunduğun her toplumda doldurulamayacak bir yerin olsun.)
  • Yaptığın işte usta ol. Steve Martin "İnsanların sizi görmezden gelemeyeceği kadar iyi olun." Beklentilerin üzerinde iş yapılması gereken alanlarda daha az rekabet olur. Yaptığın işte, dünyanın en iyisi ol.
  • İnançlar, kişisel gerçeklerimiz haline gelene kadar sürekli tekrarladığımız düşüncelerimizdir. Her inanç, kaçınılmaz olarak, kendi kendini doğrulayan bir kehanete dönüşür. Çünkü inançlarımız, davranışlarımızı belirler.
  • Yaşamımızı doldurduğumuz, dikkatimizi dağıtan şeyler gibi engelleri yok et (Televizyon izleme, dedikoduya zaman ayırma; kendini geliştirmeye odaklan)
  • İnsanlar, çevrelerindeki insanlar bunları onlara zorla öğrettikleri için kendilerini "önemsiz" ve "dehadan yoksun" olarak algılamaya başlarlar. Asla kendini algıladığın biçimle uyumsuz bir davranış sergilemeyeceksin. Ve işte bu düşünce performansının sonuçlarını belirleyecek. (Çocuklarını etiketlerken bir daha düşün)
  • Birçok çalışma, bir konuda usta olmanın (sanatçılar, sporcular, bilim adamları için) 10.000 saat sürdüğünü ortaya koymuştur. Ulaşabilecekleri noktayı ise etkinliklerinin yoğunluğu belirlemektedir. Konsantrasyonla zamanın evliliğinden ustalık doğar. Uyuma, yemek yeme, arkadaşlarla vakit geçirme ve diğer günlük ihtiyaçlarımız için harcadığımız zaman da göz önüne alındığında 10.000 saat 10 yıla denk gelir.
  • Ustalık zaman, sabır ve çaba gerektirir. İçimizden çok azı buna sadık kalabiliyor.
  • Erteleme, korkunun bir başka biçimidir.
  • hepimizin içinde aynı kapasite var. Sadece azımız bunların farkındalığına ve onları geliştirecek disipline sahibiz. İnsan yeteneğinin üzücü bir ziyanı...
  • Kendin ol. Gerçek biri ol. Değerlerine sadık kal. Dürüst ol. Güvenilir ol. Tutarlı ol. İçten ve samimi ol. Dr. Seuss " Her kimsen o ol ve ne hissediyorsan onu söyle. Çünkü seni ciddiye alanlar için çok fark edecek, almayanlar için zaten fark etmeyecektir."
  • Yücelme tutkun, başkalarının içindeki yücelme özlemine dokunsun. (İlham verici ve motive edici ol)
  • İyi liderler başarılarını kazandıklarına göre değil, başkalarına kazandırdıklarına göre değerlendirirler. Bu durum onları başkalarının gözünde özel yapmakla kalmaz, aynı zamanda memnuniyet ve mutluluk hissiyle doldurur. çünkü hayatlarını anlamlı bir sebebin peşinde, iyi bir şekilde geçirdiklerini bilirler.
  • Cesur ol. Cüretkar ol, risk al. Dayanıklı ve inatçı ol. Tutkulu bir bağlılık göster. Herkes kahraman olmak ister. Ama çoğu insan, eylemi daha iyi hale getirmek için ya da daha fazla eylem için fikir ayrılığı çıkarıp da halihazırdaki işleyişi bozmak istemez. Tenkit, gelişimden korkan insanların, değişimden kendilerini korumak için kullandıkları bir çeşit savunma metodudur.
  • Yapabileceğin farklılığa olan güvenin ve etmen gereken liderliğe olan inancın, korkularından daha ağır basacak (Okulsuz geçen günlerini düşündükçe, aklına ben geldiğimde, bu sözleri hatırla)
  • Her zaman ahlaklı olur, değerlerin konusunda tutarlı ol ve itibarını koru.
  • Çarşafını ne kadar düzenli serersen, yatağında o kadar rahat uyursun. Bir şeyi yapma tarzın, yapacağın işlerin nasıl olacağına dair ipucu verir.
  • "Para, nüfuz ve makam; zeka, dürüstlük, enerji ve azimle kıyaslandığında birer hiçtir." (Babam ve annem, 40 yaşlarından sonra kendilerine yeni bir hayat kurdular diye aklına geldiğinde bu sözleri düşün. Her zaman baştan başlayabilirsin, ihtiyacın olan her şey senin içinde)
  • Zengin olmayabiliriz ama zengin bir hayatımız var.
  • Ünlü ip cambazı Karl Wallenda "Hayat, ipin üzerindeyken yaşanır. Kalan ise sadece beklemektir." (Bekleyerek ömrünü tüketme. Yaşam, konfor alanının bittiği yerde başlar)
  • Yarış arabası sürücüsü Mario Andretti "Eğer her şey kontrol altında ise yavaşlarsın." (Kendini hayatın akışına bırak.)
  • Dürüst ol. Çıplak gerçekleri anlatırsan sana duyulan güven ve saygı artar. Karşındaki kişi duyduklarından hoşlanmayacak bile olsa dürüstçe konuşmalısın. Doğru sözlü olmakla kaba olmak arasında fark vardır. Saygılı bir şekilde söylediğin sürece her istediğini söyleyebilirsin. (Ağzından çıkanları 3 süzgeçten geçir: Doğru mu? Nazik mi? Gerekli mi? Doğru bir sözü, nazikçe söylemen gerekir ama söylemene gerek yoksa, hiç söyleme daha iyi)
  • Herkesle "yoğun" bir iletişim kurmalısın. Başkalarının nasıl hissettiklerini dinlemelisin. Böylece problemler derinleşmez, yanlış anlaşılmalar büyümez. İnsanlar gerçekten onlarla ve onların kaygılarıyla ilgilendiğini hissederler.
  • İlişkilerinin derinliği, liderliğinin gücünü arttırır.
  • Dedikodu yapma. Şikayet etme. Kınama, yargılama. Asla küfür etme.
  • Ne ile ilgili konuştuğuna dikkat et. Çünkü bir şey hakkında konuşmak, onunla ilgili algını yükseltir, çünkü dikkatini ve enerjini ona verirsin.
  • Hedefine sadık kal, hedefini öncele, en iyisine odaklan ve gerisini boş ver.
  • Liderlik kaynaklarını israf etme: Zaman, yetenek ve enerji. Daha az ama daha iyi şeyler yap.
  • Telefonlar, e-postalar gibi gün içindeki kesintiler yüzünden akşam olunca çok meşgul olduğunu ama pek de bir şey yapmadığını hissedip mahçup oluyorsan bu tür engellere karşı uyanık ol. Sonuçların %80'i faaliyetlerinin %20'sinden gelir. Bu bir kaç faaliyette çok çok iyi olur.
  • Şarkıcı Joan Baez "Hareket, umutsuzluğun panzehiridir." (Durma, ne olursa olsun devam et)
  • Cesaretlendirici ve onurlandırıcı kelimeler kullan, karşındakinin değerine saygısızlık etme (Çocuklarla ve kendinden zayıflarla konuşurken özellikle dikkatli ol). Karşındakini alkışla ve cesaretlendir. Takdir et, destekleyici ol.
  • Winston Churchill "Onur ve sağduyun (vicdanın) dışında hiçbir şeye asla teslim olma"
  • Çöküşler sadece senin, beklemekte olan ödülleri almaya hazır olup olmadığını gösteren sınavlardan başka bir şey değildir"
  • Theodore Roosevelt "Başarının içeriğindeki en önemli ve biricik malzeme, insanlarla nasıl geçineceğini iyi bilmektir."
  • Tüm yapman gereken, insanlara karşı elinden geldiğince iyi davranmak ve dikkate değer bir şekilde insanlara yardımcı olmak. Kişisel başarı, peşinden gelecektir.
  • İnsanları ve onlarla olan ilişkilerini öncelikli sıraya koymalısın. Tıpkı bahçe yapar gibi, çok fazla çaba ve sabır gerektirir. Çiçeklerin sulanması gibi senin de sürekli olarak insanlarla aranızdaki bağları sağlam tutmaya çalışman gerekiyor.
  • Başarılı olmak istiyorsan, başkalarının başarılı olmasına katıda bulunmalısın.
  • İş, bir çeşit sohbetten başka bir şey değildir. Çalışanlar arasındaki bağlantılar beslenmezse sohbet sona erer ve iş başarısız olur. (Aile ilişkileri için de aynısı geçerlidir)
  • Karşılıklılık esası kuralı, insan ilişkilerini yönlendiren en önemli ilkelerden biridir. Diğerlerine içtenlikle yardım ettiğin zaman, onlar da sana yardım etmek için ellerinden geleni yaparlar.
  • Başkalarının başarılı olmasını sağla ki onlar da seni başarılı yapsın. Fakat biri sana elini uzatmadan önce, onun yüreğine dokunmalısın.
  • Neye ulaşmak istiyorsan, onu daha çok ver. Daha fazla destek bekliyorsan, daha fazla destek ver. Daha fazla takdir bekliyorsan, daha fazla takdir et. Saygı görmek istiyorsan öncelikle senin saygı göstermen gerekir. Vermek, alma sürecini başlatır.
  • En büyük amaç, hedefine ulaşman için yardımına ihtiyaç duyacağın insanlardır, hayalin ne kadar büyükse takımın o kadar önemlidir (Ömür boyu birlikte olacağın takımın ise ailendir)
  • Isaac Newton "Başkalarından daha iyi görebiliyorsam bunun sebebi devlerin omuzlarında oturuyor olmamdır."
  • İnsanlar hoşlandıkları insanla iş yaparlar. İnsanlar güvendikleri insanla iş yaparlar. İnsanlar özel olduklarını düşündükleri insanlarla iş yaparlar. Onlara çok önemli olduklarını hissettirecek şekilde davran.
  • Yardımsever ol.
  • Derinden dinle. Seninle konuşurken, senin ne söylediğini, ağzından çıkacak bir sonraki cümlenin ne olduğunu gerçekten merakla dinlediği için sanki etraflarındaki dünyanın durduğunu hissettiren kaç insan tanıyorsun? Bir insanı, onu çok iyi bir şekilde dinleyerek gerçekten onurlandırabilirsin.
  • Ağ kur. İlişkilerini temiz ve güçlü tut. Müşterilerin arasında ağ kur, çalışma arkadaşlarının bağlantısını sağla.
  • Eğlendir. İş yaparken eğlenmek, üretkenliği arttırır. Eğlenmek, işbirliği yapma isteğini arttırır. 
  • Terbiyeli ol. Herkese karşı muhteşem derecede kibar ol. Seninle karşılaşan herkesi, onları bulduğundan daha iyi, daha mutlu hissettirerek bırak.
  • Hayatta kazanmanı sağlayacak gerçek unsur, insanlardır
  • Sağlığını koru. Kendi içinde enerji hissetmiyorsan başka insanlara da enerji veremezsin. Kendini iyi hissetmiyorsan, başkalarının da kendilerini iyi hissetmelerini sağlayamazsın. Başarı, enerjik olanlarındır. Sağlıklı ve enerjik olursan, yeni yetenekler edinip daha eğlenceli işler yapabilirsin, kendini daha iyi hisseder ve daha fazla macera yaşayabilirsin.
  • Daha çok masaj yaptır. Sağlığın ve enerji seviyen artar. Ve kendini daha mutlu hissedersin.
  • Bedenini hareket ettir. Her gün bedensel çalışmalar yapmak beyin fonksiyonlarını ve enerjini arttırır, stresle daha etkili baş etmene ve oyunda daha uzun süre kalmana yardımcı olacaktır. (Ebeveynlik yapmak için de aynısı geçerlidir. Bebeğim küçük diye hareketten vaz geçme)
  • İyi beslen. Yediğin şeyler performansını etkiler. Liderliğin diyetinden etkilenir. Bir kazanan gibi beslenerek ruhsal durumunu zirvede tutar ve olumlu kalırsın. Ayrıca unutma ki, daha az yemek yiyerek daha iyi çalışırsın.
  • Her sabah saat 5'te kalkmaya karar vermenin bile kendine olan güvenin, gününü kontrol altına alma yeteneğin ve her şeyden önce sağlığın üzerinde şahane etkileri olur.
  • Güne nasıl başladığın, gününü ne kadar iyi geçireceğini belirler.
  • Gerçek doğanı çocukken tanırsın. Gerçekten çok genç olduğun zamanlarda, toplum, hayallerini reddetmeni, içindeki dehanın gelişimini ve tutkularının sesini bastırmanı sana henüz öğretmemiştir. O zamanlar riske girmekten, yeni şeyler öğrenmekten, her neysen o olmaktan korkmazsın. Hayatının, onu büyük değişiklikler yapman, dünyada izini bırakman ve onu tıpkı bir macera gibi harikulade yaşaman için yaptığı çağrıya henüz kulaklarını kapatmamışsındır. Fakat büyüdüğünde korkunç bir şey olur. Dünya, üzerinde işini yapmaya başlar. Ailenin programlamaları, arkadaşların ve toplum, içindeki mükemmelliği susturmaya başlar. Ayak takımının mesajları sana orijinal olmamayı, öngörünü bulanıklaştırmayı, hayatını küçük biri olarak yaşamayı öğretir. Mükemmelliğini güvensizlik, şüphe ve korku katmanları altına gömdürürler. Mükemmel olarak doğdun, bu gerçeğe sahip çık!!!
  • Zengin insanlar sadece çok fazla paraya sahipler. Aslında düşündüğünde fakir olduklarını anlayabilirsin. Fakirlik sadece para sıkıntısı yaşamak demek değildir. Herhangi bir şeyin yokluğunu yaşamaktır. Ve birçok varlıklı insan kendine saygı duymama, kendilerini iyi hissetmeme ve hayatlarını dolduramama sıkıntısı içindedir.
  • Olumlu, inanç dolu ve içten ol. Liderliğin en büyük bölümü, insanların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak ve insanlara, gerçekte muhteşem olduklarını hatırlatmaktır; hissettirmektir.
  • Şükret. Minnettarlık korkunun panzehiridir. Endişe ve şükran, aynı odada yaşayamaz.
  • Eğer korku ve şüphe doluysan, geliştirmek için değil, hayatta kalmak için çalışırsın.
  • İnsanların düşüncelerinin çoğu gerçek düşünceler değillerdir. Bunlar çoğunlukla çocukluklarından beri defalarca açıklanmış düşünceleri tekrar dile getirmekten başka bir şey değildirler.
  • Olumlu düşün. Efsanevi spor yıldızları, nasıl düşündüklerinin ne kadar önemli olduğunu anlamışlardır. Düşüncelerini hatasız olarak kontrol altına alırlar, sadece zafere konsantre olurlar ve sıkıntılara aldırmazlar. Olumsuz düşünürsen? Eğer beraber çalıştığın insanların sana destek olmayacaklarını ve seni yarı yolda bırakacaklarını düşünüyorsan, davranışların da bu düşüncelerin doğrultusunda ortaya çıkacaktır. Sen de kendi içine kapanıp kendini korumaya başlayacaksındır. İş birliği ve takım çalışması olan bir yerde değil, bir ambarda çalışıyor olacaksın. Davranışların yüzünden iş arkadaşların senin soğuk, rekabetçi ve güvenilmez olduğunu düşünmeye başlayacak. Ve sonuç olarak, elbette seni desteklemeyecekler.
  • Gandhi "Başkalarının kirli ayaklarıyla aklımda dolaşmalarına izin vermem"
  • Sadece incinmiş insanlar başkalarını incitirler. Gerçekten sağlıklı insanların içleri, kendilerin duydukları saygı, inanç, ilham, başkalarının içindeki iyiliği görme ve yaptıkları her şeyi muhteşem yapma arzusuyla doludur, bu yüzden başka insanları yıkacak şeyler yapmazlar.
  • Müzik dinle. İlham verici kitaplar oku.
  • Dikkate değer, ilginç insanlarla iletişime geçmek senin de tutkularını harekete geçirir.
  • Doğanın içinde yaşam enerjisi depola.
  • Aklını, vücudunu, ruhunu ve duygularını besle.
  • İçini doldurduğunda işine daha güçlü dönersin, daha yaratıcı ve daha neşeli olursun.
  • Aileni asla ihmal etme. Tek başına kalacaksan başarılı olmanın ne anlamı var? Çok miktarda neşeyi, ailen ve arkadaşlarınla olan ilişkilerinde bulabilirsin.
  • Gurur duyacağın bir işin, tabağında yemeğin, sağlığın ve sevdiklerin varsa; başka bir şeye ihtiyacın yoktur.
  • Ailen tarafından seviliyor ve önemseniyor olma hissi, liderliğin ve kişisel başarıların için güçlü bir hızlandırıcıdır.
  • Yaşam tarzını her gün geliştir. Birinci sınıf yaşa. Hayatın keyfini çıkar.
  • İnsanlığa sağlamak istediğin katkı, yaşamının ve işinin nihai amacıdır. Başarı senin edindiğin bir şey değildir; başarı senin ne verdiğindir.
  • Artık hayatta olmadığında nasıl hatırlanmak istediğini düşün ve o şekilde yaşa.
  • Bugün ve son gününe kadar her günün, kahramanlık imkanları taşıyan bir zeminden başka bir şey değil. Asıl sorun, senin bu fırsatı değerlendirecek cesarete sahip olup olmamandır. Eğer sahipsen iş arkadaşlarının, müşterilerinin ve sevdiklerinin hayatlarına zenginlikler getirirsin. Ve peşinden gelip, hayranlık duyup, ilham alacak olanlar için büyüklüğün insandan anıtını olursun.
  • Henry David Thoreau "Kişi eğer hayalleri doğrultusunda güvenle ilerliyor ve hayal ettiği biçimde yaşamaya çaba gösteriyorsa hiç beklemediği bir başarıya ulaşacaktır."
  • Mükemmelliğin ve olabilirliğin örneği sen ol.
  • Antropolog Margaret Mead "Küçük bir grup düşünceli ve katılımcı vatandaşın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyin."

11 Mart 2014 Salı

Okul Öncesi Çağındaki Çocuğa "Öldürmek" Nasıl Anlatılır?


DİKKAT: Bu yazı içeriğinde vejetaryenler ve hayvan hakları savunucuları için rahatsız edici olabilecek fotoğraflar barındırmaktadır!


Ben kitaplardan okuyarak öğrenen biriyim. Ancak sadece tek yönlü öğrenmenin hayatı eksik deneyimlemek demek olduğunu biraz geç anladım. Bu nedenle kızımı eğitirken kitaplardan daha çok gerçek hayatın kendisinden faydalanmaya çalışıyorum. Yani yaşayarak öğrenmesi için uğraşıyorum. Bu nedenle kızıma herhangi bir şeyi anlatmaktansa, kendisinin deneyimlemesini tercih ettim. 

Kızım da her çocuğun yaşadığı bir hayvan öldürme döneminden geçti. Kendimi, yağmur solucanlarının üzerine çıkıp tepinirken hatırlıyorum (2 yaşımdan sonrasını hatırlıyorum ben). Hayvanlar ölmezdi ya da ikiye bölünseler de hareket etmeye devam ederlerdi, çok şaşırırdım, ilgimi çekerdi. Kuzenlerimi de karıncaları ezerken hatırlıyorum. Hatta kimi insanlardan, çocukluklarında salyangozlara tuz döküp kurutarak veya makasla havada uçan sinekleri keserek öldürdüklerine dair hikayeler de dinledim. Kızım da karıncaları iki parmağı arasında ezip, sonra inceliyordu. Salyangozların kabuğuna parmaklarını sokup hayvanı yakalamaya çalışıyordu. İncelemesine müsaade ettim. "Aaaa ne yapıyorsun sen? Hayvanlar öldürülür mü? Pis o hem, sil çabuk ellerini" filan demedim. 3 yaş civarı ölü bir fare buldu, bulaşıcı hastalık kapmasından korkarak ellemesini istemedim ama incelemesine de engel olmadım. Eline bir dal parçası verdim. Kaskatı kesilmiş hayvanı itti, dürttü, sağa sola döndürdü, merakı tatmin olana kadar inceledi. Ölümü kötü, ölüyü iğrenç görmesini istemedim. Onaylamadığım bir şey yaptığında hep yaptığım gibi önce merakını gidermesini bekleyip, sonra da dikkatini başka bir konuya çekerek dağıttım her seferinde. Sonunda o dönem bitti. 

Bu arada evimizde 1986 doğumlu bir su kaplumbağamız ile 2004 doğumlu bir kedimiz var. 

Nilüfer, nam-ı diğer Niloş


 


Kontes, bahçeye çıkması için Kahya'ya yardımcı olurken :)

Babası da, ben de hayvanları sevdiğimizden, sokak hayvanlarını kendimiz de okşar severiz, kızımızın da okşamasını veya beslemesini de teşvik ederiz. Kızım hayvanlardan korkmaz, iğrenmez. Ben küçükken de balık beslerdim. "Balık çabuk ölüyor, dayanamıyorum, o nedenle beslemem" diyenler beni hep şaşırtıyorlardı. Dünyadaki her şey ölümlüyken, ölecek ve kaybedeceğim diye bir canlıyı sevmekten nasıl vazgeçebilir insan, anlayamazdım. Kızım da bizimle yaşayan, evimizin bir bireyi gibi olan hayvanlarımızın canlı olduklarının ve ölebileceklerinin farkında sanırım, bunu da normal karşılamasını istiyorum. Eğer bizden önce ölürlerse, onların ölümlerinden duyduğum üzüntüyü, yani yasımı kızımdan saklamayacağım; onlara yakışan bir defin merasimi düzenleyeceğim ve onları hala çok sevdiğimi ve özlediğimi de kızımla paylaşacağım.  

Ölümü anlatıp da öldürmekten uzak tutmaya çalışmak da bana gerçekçi gelmiyor. Neticede bir döngü içinde yaşıyoruz, vahşi hayvanlar otçullar, otçullar bitkileri öldürüyor. Ölümden korkmaması ve ölüden tiksinmemesi adına öldürmek fiili ile de barışık olması gerektiğini düşünüyorum. "Çiçekleri koparma ölür" demiyorum. Çiçekler çok güzeller, başımıza taç yapıldıklarında bizi mutlu ederler ve güzelliklerinin hakkını veririz. Evimize hemen her hafta çiçek alırız. Ya da eve aldığımız maydanoz ve dereotunu saksıya koyarız. Onlar da zaman içinde ölür ama ölene kadar hem evimizi renklendirirler hem de yemeklerimize lezzet katarlar. Maydanozu veya karidesi, güzel bir yemek yaparak değerlendirmek onların hayatlarını onurlandırmak demektir. Hem sağlıklı, hem de lezzetli yemekler bizi mutlu eder, güçlü kılar. Bitki veya hayvan formundaki bazı canlıların ölümü, bize hayat, sağlık ve mutluluk verir. Bu nedenle karidesin ölüsü de maydanozun ölüsü gibi iğrenç değildir, mutlulukla yaklaşılması gereken bir şeydir, içimizde iğrenme duygusu uyandırmamalıdır. Bütün bunlar da elbette benim düşüncem. Herkes çocuğunu kendi düşüncesine uygun yetiştirdiğine göre, esasında elinden başkası da gelmeyeceğine göre, benim kızım da benim düşünceme uygun yetişiyor elbette.

 
Hayvanları seviyorum ama aynı zamanda et de yiyorum. Bu nedenle iki yüzlü olmak istemiyorum. Kızıma cüce keçileri sevdirip, sonra da oğlak eti yedireceksem, o etin sevdiği hayvandan elde edildiğini bilmesi lazım diye düşünüyorum. Etin, hamburger olarak satılan bir nesne olduğunu düşünen şehirli çocuklarından olmasını istemiyorum. Kızımla at binmeye gittiğimiz bir gün, 4 yaşındayken, çiftlikte keçi kesiliyordu. Eğer ortamı hemen terk etmezsek, göstermemek için uğraşsam da fark edecek ve göstermek istemediğimizden yola çıkarak kötü bir şeyler olduğunu düşünecekti. Bu nedenle karışmadım. Babası "Etkilenmesin?" dedi ama ben işi oluruna bırakma taraftarıydım. Kendisi keçinin kesildiği bölgeye gitti, kesik keçi başını inceledi, hayvanın derisi çıkartılıp, karın boşluğu boşaltılırken de yanında durdu. Sonra bir süre de kendi kendine, evde oynadığı canlandırma oyunlarında keçi kesicilik oynadı ve benden de deriyi çıkartmak konusunda yardım istedi. Oğlak eti, bulunduğumuz bölgede sıkça yenen bir et, kızım da çok seviyor. Böylece o çok sevdiği etin nasıl elde edildiğini ve bir canlının hayatına mal olduğunu görmüş oldu, ne kadar anladı bilemiyorum elbette... Babası "Etkilenmesin?" demişti ama bizim kıza olan etkisi, akşam şehre inince beni elimden tuttuğu gibi kasaba götürüp "Anne kemikli et (pirzola) alabilir miyiz?" demek oldu. Kıyma yemiyor pek, eti de kemikli seviyor. Son araştırmalar da etin kemiğe yakın bölgelerinin daha faydalı olduğunu ortaya koyuyor. Bana rahatlık olsun diye çocuğu köfte yemesi için yönlendirmemişim iyi ki, kendi seçimi daha sağlıklıymış.


On parmağında on marifet olan Gaziantepli Ahmet Amca, oğlağı yüzerken...

Kızım oğlağın yüzülüşünü izlerken bir yandan da Eros'u seviyor.




Benim dedem Erzurum Pasinler Köy Enstitüsü mezunu bir ilkokul öğretmeni. Çocukları çok seven, kış günü kapısına kadar gelen tavşanları havuçla besleyen, son derece kibar bir insandır. Kurban Bayramı'nda etini kendisi keser, temizler. Avcıdır aynı zaman, tüfeğiyle dağa çıkar avlanır. Vurduklarını eve getirir, küçükleri anneannem temizlerdi, büyükleri kendisi temizler ve yerler. O nedenle birisi bana hain avcı hikayeleri anlattığında çok şaşırırım. Çünkü avcı benim için dedem demektir. Dedem doğayı çok seven, korumak için elinden geleni yapan, hayvanlara karşı çok merhametli, karınca sürüsü görünce yolunu değiştiren bir insandır. Ama et yer ve yediği eti de avlamayı sever. Ve ben dedemin vahşi olduğunu hiç düşünmedim ama doğru vahşiyiz. İnsanoğlunu hayvanlardan farklı bir sınıfa koymuyorum ben. Düşünebiliyor olabiliriz ama sonuçta etobur, vahşi ama evcilleştirilebilir, memeli hayvanlarız. Et yememeyi vicdanî nedenlerle tercih eden insanlar var. Hatta Hindistan gibi ülkelerde 3 nesil hiç et yemeden yaşamış insanlar da var. Ama insanların çoğu et yiyor ve işin acısı, yediği et ile bağlantısı koptuğundan, yediği sosisin fabrika üretimi olduğunu sanıyor, onun da bir canlı olduğunu düşünmeden yiyor. Mesela mangalda kanat yapıyor ama yediği her iki kanadın, bir kuşun canı olduğunu düşünmüyor. Eğer kuş yiyeceksen, o kuşun canlı halini bilmeli ve nasıl yenebilir hale dönüştüğünü de görmelisin ki ona göre tüketmelisin. Aşağıda kızım Ahmet Amca ile Zemzem Teyze'yi ördek, kaz ve hindi yolarken izliyor:



Hayvanları önce kaynar suya sokup çıkarıyorlar ki kanatlar kolay yolunsun. Ama kaz ve ördek suda yüzen hayvanlar olduklarından tüyleri suyu çekmiyor ve dolayısıyla çok zor yolunuyorlar.

Kontes dayanamadı, Zemzem Teyze'ye yardım etmek istedi...

En son ördeğin kesik kafasını eline alıp inceledi eni konu. Hiçbir tiksinme ve korkma emaresi göstermedi. Ayrıca eti çok sevdiği için "Ben büyüyünce kız kasap olacağım" diyor ve ara sıra kasaba gidip, kasabın etleri hazırlayışını izliyoruz. Kasabımız da artık kızımı tanıyor, bir gidişimizde bize böbrek hediye etti, biz de o böbrekle evde anatomi çalıştık (İbni Sina'nın, döneminde yasak olmasına rağmen kadavralar üzerinde çalışmış olduğunu biliyor muydunuz?):

İnsan vücudunu anlatan sesli anatomi oyuncağı ve ortadan ikiye bölünmüş hayvan böbreği.

En üstteki fotoğrafta görünen kitapta doğa ile bağlantısı kesilmiş olan şehirli çocuklarda görülen ve yazarın "doğa eksikliği sendromu" olarak bahsettiği etkilerden bahsediliyor. Çocukları nasıl tekrar doğaya döndürebileceğimize ilişkin fikirler öne sürüyor. Kendi hayatımdan örnek vermem gerekirse bizim ailede, anne tarafımdan doğadaki son çocuk anneannem oluyor. Anneannem soğuk bir dağ köyünde, çıplak ayak çobanlık yapan yetim bir kız çocuğu. Ekiyor, biçiyor, hayvan yetiştiriyor ve kendisini "özgür" hissediyor. Aç kalma korkusu yok, az da olsa babasından miras kalmış bir toprağı var. Kimse elinden alamaz onu. Orada sebze yetiştiriyor. Şehirde kalmak için direnen genç köylülerine hep "Kızım burada hapissiniz. Sinemaya mı, tiyatroya mı, konsere mi gidiyorsunuz? En fazla karşı apartmandaki komşuya çay içmeye gidebiliyorsunuz. Köye gelin. Dağ sizin, bayır sizin. İstediğiniz gibi gezer tozarsınız. Sağlıklı beslenirsiniz. Çocuklarınız araba korkusundan uzak, özgür olurlar." diyordu. Köyünde, kendi evinde öldü. Sevenleri gelene kadar, evinin bir odasında, karnının üstünde bir bıçakla bekledi. Kapısının önünde ateş yakıldı, ateşte su kaynatıldı ve onu sevenler tarafından son defa yıkandı. Cenazesi, kayınvalidesinin yanına, oğlu tarafından indirildi. Şehirde ölseydi, morga kaldırılacaktı. Defin gününe kadar orada bir buzdolabında bekletilecek, sonra bir morg görevlisi tarafından yıkanıp kefenlenecekti...

Sonra annem geliyor. 12 yaşına kadar küçük yerlerde yaşamış. Yabani menekşe tarlalarında aldığı kokuyu hala sayıklar, evinde onlarca menekşe saksısı var ama işte hiçbiri kokmuyor. Karadeniz'de tanıştığı, köylülerden aldıkları mısır ekmeğinin rengini kokusunu tarif etmeye çalışır. Fırından aldıklarımızın hiçbirini beğenmedi henüz. İlkokul 3'ten sonra okutulmamış bir annenin, hukuk mezunu kızı olarak şehri terk etmek istemiyor. Ama dağa bayıra çıktı mı içindeki minik keçi yavrusu harekete geçiyor, ileri derecede kemik erimesi olan o minicik kadın nasıl dik yokuşlara, dağlara bayırlara tırmanabiliyor hayret! Bu tırmanmanın bir tekniği olduğunu anlatıyor bana ama ben anlayamıyorum, çocukluğumdan kalma bir tırmanma tecrübem yok çünkü, düz yolda düşüyorum ben. Bu nedenle kızımı sürekli tırmanışa götürüyorum. Kapalı bir spor salonunda yapacağı bir spor etkinliğindense açık havada özgürce yapacağı tırmanışın hem fiziken, hem de ruhen daha sağlıklı olduğuna inanıyorum. İnsan vücudunun düz yolda yürümekten ziyade, engebeli arazide yürümek üzere dizayn edildiğini biliyor muydunuz?

Ve en son nesil olarak ben geliyorum. Sınırlı alanlarda, hareket kısıtlaması ile büyümüş bir çocuğum: Puset, ana kucağı, mama sandalyesi, araba koltuğu, kreş vb. Gerçi şimdiki kuşaktan biraz daha şanslıydım. Mama sandalyem yoktu, yerde oturabiliyordum. Gittiğim kreşin en azından gerçek topraktan bir bahçesi ve minik bir kum havuzu vardı. Günün büyük bölümünü kreşte ve evde dört duvar arasında geçiriyordum. Bu nedenle kas esnekliğim ve bedensel koordinasyonum zayıftır. Tembelliğimin de bundan kaynaklandığını sanıyorum. Geniş alanlarda büyüyen çocuklar daha çok hareket etmeye eğilimli oluyorlarmış doğal olarak. Ben az hareket ettiğinde "uslu" diye takdir edilen çocuklardandım.

Doğadaki Son Çocuk isimli kitapta çevreci siyaset yapanların yaklaşımlarının yanı sıra, doğanın içinde yaşayan insanların doğa ile ilişkisine de yer veriliyor. Ben özellikle bu bölümleri aktarmak istiyorum:

"New Mexico, Puerto de Luna'da yaşayan arkadaşım Nick Raven, önce bir marangoz ve sonra da New Mexico hapishanesinde bir öğretmen olmadan yıllar önce, uzun yıllar çiftçilik yapmıştı. Yıllarca birlikte balığa çıktığım Nick ve ben çok farklı insanlarız. Onu hep kendinden emin bir ondokuzuncu yüzyıl babası gibi düşünmüşümdür. Oysa ben, kendinden emin olmayan bir yirmi birinci yüzyıl babasıyım. Nick, balığın yakalanması ve sonra da yenmesi gerektiğine inanır; bense yakalanması ve sonra da çoğunlukla geri bırakılması gerektiğini düşünürüm. Nick yıkıcı şiddetin kaçınılmaz olduğuna ve bir babanın çocuklarına yaşamın ne kadar acımasız olduğunu göstererek öğretmesi gerektiğine inanır. Bense çocuklarıma karşı görevimin, onları dünyanın gaddarlığından elimden geldiğince korumak olduğuna inanırım.

Nick, çocukları henüz küçükken ve ailesiyle birlikte, toprak bir yolun sonunda yer alan, kerpiç evlerle ve kavaklarla dolu bir vadinin içindeki bir çiftlikte yaşarken bir gün, kızı eve döndüğünde, en sevdiği keçisini (bir ev hayvanı değil, onu gittiği her yerde izleyen bir keçi) ambarda, derisi soyulmuş, bağırsakları dışarı dökülmüş ve bacağından asılmış halde buldu. Nick'in ailesinin maddi durumunun parlak olmadığı ve yalnızca Nick'in kestiği ya da avladığı hayvanların etini yiyebildikleri bir dönemdi. Kızı için bu korkunç bir andı.

Nick pişman olmadığını söylemekte ısrarlı, ama o olaydan hâlâ söz ediyor. Ona göre kızı üzülmüştü ama yediği etin nereden geldiğini ve plastik folyo içinde doğmadığını artık biliyordu. yaşamının sonuna kadar da bilecekti. bu benim çocuklarım için isteyeceğim türden bir deneyim değildi, ama zaten benim farklı bir yaşamım olmuştu.

Yiyecek edinmenin vahşi yanına pek azımız özlem duyarız. Ancak şimdi birçok gencin hafızasında herhangi bir karşılaştırma yapmaya olanak verecek bir deneyim bile yok. Gençler arasında vejetaryen olan ve sağlıklı yiyecek mağazalarından beslenen çok sayıda kişi var, ama çok azı kendi yiyeceğini kendi elde ediyor; özellikle hayvansal besinler söz konusu olduğunda (Çiftlikte yaşayan bu aile kendi tavuklarını kendisi kesiyor, çoluk çocuk hepbirlikte: http://www.cultivatinghome.com/2008/10/how-to-butcher-chicken-easy-way.html). Kültürümüz yarım yüzyıldan daha kısa bir zaman dilimi içinde, küçük aile çiftliklerinin kırsal alana egemen olduğu (Nick'in yiyecek anlayışının baskın olduğu) bir dönemden, çoğunlukla banliyölerde yaşayan birçok aile için sebze bahçelerinin zaman geçirme aracı olmaktan öteye gidemediği bir geçiş dönemine (anneannem bu döneme tekabül ediyor sanırım), oradan da yiyeceklerin sıkıştırılarak paketlendiği, laboratuvarlarda üretildiği günümüze yolculuk yaptı. Gençler bir yönüyle, yedikleri şeylerin kaynağı hakkında daha fazla bilgiye sahipler. Hayvan hakları hareketi onlara, örneğin tavuk üretim çiftliklerinin koşullarıyla ilgili şeyler öğretti. Lise ve üniversite öğrencilerinin giderek artan oranlarda vejetaryenliği benimsemesi büyük olasılıkla rastlantı değil (ya da iddia edildiği gibi insanların gitgide daha vicdanlarını dinler hale gelmelerinden, medenileşmelerinden kaynaklanmıyor). Ancak gençlerin bu tür bilgilere sahip olmaları yiyeceklerinin kaynaklarıyla kişisel bir ilişkileri olduğu anlamına gelmiyor."

"Elbette, romantik yakınlaşmalar, örneğin hayvanlara dokunma olasılığı sunan bir tesiste yunuslarla birlikte yüzmek, bir tür olarak yalnızlığımızı kısmen giderebilir. Ancak doğa her zaman o kadar yumuşak ve sevimli değildir. Örneğin balık tutmak, avlanmak ya da Nick Raven'in sofraya et getirmek için yaptıkları pis işlerdir; kimileri için ahlakî olarak da pistirler. Ancak çocukları bu tür deneyimlerin bütün izlerinden mahrum bırakmak ne onlara ne de doğaya yarar getirir. (Zıpkınla balık avlayan bir kişi, Turkuazoo Akvaryumu'na gittiğinde nasıl davranmış, bir arkadaşı gözlemleyip anlatmış. İşte avcılık, sanılanın aksine insanı vicdansızlaştırmak yerine, hayvan ile insan arasında böylesine bir bağ kurulmasına yol açıyor: https://eksisozluk.com/entry/18947547) .

Amerikan Kızılderili Uluslarına Yönelik Irkçılığa Son Birliği'nin kurucusu Tuscon'lu Mike Two Horses şöyle diyor: 'hayvan hakları hareketine dahil olan gençlere baktığınızda büyük oranda şehirli, asi ama yine de ayrıcalıklı insanlar görürsünüz.' Kurduğu örgüt, Kuzeybatı'da yaşayan ve geleneksel olarak balina avcılığına bağımlı olan Makah kabilesi gibi yerli halkları destekliyor. 'Hayvan hakları koruyucusu gençler yalnızca ev hayvanlarını tanıyor' diyor. 'Bunlar dışında hayvanları yalnızca hayvanat bahçelerinde, akvaryumlarda ya da balina gözlem seferlerinde görüyorlar. Yiyeceklerin kaynaklarıyla bağlarını yitirmiş durumdalar; tükettikleri soya fasulyeleri ve diğer bitkisel proteinler için bile aynı şey söz konusu.'." (Kendisi gut hastalığı geçirdiği halde, izlediği belgeselde aslan tarafından öldürülen ceylanlar için ağlayan bir akrabam var. Bir blogda, kendisi vejetaryen olduğu için, kendi yemek artıklarıyla beslenen köpeğinin de vejetaryen olduğundan gururla bahseden bir yazı okumuştum. Bir başka blogda da olta ile balık tutan bir ayı resmi gösterip (ben o resimde, ayının olta kullanıyor olmasına takılmıştım mesela), nasıl olup da bir çocuk kitabında ölü hayvan resmi gösterilebildiğine sinirlenen bir babayı okumuştum. Herkes kendi anlayışına uygun yaşıyor elbette ve kimsenin kimseye hatalısın demeye hakkı yok (ki vicdani nedenlerle vejetaryen olanlar, et yemeye devam edenleri, katillikle itham ediyorlar kendilerince haklı olarak). Ama bana da bu tür tavırlar hatalıymış gibi geliyor işte... Bu da benim hayat görüşüm.)

Kızımı bu hayat görüşüme uygun şekilde yetiştirirsem doğaya da faydalı bir insan olacağını düşünüyorum. Ona sadece ölümü göstermiyorum aynı zamanda hayvanlarla iletişime geçmesine olanak sağlıyorum. Evimizde hayvan bakıyoruz, sokak hayvanlarına zaman ayırıyoruz, ata biniyoruz yani hayvanlarla kişisel ilişki kuruyoruz. Ayrıca veterinere gidiyoruz, onun izin verdiği kadar hasta hayvanları tedavi edişini izliyoruz. Sütümüzün, balımızın, yumurtamızı temin edildiği hayvanları tanıyoruz ve onlara teşekkür ediyoruz (http://sormabulmadunyasi.blogspot.com.tr/2014/01/ciftciniz-ve-sutcunuzle-tansyor-musunuz.html). Ayrı arada anlayabileceği şekilde kitabi bilgiler de veriyorum; çiçeklerin bize bal yapa arılar, renklerine aşık olduğumuz kelebekler ve diğer pek çok hayvanın evi ve gıdası olduğunu anlatıyorum mesela. Çocuğa "Onlar böceklerin evi, bu nedenle koparmamalıyız" dersem hem suçluluk duygusu uyandırırım, hem çiçeklerle iletişimini kesmiş olurum, hem de küçük yaşta aşırı bir sorumluluk duygusunu omuzlarına yüklemiş olurum gibi geliyor. Dünyada bunca büyük fabrika doğayı ve çiçekleri yok ederken, etrafımızda yeşillikler yok edilip yol ve bina yapılırken çocuğa "Aman sakın o çiçeği koparma" demek aşırı bir tepki sanki. Bunun yerine evde çiçek yetiştiriyoruz. Kızımın da kendisine ait bir çiçeği ve sulama kabı var. Kendi çiçeğinin hayatından kendisi mesul. Su vermeyi unutup da çiçeklerinin bazılarının sarardığını gördüğünde üzülüyor, sorumluluğunun farkına varıyor. Yaşı ilerledikçe ufak bir sebze ve çiçek bahçesi de yapak isterim kızımla birlikte. Ona diktiğim çiçeklerin nasıl arılar ve diğer böcekler için koridorla oluşturduklarını, arıların nasıl tozlaşmaya ve dolayısıyla bitkilerin üremelerine yardımı olduğunu göstererek anlatırım. Böylece ona "Çiçekler kopara" dememe gerek kalmadan, çiçekleri koparmaması gerektiği sonucuna kendiliğinden varabilir. Ama bu çıkarımı kendiliğinden yapabilecek olgunluğa gelene kadar bilinçsiz bir öldürme döneminden geçmesi zaten beklenir bir şey.

Evdeki çiçekler arasındaki tek pembe çiçeği seçti kendi çiçeği olarak :)

Sonbaharda tohumlarını toplayıp her fırsatta sağ sola ektiğimi akşam sefalarının çiçeklerini ezerek boyama yaparken.

 
 
"Paul Dayton, La Jolla'daki Scripps Okyanusbilim Ensitüsü'nde bir okyanusbilim profesörü. Bir deniz ekolojisti olarak dünya çapında bir üne sahip olan Dayton, 1960'lardan bu yana Antarktika'nın deniz dibi canlı toplulukları üzerine yaptığı ve alanında ufuklar açan ekoloji çalışmalarıyla tanınıyor. Amerikan Ekoloji Derneği Dayron'u ve çalışma arkadaşlarını prestijli Cooper Ekoloji Ödülü ile onurlandırdı. Bu ödül ilk kez bir okyanus sistemi araştırmasına, "ekolojik geçiş bölgeleri boyunca yaşanan bozulmalar karşısında canlı topluluklarının yaşamlarını sürdürmesiyle ilgili temel sorunlara" eğildiği için verildi. 2004'te, Amerikan Doğabilimcileri Derneği Dayton'a, E. O. Wilson Doğabilimci Ödülü'nü verdi.

Şimdi, yağmurlu bir günde ofisinde oturuyor, Scripps Rıhtımı'nın ardındaki karanlık ve soğuk Pasifik Okyanusu'nu seyrediyor. Odada bir teraryum, onun içinde de Carlos adında, Dayton'un fare ile beslediği dev bir kırkayak var. Dayton doğaya hayranlık ve saygıyla yaklaşıyor ama onu romantikleştirmiyor. Kar yağdığında yolları kapanan ağaç kesim kamplarında geçen çocukluğunda, babası avlanmadığı zaman ailesi aç kalıyordu. Kırlaşmaya başlamış saçları, bulaşıcı gülümsemesi ve soğuk rüzgârlarla sıcak güneşin parlattığı cildiyle sıkı ve atletik bir adam olan Dayton, kendini zaman zaman, uzun, zorlu bir kutup gecesinde uykuya dalıp hiçbir şeyin adlandırılmadığı, doğanın dükkânlarda satıldığı ve saf matematiğe ayrıştırıldığı bir yerde uyanmış gibi hissediyor olmalı.

Bugün çoğu bilimci meslek yaşamına çocukken böcekleri ve yılanları kovalayarak, örümcek toplayarak ve doğa karşısında hayranlık duyarak başlamıştır. Bu tür serbest etkinlikler hızla yok olurken geleceğin bilimcileri doğayı nasıl tanıyacak?"

"1978'de, Iowa Eyalet Üniversitesi'nde çevre araştırmaları profesörü olan Thomas Tanner, çevrecilerin kişiliklerinin oluşumunda rol oynamış olan etkenler üzerine bir çalışma gerçekleştirdi. Yaşamlarında, onları çevre eylemciliğine yöneltmiş olan şeylerin neler olduğunu araştırdı. Büyük çevre örgütlerinin çalışanlarına ve yerel şube başkanlarına yönelik bir anket düzenledi. Tanner, "En çok belirtilen etken, büyük farkla, çocuklukta doğal, kırsal ya da diğer görece bakir habitatlarda yaşanan deneyimlerdi. Ama her nedense, çevrecilerin çocuklarla doğa arasındaki yakın ilişkiden söz ettiğini pek duymazsınız" diyor. Bu kişilerin birçoğu çocukluklarında hemen her gün, serbest oyunlar ve keşif için doğal habitatlara erişebiliyordu.

O zamandan bu yana İngiltere, Almanya, İsviçre, Yunanistan, Slovenya, Avusturya, Kanada, El Salvador, Güney Afrika, Norveç ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan araştırmalar Tanner'in bulgularını onayladı ve genişletti. 2006'da, Cornell Üniversitesi'nde Nancy Wells ve Kristi Lekies adlı araştırmacılar, çevrecilerin çocukluk dönemlerinde etkilendikleri şeyleri araştırmanın ötesine geçerek, yaşları on sekiz ile doksan arasında değişen şehirli yetişkinlerden oluşan geniş bir örneklemi incelediler. Araştırmaları, yetişkinlerin çevreye olan ilgilerinin ve çevreyle ilişkili davranışlarının doğrudan doğruya, on bir yaşından önce ormanlarda kendi başlarına oynadıkları oyunlar, kır gezintileri, balık tutma ve avlanma gibi "yabanıl doğa etkinlikleri"ne katılmalarından kaynaklandığını gösterdi. Araştırma aynı zamanda doğada oynanan serbest oyunun, yetişkinlerce organize edilen zorunlu doğa etkinliklerinden çok daha etkili olduğunu gösterdi. 

Doğa korumacılarının ve doğabilimcilerinin çocuklukları, erken yaşta gelen ve daha sonraları doğrudan doğruya eylemciliğe yöneltilmiş olan esinlenme öyküleriyle doludur. Biyoseverlik hipotezinin babası E. O. Wilson, Naturalist (Doğabilimci) adını verdiği özyaşamöyküsünde bu olgudan söz etmiştir: "Çoğu çocuğun bir böcek dönemi vardır. Ben bundan hiç vazgeçmedim. Bir doğabilimcinin yetişmesinde önemli olan şey sistematik bilgiler değil, doğru zamana edinilen uygulamalı deneyimlerdir. Bir süre için eğitimsiz bir yabanıl olmak, adları ya da anatomik ayrıntıları bilmemek daha iyidir. yalnızca arayarak ve düşleyerek uzun uzun zaman geçirmek daha iyidir."

Doğa korumacılının devlet başkanlığı düzeyindeki koruyucusu Theodore Roosevelt'in Edmund Morris tarafından anlatılan ilk gençlik yılları, benzer bir başlangıcı örnekler:
Bir kitap çocuğu olan "Teddie" ormanda Kızılderili çadırları kurmanın, yabani ceviz ve elma toplamanın, saman balyalamanın ve hasat yapmanın ve uzun ve yapraklarla örtülü patikalar boyunca koşturmanın "büyüleyici zevkleri"nin farkına varmıştı. Doğa tarihi bilgisi bu erken çocukluk yıllarında bile olağanüstüydü. Kuşkusuz, bu bilgilerin büyük bölümünü kış aylarında okumakla ediniyordu. Ama bunları, yazları çevresindeki bitki ve hayvanları saatlerce gözlemleyerek tamamlıyordu.
Teddie'nin "acayip şeylere ve canlı varlıklara" olan ilgisi büyüklerinin başına dert oluyordu. Bir tramvayda Mrs. Hamilton Fish'le karşılaşınca dalgın bir şekilde şapkasını çıkarmış, içinden fırlayan çok sayıda kurbağa yolculara korku salmıştı. Bir oda hizmetçisinin protestosu sonucunda Teddie, Roosevelt Doğa Tarihi Müzesi'ni yatak odasından üst kattaki arka odaya taşımak zorunda kalmıştı. Çamaşırcı kadın, "Evyenin ayaklarına bağlanmış, ısırmaya çalışan bir kaplumbağa varken nasıl çamaşır yıkayabilirim?" diye şikayet ediyordu.

Yosemite Millî Parkı'nı o kaplumbağaya borçlu olabiliriz. Roosevelt gibi, yazar Wallace Stegner de çocukluk günlerini topladığı yaratıklarla doldurmuştu. Genellikle de bu yaratıkların iyiliğini düşünmezdi; zaman böyle bir zamandı. Finding the Place: A Migrant Childhood (Doğru Yeri Bulmak: Göçebe Bir Çocukluk) başlıklı denemesinde, çocukluğunun geçtiği, geniş kırların ortasındaki Saskatchewan kasabasını anlatır. Ev hayvanları (başka bir deyişle, evin geçici konukları) arasında oyuk baykuşları, saksağanlar ve bir kara ayaklı kokarca vardı. Çocukluğunun birçok gününü "buğday tarlamızda toplanan yer sincaplarını tuzakla yakalamak, silahla vurmak, kapana kıstırmak, zehirlemek ya da boğmak"la geçirdi. "Hiç kimse benden daha beyinsiz ve ahlaksız bir yıkıcılık gösteremezdi. Yine de orada sevgi vardı."

Çevreci kuruluşların öncelikli hedefi, izledikleri politikanın ve kültürel tutumların genç kuşakla doğa arasındaki ayrılığa ince bir şekilde katkıda bulunup bulunmadığını kendilerine sormak olmalıdır. Geleneksel olarak çocukları doğa ile buluşturan diğer kuruluşların da aynı soruyu sormaları gerekir.

Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Örgütü (PETA) eylemcileri Erkek İzciler'i balık avlama liyakat nişanlarını bırakmaya ikna etmek için bir kampanya başlattı.

Akılcı olmaktan çok duygusal nedenlerden dolayı ne ava çıkarım nede oğullarımı avlanmaya teşvik ederim. Başkalarının avlanıyor olması düşüncesi de oğullarımı dehşete düşürür. Avlanmakla balık tutmak arasındaki ahlaki ayrımın çok ince olduğunu kabul ediyorum, ama yine de balık tutmak lehine önyargılıyım. Balık tutmayı, çocukların ve yetişkinlerin, doğayı yalnızca gözlemlemenin ötesinde doğada bir şeyler yaşamasının yollarından biri olarak görüyorum.

Bugünün aileleri on, yirmi yıl önce pek kimsenin sormadığı sorularla; çocuklarının geleneksel avcılık-toplayıcılık yöntemlerini kullanarak doğayla etkileşime girmesiyle ilgili ahlaki meselelerle karşılaşırlar. Balık tutmak bazıları için tartışmalı bir konudur. Ancak diğer bazıları bunu, çocuklarını doğa koruma, diğer hayvanlarla ilişkilerimiz ve yaşam ve ölümle ilgili etik sorularla tanıştırmanın bir yolu olarak görüyorlar.

PETA 2000'de, balık tutmayı "hayvan haklarının son cephesi" ilan etti. Örgüt, balıkçılık karşıtı kampanyasında hedef kitle olarak özellikle çocukları seçti. Eylemciler okuldan çıkan çocuklara balık tutma karşıtı broşürler dağıttı; diğer bazıları, Brooklyn Çocuk Balıkçılar yarışmasında, çocukları katil olmakla suçlayan pankartlar taşıyarak bir protesto eylemi yaptı.

Evet, çocukların doğayı deneyimlemesinin alternatif yolları var. Ama doğayı seven insanlar, avcılığın ve balıkçılığın sona ermesini savunurken, bunlar kadar ya da bunlardan daha önemli seçenekler önermiyorlarsa, ne istedikleri konusunda dikkatli olmaları gerekir. Sonuçta, şehirlerin yayılmasının ve kirliliğin neden olduğu yıkımla karşılaştırıldığında, tüketici doğa sporlarının doğa üzerindeki etkisi çok cılız kalır. Avlanmayı ve balık tutmayı insan etkinlikleri arasından çıkarırsak, ormanların, kırların ve su havzalarının yıkımına karşı çalışmakta olan birçok seçmeni ve kuruluşu kaybederiz.

Giderek doğasızlaşmakta olan bir dünyada, balık tutmak ve avlanmak, gençler için doğanın gizemlerini ve ahlaki karmaşıklığını öğrenmenin en son yolu olarak kalmaya devam ediyor. Bunu hiçbir film aktaramaz. Evet, balık tutmak ve avlanmak kirli işlerdir ve ahlakî olarak da kirlidirler, ama doğa böyledir. Eğer doğal yaşam vitrinin ardında kalır, sadece mercekler ya da ekranlar aracılığıyla görülürse hiçbir çocuk doğayı gerçek anlamda tanıyamaz ve değer veremez."

"Robert F. Kennedy, Jr. New York şehrinin su havzasını korumak amacıyla kurulmuş ve Hudson Nehri'nin kirli mezarından geri çıkarılmasına katkı sağlamış bir kuruluş olan Riverkeeper için çalışan bir çevre avukatı olarak isim yapmıştır. En dikkate değer başarılarından biri, New York su havzası anlaşması olmuştur. Bu anlaşma için, şehrin suyunun temizliğini teminat altına almak üzere, çevreciler ve şehrin su tüketicileri adına müzakere etmiştir. Riverkeeper'ın dava avukatı, Su Koruma Birliği'nin başkanı ve Doğal Kaynaklar Savunma Kurulu'nun kıdemli avukatı Kennedy, Batı dünyasının her yerinde çevre konuları üzerine çalışmıştır. Boş zamanlarında beş küçük çocuğuyla Hudson Nehri'nde tüplü dalışa gitmeyi seviyor. "Eşli dalış" adı verilen şeyi yapıyor.

Kennedy çocuklarından biriyle birlikte nehir tabanına iniyor. Gözdeleri olan büyük bir kayanın yanında, akıntıdan korunarak oturuyorlar. Çocuğunu omuzlarından ya da belinin çevresinden tutuyor (çocuğun güvenliği için ve soluk alışverişini hissetmek için). Şnorkelin ağızlığını dönüşümlü olarak kullanacaklar. Aşağıda, o kayanın yanında, su altı bitkilerinin akıntıda dans eden yapraklarıyla sarmalanmış halde oturuyor, balıkların yanlarından geçişlerini izliyorlar: saldırgan levrek ve bıyıklı kedibalığı, akvaryumlardan getirilip bırakılmış tropikal balıklar (özellikle melek balığı ve bazen denizatları) ve hatta arada bir, canavarımsı, tarih öncesinden kalma ve endamlı, yerli mersin balığı. Kennedy için balıkların geçip gidişini izlemek, soyadının ona yüklediği baskılardan uzaklaşmanın bir yolu olduğu kadar, doğayı çocuklarımızla birlikte nasıl deneyimleyebileceğimizin de metaforik bir anlatımı.

Kennedy ile birlikte balığa çıkmıştım. Kennedy balık tutarken bana, "doğa çocuğu" olarak ilk deneyimlerini ve bunların kendi babalık tarzını nasıl şekillendirdiğini anlattı. "Çocukken bütün öğleden sonralarımı ormanda geçirirdim" dedi. "Semenderler, kerevitler, kurbağalar bulmayı severdim. Altı yaşımdayken odam akvaryumlarla doluydu, gerçekten de doluydu. Bugün de öyle. 1300 litrelik akvaryumumdan başka evimin her yerinde irili ufaklı akvaryumlar var". O ve çocukları Hudson Nehri'nden kedibalığı, yılanbalığı, karabalık türleri, mersinbalığı, çizgili levrek, sudak, benekli levrek, lüfer ve alabalık yakalıyorlar, bunları canlı halde eve getiriyorlar ve akvaryumlarında yaşatıyorlar.

Teknemiz denize doğru yol alırken Kennedy, çocukların doğayla yeniden buluşturulması hakkında tutukuyla konuşuyordu: "Bizler doğanın bir parçasıyız. Sonuçta yırtıcı hayvanlarız ve doğada bir rolümüz var. Kendimizi bu rolden ayırırsak tarihimizden ve bizi birbirimize bağlayan şeylerden de ayırmış oluruz. Dinlenmek için balık tutanların olmadığı, mevsimlerle ve gelgitlerle temasımızın kaybolduğu, bizi dizüstü bilgisayarlardan çok önceleri burada olan on binlerce insan kuşağına ve nihayetinde Tanrı'ya bağlayan şeylerle bağlarımızın koptuğu bir dünyada yaşamak istemiyoruz."

Doğaya Tanrı olarak tapmamak gerektiğini, ama doğanın Tanrı'nın birçoğumuzla en güçlü şekilde konuşma yolu olduğunu söyledi. "Tanrı bizimle birbirimiz aracılığıyla, kurumsal dinler, bilge kişiler, büyük kitaplar, müzik ve sanat aracılığıyla konuşur" ama hiçbir yerde "yaratımı olan doğada olduğu kadar incelikli ve güçlü ayrıntılarla, zarafetle ve sevinçe konuşmaz" dedi. "Ve bizim büyük doğal kaynakları yok etmemiz, akarsuların boylarına demiryolları yaparak onlara erişimi engellememiz (burada aklıma Karadeniz Sahil Yolu geldi), onları balık tutulamayacak hale gelinceye kadar kirletmemiz ("Son yıllarda Boğaz suyunda artan kirlilikle bağlantılı olarak Boğaz ekosisteminde görülen balık çeşitleri büyük ölçüde yok olmuştur. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi'nin hazırladığı raporlara göre 70'li yılların sonlarında İstanbul Boğazı'nda yaşayan balık türü 60 iken, İstanbul Boğazı'nda yaşanan çevresel bozulma nedeniyle bu sayı günümüzde 20'ye kadar düşmüştür. İstanbul Boğazı'nda canlı çeşitliliği bakımından tehlike altında olan ve korunması gereken toplam 33 deniz bitkisi ve hayvanı bulunmaktadır." http://www.istanbultekneturlari.com/istanbul-bogazi/canli-cesitliligi ) ya da insanların suya açılmasını engelleyecek kadar çok kural koymamız, ahlakî olarak, yeryüzündeki son İncil'in elde kalmış son sayfalarını yırtmaya eşdeğerdir. Bu bedeli kendimize ödetmemiz akılsızlık olacaktır ve bunu çocuklarımıza yaşatmaya hakkımız yoktur."

Kabaran bir dalga kayığımızı yükseltti, martılar bizi izledi ve şehir arkamızda, bir pus içinde kaybolmaya başladı. "Çocuklarımızın burada, suyun üzerinde olması gerek" dedi Kennedy. "Bu bizi, insanlığı bir arada tutan şeydir, ortak varlığımızdır. İnternetten değil, okyanuslardan söz ediyorum."

18 Şubat 2014 Salı

Okul Öncesi Çağındaki Çocuğa "Ölüm" Nasıl Anlatılır?

Kızım 7 aylıkken ilk kez babaannesi ile dedesinin mezarını ziyaret ediyor.


Öncelikle belirtmek isterim ki burada yazdıklarım tavsiye niteliğinde değildir, hatta bir kısmı sosyal- bilimsel önerilere aykırıdır, sadece kendi tecrübelerimi içermektedir:

Evlendikten sonra eşimin ailesi ile 3-4 sene haftanın 4-5 gününü beraber geçirdik. Sağlıklı insanlardı, hayatımızdan memnunduk. Sonra bir gün ölüm haberleri geldi, ikisi de vefat etmişlerdi. Kayınvalidemin morgda yıkanmasına yardımcı oldum ve gömülürken de yanındaydım. Kızım aşağı yukarı bir sene sonra doğdu.

Dolayısıyla kızım doğduğundan beri ölüm hayatımızın içerisinde oldu. 2 yaşından küçük çocukların ölümle ilgili herhangi bir fikirleri yokmuş ve ölüm kavramını anlamazlarmış. Babaanne ve dedesini bilerek büyüsün istedik. Evimizdeki fotoğraflarını kaldırmadık, sorduğu soruları yanıtsız bırakmadık. Sık sık yaptığımız mezarlık ziyaretlerine kızımızı da 7. ayından itibaren götürdük. Kızım bizi mezarın başında dua ederken, ağlarken, kalabalık olarak ailecek sohbet edip gülüşürken, babaanne ve dede hakkında anılar anlatırken, mezarlığı ellerimizle temizleyip, sulayıp çiçeklendirirken gördü, izledi... Mezarlığı hep çok sevdi. Mezarlık yeşildi, ağaçlık ve çiçeklikti, orada kaplumbağalar vardı. Mezarlık ziyaretinden sonra Tıbbi Bitkiler Bahçesi'ne, müzeye, çocuk parkına, organik pazara gidiyorduk ya da ailecek gitmişsek, haftasonunu ailecek gezip, yiyip, sohbet ederek geçiriyorduk. Mezarlık ziyaretlerini mutlu birer anı olarak hatırlayacağını ümit ediyorum.



3 yaşından itibaren çocuklar ölüm kavramını yavaş yavaş anlamaya başlarlarmış ama tam olarak anlayamazlarmış. Bu nedenle ölümden, ölmekten bahsederken duygusuz konuşurlarmış. "Ben öldüm" diye yere yatıp, kıkırdayabilirlermiş. Kızım da ölümü anlamıyordu. Bunu soru sormamasından anlıyordum. "Babaanneye gidiyoruz" dediğimizde sevinerek geliyordu. Babaannesinin resimlerini görüyordu ama hiç "Babaannem nerede? Toprağın altında mı? Neden bizimle konuşmuyor?" gibi sorular sormadığı gibi durumu olduğu gibi kabullenmişti, ne zaman bir mezarlık görsek "Anne bak, babaannemin yerinden" diyordu neşeyle.

Öleceğini bilen tek canlı insandır ve insan ölümü kabullenmez. Bu yüzden cenaze merasimi yapan tek canlı da insandır. Kızımın eninde sonunda ölümle ilgili sorular soracağını biliyordum ama henüz soyut düşünceleri anlayabilecek yaşta değildi, daha somut korkuları vardı. Mesela akşam vakti sokağa çıktığımızda kucağıma gelmek istiyordu "Ayaklarımı tırtıllar yiyecek diye korkuyorum" diyordu. Benim de inancım şu ki: Bir çocuk bir konuda soru sormuyorsa, henüz o konuyu öğrenmeye hazır değil demektir. Dolayısıyla kızım soru sormadan ona açıklama yapmam. Kızımın öğreneceği her şeyi öncelikle kendisinin akıl edip, kendisinin soru sorarak öğrenme sürecini yönlendirmesi en büyük dileğim olduğundan kızıma sormadığı soruların cevaplarını barındıran kitap okumuyorum ya da çizgi film izlettirmiyorum. Kabaca eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek istemiyorum. Kızımın yanında televizyon izlemiyorum, eve gazete sokmuyorum, anlayamayacağı kadar ağır haberleri onun yanında konuşmuyorum.


7 yaşından küçük çocuklar soyut düşünemezlermiş. Mesela birisi öldü ama kalbimizde yaşıyor, derseniz, koca adam nasıl sığdı kalbin içine diye düşünürmüş. Veya öldü ama yukarıdan biri seyrediyor dersek, bizi bıraktı gitti ve seyrediyor diyerek terk edildiğini düşünerek sinirlenebilirmiş. Ya da uzun bir yolculuğa çıktı dersek, ölen kişinin kendisini bırakıp gittiğini düşünüp, ölen kişiye kızgınlık besleyebilirlermiş. Bu nedenle çocuklara ölüm kavramını anlatırken çok dikkatli olmak lazım. Bir de kızıma Kırmızı Başlıklı Kız ya da Mavi Sakal gibi masalları anlatırken, Kurt'un karnına taş doldurmuşlar ve o da su içerken nehre düşmüş ya da karısının erkek kardeşleri Mavi Sakal'ı parça pinçik etmişler vs diyorum. Ama özellikle "Kurt ölmüş" ya da "Mavi Sakal'ı öldürmüşler" demiyorum ki ölmenin bir tür "ceza" olduğunu düşünmesin. Aklı erdiği zaman Şeb-i Aruz törenlerine götürüp, ölüm gününün evlilik günü kadar mutlu bir gün olduğunu anlatmayı tercih ederim.

6 ila 9 yaş arasındaki çocuklar, ölümün geri dönüşü olmadığını anlarlarmış, ancak kendisinin ve sevdiklerinin ölmeyeceklerine inanmaz, ölümün genellikle hastalara ve yaşlılara özgü bir durum olduğunu düşünürlermiş. Kızım da 4 yaş civarında ölen kişilerin hasta veya yaşlı olup olmadıklarını sorgulamaya başladı. Bu da tehlikeli bir durummuş. Çünkü çocuk ölmemek için yaşlanmamak gerektiği, yaşlanmamak için büyümemek gerektiği şeklinde akıl yürütüp, büyümemek için de uyumayı veya yemek yemeyi reddedebiliyormuş (Bir örnek için bkz: http://alpiharikalardiyarinda.blogspot.com.tr/2010/02/cocugunuza-yasam-dongusunu-anlatirken.html). Ya da ölümü uykuya benzetip uyumayı reddedebiliyorlarmış. Bu tür yanlış akıl yürütmelerin önüne geçebilmek için hastalık ve yaşlılık ile ilgili sorularını ayrıntılı şekilde cevapladım. Rahmetli anneannem ile büyükbabamın fotoğrafları durur evimizde, o fotoğrafı aldım elime ve kızıma "Bak" dedim, "Büyükbabayı biliyorsun. Yanındaki kadın da benim anneannem. Anneanne, büyükbabadan gençti ama öldü. Büyükbaba yaşlı ama hala yaşıyor, biliyorsun" dedim. "Peki o zaman anneanne neden öldü?" diye sordu kızım. Hastalandı, demek istemedim. "Zamanı gelmişti çünkü" dedim, "Zamanı gelen herkes ölür, zamanı gelmeyenler ise hasta veya yaşlı da olsalar ölmezler, herkesin ölmek için bir zamanı vardır" dedim. Gerçekten de inancım bu yönde, ecele inanırım. Kızım da sesimdeki kendinden emin tavrı hissetti sanırım, bir daha hastalık ve yaşlılık lafı etmedi. Ecel kavramından başka hiçbir teolojik açıklama yapmadım. Çünkü en son isteyeceğim şey, henüz soyut düşünemeyen kızımın Allah'ı veya Cennet'i kafasında bir kişi (özellikle de bir erkek) ve bir mekan figürü ile bağdaştırmasıdır. Kendi algısı geliştikçe, daha felsefik sorularla geleceğine eminim ve inanç sistemime ilişkin diğer açıklamaları, kızımın devam eden sorularında vermeyi planlıyorum.

Kızım bir süre sonra "Sen ne zaman öleceksin? Benim ölüm zamanım ne zaman gelecek?" gibi sorular sormaya başladı. Ölümden korkmaya başladı. Sık sık ölüm hakkında konuşmak istiyordu, ben de sık sık aynı soruya aynı cevapları veriyordum. "Ne zaman öleceğimi bilmiyorum. Senin büyüdüğünü, bir bebeğin olduğunu görmek istiyorum. Ölmek istediğim zaman öleceğim", dedim. Benim uzun yıllar ölmeyeceğime emin oldu ama kendisinin ölüm zamanı konusunda tatmin olmadı. İşte o noktada doğru yaptığımdan asla emin olamayacağım bir şey yaptım ve kızıma: "Eğer ölmek istemiyorsan bunu kalbine söyleyebilirsin, kalbin seni duyar ve ölmezsin" dedim. O da son bir senedir ara ara, gece uyumadan önce ya da yokuş çıkıp da kalbi çarpmaya başladığında "Ölmek istemiyorum" diye fısıldıyor kendi kendine. Doğru mu yaptım bilemiyorum ama bu sözler kızımı rahatlattı, sanırım kontrolün kendisine olduğunu hissetti, artık ölümden bahsetmiyor, herhangi bir korku emaresi de göstermiyor. Ancak hala eğer ölürse kendisine kimin bakacağını merak ediyor sanırım. Bana "Arkadaşımın annesi, babası olmasa ona kim bakar?" diye sordu. "Anneannesi, babaannesi bakar anneciğim" dedim. "Onlar da olmasa?" dedi. "Teyzesi, halası bakar" dedim. "Ama ya hiç kimse yoksa?" dedi. "Hiç kimse olmasa, sana kim bakar anneciğim?" diye karşı atak yaptım. "Ben kendime bakabilirim" dedi. Ben de "Arkadaşın da kendisine bakabilir anneciğim, yine de yanında muhakkak birileri olur yalnız kalmaması için" dedim. Sanırım bu cevaptan da tatmin oldu ki bir daha sormadı.

Bu arada kızım 4 yaş civarındayken hamileliğim düşükle sonuçlandı. Hamileliği öğrendiğimde duyduğum mutluluğu da, hamileliğim süresince yaşadığım sıkıntıları da kızımla paylaşmıştım. Düşük yaptığımı da ve bu nedenle üzgün olduğumu da kızımla paylaştım. "Bebek gelmek istemedi anneciğim. Başka bir bebek gelecek onun yerine. Yeni gelecek olan bebeği beklememiz lazım" dedim ve ikinci kere hamile kaldığımda da mutluluğumu ilk olarak kızımla paylaştım. Bu süreç içinde de olumsuz herhangi bir tepki vermedi. Mutluluğu yaşarken olduğu gibi, zor dönemlerden geçerken ve yasımı tutarken de kızıma rol model olmam gerektiğini düşündüm ve yaşadığım hiçbir şeyi gizlemedim kızımdan. Abartılı bir durum olsaydı gizlemem gerekebilirdi belki ama kendimi ruhsal olarak sağlıklı hissettiğimden ve duygularımı da abartısız yaşadığımı düşündüğümden saklama gereği hissetmedim.

10 yaşından sonra ise çocuklar artık ölüm kavramını daha net bir şekilde algılamaya başlıyorlarmış. Soyut düşünme becerisi 11-12 yaşlarında oturuyormuş. Bu yaşlarda artık ölümün yaşamın sonu olduğunu, herkesin bir gün öleceğini ve ölümden geri dönüşün olmadığını anlayabiliyorlarmış. Kızımın bunların ne kadarını algıladığını henüz tam bilemiyorum. Ama ölümden korkmasını istemiyorum. Bu nedenle konuşmak istediği sürece ölüm hakkında konuşuyorum, konuşurken kaçamak cevaplar vermemeye, gözlerimi kaçırmamaya ve kendimden emin konuşmaya çalışıyorum. Sorduğu kadarına, anlayabileceği şekilde cevap veriyorum; fazladan bilgi vermemeye çalışıyorum.

Şimdilik, 4,5 yaşında, uzun süren ya da en azından beni bayağı terlettiği için uzun sürdüğünü düşündüğüm "ölüm" temalı konuşmalarımız sonlandı. Bakalım bir sonraki felsefik soru ne zaman patlak verecek...

14 Kasım 2013 Perşembe

Sistem Karşıtı Olmak Ne Demektir? "Kutsal Ekonomi"



Ben sistem karşıtıyım...
Bu cümleyi kurar kurmaz, karşımdakinin yüz ifadesi genellikle değişir. Anladığım kadarıyla "sistem karşıtı" olmak anarşist, komünist vb bir takım -izm'lerle veya vatan millet, devlet ve hatta daha da spesifikleştirilerek hükümet düşmanı olmak gibi anlaşılıyor. Benim de kendime göre bir siyasal ve dünya görüşüm var elbette. Ama tüm zamanlarda, tüm insanlık için mutlak tek bir doğru olduğuna inanmadığımdan ve değişik fikirlerin bir arada olmasının en sağlıklısı olduğunu gördüğümden, kendi siyasal düşüncemden pek bahsetmem; benim düşüncem doğrudur, sizinki yanlıştır iddiasında bulunmam. Ancak sistemin bozuk olduğu konusunda son derece iddialıyım. Gel gör ki kastımı anlatmaktan acizim...Baktım ki derdimi anlatamıyorum, ben de uzun süredir "sisteme karşıyım" cümlesini kurmuyordum. Ama okuduğum bir kitapta, bir ekonomik meselle karşılaştım ki bundan daha yalın ifade edilemezdi anlatmak istediklerim. Bu meseli paylaşmak istiyorum.
Meseli yukarıda gördüğünüz kitaptan olduğu gibi aktarıyorum. Kitabı aşağı yukarı altı aydır okuyorum desem yalan olmaz, hala yarısına gelmeyi bile başaramadım. Gerçekten dolu bir kitap, yavaş yavaş özümseyebiliyorum okuduklarımı... Bahsi geçen mesel kitabın 93 ila  96'ıncı sayfaları arasında,  kitabın yazarı da başkasından alıntılayıp daha da geliştirmiş hikayeyi. Kitabın yazarı Charles Eisenstein bu meseli, sıra dışı bir ekonomi vizyoncusu olan Bernard Lietaer'in The Future of Money isimli kitabından alıntılamış. Meselde faize dayalı para sisteminden doğan ve sürekli büyümeye dayalı ekonomik sistemin dünyayı ve insanlığı getirdiği yer çok net betimlenmiş. Bu meseli okuduktan sonra bir ekonomist ya da Başbakan çıkıp da "Bu sene bu kadar büyüdük, ekonomimize şu kadar para girdi, gayri safi milli hasılamız bilmem ne kadar arttı" dediğinde, dönüp cebine bakıp "Nerede arkadaş bu kadar para? Ve neden ben bu kadar zenginleşmiş bir ülkede dünden daha kötü koşullarda (pis hava, su, toprak, zehirli yiyecekler vs vs) yaşamak zorunda kalıyorum?" diye sormayı akıl eden birine, ayrıntılı açıklama yapabilirim belki ve göğsümü gere gere "Ben bu sisteme karşıyım arkadaş!" diyebilirim. İşte kıssadan hisse hikaye:



On Birinci Halka (The Eleventh Round)

Not: Meseldeki "tavuk" kelimesinin karşılığını "mal ve hizmetler" olarak okuyabilirsiniz.

Bir zamanlar, taşradaki küçük bir köyde insanlar tüm işlerini takasla yaparlardı. Her pazar günü yanlarında tavuklar, yumurtalar, jambonlar ve ekmeklerle etrafta dolaşıp, ihtiyaç duydukları şeylerin değiş tokuşu için uzun uzun pazarlık ederlerdi. Yılın, hasat ya da bir fırtınadan sonra aralarından birinin ahırnını büyük bir onarıma ihtiyaç duyması gibi önemli dönemlerinde, eski ülkelerinden getirmiş oldukları, birbirlerine yardım etme geleneğini hatırlarlardı. Günün birinde kendilerinin bir sorunu olduğunda başkalarının da onlara yardım edeceğini bilirlerdi.

Bir pazar gününde, parlak siyah ayakkabıları ve şık beyaz şapkasıyla bir yabancı gelip, tüm bu süreci müstehzi bir gülümsemeyle seyretti. Çiftçilerden birini büyük bir jambon karşılığında değiş tokuş etmek istediği altı tavuğu yakalamak için koştururken gördüğünde kendini gülmekten alamadı. "Zavallılar", dedi, "ne kadar ilkeller". Çiftçinin karısı onu duyup meydan okudu: "Tavuklarla daha iyi başa çıkabileceğini mi sanıyorsun?". "Tavuklarla hayır," diye yanıt verdi yabancı. "Ama tüm bu dalaşı ortadan kaldırmanın daha iyi yolları var.". "Öyle mi, neymiş o?" diye sordu kadın. "Şuradaki ağacı görüyor musun?" dedi yabancı. "Orada aranızdan birinin büyük bir sığır derisi getirmesini bekleyeceğim. Sonra her aile bana gelsin. Bu daha iyi yolu açıklayacağım."

Ve işte böyle oldu. Sığır derisini alıp kusursuz deri halkalar kesti ve her halkanın üzerime şık ve zarif küçük bir damga vurdu. Sonra her aileye 10 halka verdi ve bunların her birinin bir tavuğun değerini temsil ettiğini söyledi. "Artık ticaretinizi ve pazarlığınızı baş belası tavuklar yerine bu halkalarla yapabilirsiniz", diye açıkladı.

 Mantıklı görünüyordu. Parlak ayakkabılı, hoş şapkalı adam herkesi etkilemişti.

Ailelerin hepsinin kendi halkalarını almalarını bekledikten sonra, "Ah, aklıma gelmişken", diye ekledi, "bir yıl sonra geri gelip aynı ağacın altına oturacağım. Her birinizin bana 11 halka geri vermenizi istiyorum. Bu 11. halka, yaşamlarınızda mümkün kıldığım teknolojik gelişim için hissettiğiniz takdirin simgesi olacak.". Altı tavuklu çiftçi, "Ama 11. halka nereden gelecek?" diye sordu. Yüzünde yatıştırıcı bir gülümsemeyle, "Göreceksiniz", dedi adam.

Ertesi yıl boyunca nüfusun ve yıllık üretimin tam olarak aynı kaldığı varsayılırsa, ne olacağını düşünüyorsunuz? 11. halkanın hiç yaratılmamış olduğunu unutmayın. Dolayısıyla, işin sonunda, herkes işlerini gayet iyi yürütse bile, diğer 10 ailenin 11. halkayı bulabilmesi için her 11 aileden birinin tüm halkalarını kaybetmesi gerekecek.

Böylece bir fırtına ailelerden birinin ekinlerini tehdit  ettiğinde, insanlar felaket gelmeden önce hasadın ılyardım etmeye zamanlarını ayırmakta eskisi kadar cömert davranmadılar. Pazarda tavukların yerine halkaların değiş tokuş edilmesi çok daha kolaydı gerçi, ama yeni oyunun köyde geleneksel olan kendiliğinden iş birliğini kösteklemek gibi istenmedik yan etkisi olmuştu. Yeni para oyunu bunun yerine, tüm katılımcılar arasında sistemsel bir rekabet havası yaratmaktaydı.

Bu mesel, faiz yüzünden rekabet, emniyetsizlik ve açgözlülüğün ekonomimize nasıl işlediğini göstermeye başlıyor. Yaşamın gereksinimleri faizli paraya dayandığı sürece bunlar hiçbir zaman ortadan kaldırılamazlar. Ama şimdi öyküye devam ederek, faizin aynı zamanda nasıl sonsuz bir ekonomik büyüme baskısı yarattığını görelim.

Lietaer'ın öyküsü temelde üç şekilde sona erebilir:
  1. Borcun ödenememesi,
  2. Para arzında artış ya da
  3. Servetin yeniden dağıtılması.
On bir aileden biri iflas edip çiftliğini şapkalı adama (banker) teslim edebilir ya da başka bir sığır derisi bulup daha fazla değer birimi üretilebilir ya da köylüler bankeri katrana bulayıp, halkaları geri ödemeyi reddedebilirler. Tefeciliğe dayalı bir ekonomi de aynı seçeneklerle karşı karşıyadır.
Şimdi köylülerin şapkalı adamın etrafına toplanıp şöyle dediklerini hayal edelim: "Bayım, kimsenin iflas etmesine gerek kalmasın diye bize fazladan halka verebilir misiniz lütfen?"
Adam, "Olur, ama yalnızca geri ödeyebileceğine beni temin edenlere veririm.", der. "Her halka bir tavuk değerinde olduğuna göre, bana borçlu oldukları halka sayısından fazla tavuğu olanlara borç olarak yeni halkalar vereceğim. Böylece, halkaları geri ödemezlerse onların yerine tavuklarına el koyabilirim. Ah, bir de çok iyi bir insan olduğumdan, gelecekte daha fazla tavuk üreteceklerine beni inandırabilirlerse, şu anda fazladan tavuğu olmayanlar için bile yeni halkalar yaratırım. Yani, bana iş planınızı gösterin! Güvenilir olduğunuzu gösterim (köylülerden biri size bu konuda yardım etmek için "kredi raporları" hazırlayabilir). %10 oranıyla borç vereceğim - akıllı bir tavuk yetiştiricisiyseniz her yıl tavuk sürünüzü %20 büyütebilir, bana borcunuzu ödeyebilir ve kendiniz de zenginleşebilirsiniz." (İşte bu faiz nedeniyle, herhangi bir zamanda borçlu olunan para, mevcut para miktarından fazladır. Devlet 10 birim para basar ve parayı halka, 11 birim olarak geri ödemesi şartıyla dağıtır. Dolayısıyla halkta esasen 10 birim para varken, 11 birim para borçlanılmaktadır.)

Köylüler, "İyi görünüyor, ama yeni halkaları %10 faizle yaratacağınıza göre, yine de sonunda size geri ödeme yapmak için yeterli halka olmayacak", derler.

"Bu sorun olmaz", der adam. "Zamanı geldiğinde daha fazla halka yaratacağım ve bunların vadesi geldiğinde de yine daha fazla yaratacağım. Yeni halkalar yaratıp borç vermeyi her zaman isteyeceğim. Daha fazla tavuk üretmeniz gerekecek elbette, ama tavuk üretimini arttırmayı sürdürdüğünüz sürece soru olmayacak."

Bir çocuk yanına gelip, "Özür dilerim, bayım, ailem hasta ve yiyecek almak için yeterince halkamız yok. Bana yeni halkalar verebilir misiniz?" der.

"Kusura bakma, ama bunu yapamam", der adam. "Görüyorsun ya, yalnızca bana geri ödeme yapabilecek olanlar için halka yaratıyorum. Ailenin teminat gösterebileceği tavukları varsa ya da biraz fazla çalışarak daha fazla tavuk üretebileceğini kanıtlayabilirsen sana halka vermekten mutluluk duyarım."

Birkaç talihsiz istisna hariç, sistem bir süreliğine gayet iyi işledi. Köylüler tavuk sürülerini, şapkalı adama geri ödeme yapmak için ihtiyaç duydukları fazladan halkaları elde edecek kadar hızlı büyüttüler. Aralarından bazıları -talihsizlik ya da beceriksizlik gibi- herhangi bir nedenden ötürü gerçekten iflas ettiler ve daha talihli, daha becerikli komşuları çiftliklerini devralıp onları da iş gücü olarak işe aldılar. Ama genel olarak bakıldığında tavuk sürüleri para arzıyla birlikte yılda %10 büyüdü. Köy ve tavuk sürüleri öylesine büyümüştü ki, şapkalı adama onun gibi pek çok adam daha katıldı ve hiç durmadan yeni halkalar kesip, daha fazla tavuk yetiştirmek için iyi bir planı olan herkese dağıttılar.

Zaman zaman sorunlar yaşandığı oldu. Öncelikle, bu kadar tavuğa (esasen mal ve hizmete) kimsenin ihtiyaç duymadığı ortaya çıktı (Bir insanın gerçekte kaç tane elbiseye ihtiyacı vardır?). Çocuklar "Yumurtadan bıktık", diye sızlandılar. Ev kadınları, "Artık evdeki her odada tavuk tüyü yatak var", diye yakındılar. Köylüler tavuk ürünlerinin tüketimini arttırabilmek için her yola başvurdular (Örneğin elbise tüketimini arttırabilmek için modayı yarattılar.). Her ay yeni bir tavuk tüyü yatak ve onları saklayabilmek için daha büyük evler almak, tavuklarla dolu avlular yaptırmak moda oldu (Şaşırtıcı olmayacak bir şekilde tavuklar, yani mal ve hizmetler değersizleşti. Artık bozulanı atıyoruz, çünkü zaten yeterince fazla var, tamirle "uğraşmaya" gerek yok.). Öteki köylerle çatışmalar çıktı ve bunlar yumurta savaşlarıyla çözüldü. Şapkalı adamın kayınbiraderi olan belediye başkanı, "Daha fazla tavuk talebi yaratmalıyız", diye bağırıyordu. "Böylece hepimiz zenginleşmeyi sürdüreceğiz." (Tavukların sayısı arttıkça, insanların tavuklara hizmet etmek zorunda kalacakları da aşikar. Bir süre sonra o mal ve hizmetlere, biz hizmetçi oluyoruz. Daha büyük bir ev alabilmek için kredi borcuna giriyor, evlerimizi temizletebilmek için başka hizmetlilere ücret ödemek zorunda kalıyor, onların ücretlerini ödeyebilmek için daha çok çalışıyor, çalıştığımız için çocuklarımıza bakmaları için başka hizmetçiler tutuyoruz. Çocuklarımıza aldığımız oyuncakları toplu tutabilmek için bile ayrı bir hizmetli gerekiyor neredeyse. Tüm bunları karşılayabilmek için daha da fazla çalışıyoruz. Hem biz, hem de çocuklarımız yalnız ve izole hayatlar yaşamaya başlıyoruz. Bu yalnızlığımızı sonlandırabilmek için yapay yollara başvuruyor, bu yollar için de ayrıca para ödemek zorunda kalıyoruz. Kısır döngü...)

Bir gün köyün yaşlılarından biri, bir sorun daha fark etti. Köyü çevreleyen tarlalar bir zamanlar yeşil ve bereketliyken artık kahverengi ve pisti. Tüm bitkiler tavukları besleyecek tahılın yetiştirilmesi için sökülmüştü (İstanbul'un çevresindeki yeşil alanlar ile tarım alanları, içlerindeki tüm canlılar ile birlikte, yeni otoyollar ve lüks siteler yapılmak üzere kesiliyor, yok ediliyor.). Bir zamanlar balıkların kaynaştığı göletler ile dereler artık tavuk dışkısıyla (ya da endüstriyel atıklarla) dolu, pis kokulu lağım çukurlarına dönüşmüştü. Yaşlı kadın, "Bu durum sonra ermeli!" dedi. "Tavuk sürülerimizi büyütmeyi sürdürürsek çok geçmeden tavuk bokunda boğulacağız!"

Şapkalı adam onu bir kenara çekip yatıştırıcı bir ses tonuyla, "Merak etme, yolun ilerisinde bereketli tarlaları olan başka bir köy var", dedi. "Köyümüzün erkekleri tavuk üretim için onlarla anlaşmayı planlıyorlar (Neden yabancı ülkelerin şirketlerinin, bizim ülkemize gelip fabrika, tesis vs kurduğunu düşünüyorsunuz? Bizim ülkemizin halkına istihdam sağlamak için mi?). Kabul etmezlerse de... eh, bizim sayımız onlardan fazla (ABD, Irak'a demokrasi getirmek için mi girmişti?). Zaten büyümeye son verme konusunda ciddi olamazsın. Aksi takdirde komşuların borçlarını nasıl ödeyecekler? Ben nasıl yeni halkalar yaratabileceğim? Ben bile iflas ederim."

Ve böylece, birer birer tüm köylüler, aslında kimsenin ihtiyaç duymadığı devasa tavuk sürülerini saran pis kokulu lağım çukurlarına dönüştü ve büyümenin birkaç yıl daha sürdürülebilmesini sağlayacak, geriye kalmış az sayıdaki yeşil alan için birbirleriyle savaştılar (İstanbul halkının üçüncü köprü ve "Çılgın Projeler"e karşı, yani büyümeye karşılık doğasını kurban etmemeye yönelik direnişini neden desteklediğimi daha iyi açıklayamazdım sanırım. Mesela bir bankaya gidip, "Bu ormanı kesilmekten kurtarmak üzere satın almak için 1 milyon lira kredi istiyorum", dediğinizi varsayalım. "Bu şekilde ormandan bir gelir elde edemeyeceğim, dolayısıyla size faiz ödeyemeyeceğim. Ama parayı geri almanız gerekirse ormanı satabilir ve bir milyon doları size ödeyebilirim.". Ne yazık ki bankacı, yüreği evet demek istese bile, teklifinizi reddetmek zorunda kalacaktır. Ama bankaya gidip, "Bu ormanı satın almak, buldozer kiralamak, tüm ağaçları kesmek ve keresteyi toplam iki milyona satmak için bir milyon dolar rica ediyorum. Bu 2 milyon dolardan size %12 faiz ödeyeceğim ve birazcık da ben kâr edeceğim", derseniz, bankacı teklifinizi kabul edecektir. İlk örnekte hiçbir yeni mal ve hizmet yaratılmayacağından, para verilmez. Para, yeni mal ve hizmet yaratanlara gider. Yani Çılgın Projeleri durdurmak için, projenin olası getirisinden fazla paranız yoksa, projeleri durdurmanız imkansızlaşıyor.). Ancak ellerinden geleni yapmalarına rağmen büyüme hızı düşmeye başlamıştı. Büyüme yavaşladıkça gelire oranla borç artmaya başladı ve köylülerin pek çoğu ellerindeki halkaların tümünü yalnızca şapkalı adama borçlarını ödemek için kullanır oldular (Kredi kartı borçlarını ödeyebilmek için sürekli borç yapılandırmasına giden, yani bir bankadan daha yüksek faizli aldığı borç ile diğer bankadaki borcunu kapatarak, sürekli borç ödeyerek yaşayan insanların sayısı benim etrafımda bile oldukça fazla.). Aralarından pek çoğu iflas etti ve şapkalı adama karşı yükümlülüklerini kendileri de güçlükle karşılayabilen işverenler için ancak geçinmeye yetecek ücretlerle  çalışmak zorunda kaldılar (Bu durumda çalışmak artık eğlence veya üretmek amacının dışında, borç ödemeye yönelik bir tür köleliğe dönüyor. Dünyanın en büyük şirketinin CEO'su bile olsanız, en fazla pranganızın zinciri diğer kölelerden biraz daha uzun oluyor... Teknolojik gelişmeler hariç bilimin hiçbir türünde ilerleme sağlanamamasının nedeni de bu olsa gerek. Einstein'in kazandığı Nobel Ödülü ile karısına ve oğluna olan nafaka borcunu ödediğini biliyor muydunuz?.). Tavuk ürünlerini satın alabilecek insan sayısı giderek azaldı ve bu da talebin ve büyümenin sürdürülebilmesini iyice zorlaştırdı. Çevreyi mahveden bu aşırı tavuk bolluğunun ortasında, yaşamak için gerekli olanları zorlukla elde edebilen insanların sayısı giderek arttı ve bu da bolluk içinde kıtlık paradoksunu yarattı.

İşte günümüzde durum böyledir.

Ve şunu da eklemek istiyorum ki, o beyaz şapkalı adam bir tür şeytan değil. O adam, sen ve beniz. Yani herkes kukla, ama kuklacılar yok... Kendi kurduğumuz sistemin kısır döngüsünde eriyoruz ve bireysel kurtuluş ne yazık ki mümkün değil...

10 Ekim 2013 Perşembe

El ve Ayaklar İçin Yoğun Nemlendirme Nasıl Yapılır?





El ve ayaklarınız için kullanmak üzere şu yağlardan birini veya birkaçının karışımını evin değişik yerlerinde bulundurmalısınız (Küvet yanında, mutfak ve banyo lavabosu yanında, yatak odasında vs.):
Zeytinyağı
Vitamin E Yağı
Badem Yağı
Ayçiçek Yağı
  1. Bir kaba ılık su doldurup ellerinizi/ayaklarınızı içine sokun. Tırnak etleriniz yumuşayıncaya kadar suda tutmaya devam edin. Ortalama 15 ila 30 dakika arasında sürecektir. Eğer kendinize ayıracağınız 30 dakikanız varsa, bu süreyi sonuna kadar kullanın :) Ilık suyun içine saç veya vücut şampuanı dökerek el ve/veya ayaklarınıza köpük banyosu da yaptırabilirsiniz :)
  2. Seçtiğiniz yağı veya yağ karışımını bir tavada veya mikrodalga fırında ılıklaştırın. Çok sıcak olmasın ki cildinizi yakmasın. Yağı ısıtmak hem yağın içindeki asiti uçurur hem de sıcak yağı cilt daha kolay emer. Örneğin zeytinyağını koyduğunuz tavanın içine bir dilim ekmek koyun. Ekmeğin rengi döndüğünde tavanın altını kapatabilirsiniz.
  3. El ve/veya ayaklarınızı ılık yağın içine batırın ve yağ soğuyuncaya kadar bekleyin.
  4. Yağı parmaklarınıza, ellerinize/ayaklarınıza, tırnak ve tırnak etlerinize masaj yaparak yedirin.
  5. Fazla yağı kuru bir havluyla alın ya da ellerinizi akan suda yıkayın.
  6. Nemlenmiş el ve ayaklarınızın keyfini çıkarın :)
Üzerinde değişiklikler yapılmış çeviridir. Orijinal metin için bkz.:  http://www.flylady.net/d/br/author/dana/

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Instagram

Instagram

Twitt'le

Translate

İstatistiklerim


View My Stats