Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2016 Pazartesi

Çocuklarla Gün İçinde Neler Yapabiliriz, Neler Oynayabiliriz?


+



Çocuklarımın ikisi ile de tüm gün bir arada olduğumuzdan 6 yıldır gün içinde yapılabilecekler konusunda biraz tecrübe edindim. Bu konuda okuduğum kitaplar arasında ise yukarıdaki fotoğrafta görülen kitap, bence, açık ara en iyisi. Kitap içerisinde çok fazla oyun önerisi yok ama genel olarak çocuklarla neler yapabileceğinize ve bu konuda evinizde yapabileceğiniz düzenlemelere ilişkin akla gelebilecek hemen hemen her konuya değinmiş. Bu konuda tavsiye edebileceğim en temel kitap (okuduklarım arasında).

Ben işimi yaparken çocuklar da kendileri oynamaları gerektiğini öğrendiler. Bebeklik zamanında çocuğun önüne dağıtabileceği, kirletebileceği ve bana sonradan iş çıkaracak bir uğraş koyduğumda kendi işimi yapabildiğimi gördüm. Böyle böyle, büyüdükçe, ben iş yaparken onlar da kendilerini oyalamaları gerektiğini anlıyorlar. Ayrıca bu şekilde, bir işi yapmanın en doğru yolunu da kendileri keşfediyorlar, ben onlara öğretmemiş oluyorum.

Genellikle gün içinde 1-2 saat bana ait, en az 3-4 saat de sokaktayız. Onun dışında kalan zamanlarda da ev içinde zaman geçiriyoruz. Sokakta veya evde geçirdiğimiz zamanda çocukların kendi kendilerine oyun bulabilmeleri için onlara fikir ve araç gereç sağlamam lazım. Mesela sokakta seksek oynayabileceklerini gösterdikten sonra, çantamda da sürekli tebeşir bulundurmam lazım ki seksek oynamak istediklerinde ortam yaratabileyim.

"Her güne bir aktivite" şeklinde bir planım yok ama "Çocuklarla neler yapabiliriz?" diye düşündüğümde fikir bulabilmek adına kendime yaptığım bir liste var. Bu listedeki tüm oyunlar her yaş grubuna hitap edebiliyor ama yaş ve yetenek durumuna göre farklı seviyelerde davranmak gerekiyor. Bazı oyunlar tek başına, bazıları diğer çocuklar veya bir yetişkinle paralel olarak, bazıları da hep birlikte oynanabiliyor. Esneklik olmazsa, sıkı plan program işlemiyor çocuklu hayatta. Listemde toplam 15 kalem fikir var: 

1) Ev işi: Sabahları ilk iş ev işlerini yapıyoruz hep birlikte. Çamaşır makinesini doldurma-boşaltma, çamaşırları asma, bulaşık makinesini doldurup boşaltma, elektrik süpürgesi vurma, toz alma, cam /ayna silme, yerleri paspaslama vs.

2) Yemek yapmak: Her gün günlük yemek yapıyoruz. Çocuklar kendi yaptıklarını daha bir iştahlı yiyorlar, yeme konusunda daha hevesli oluyorlar. Yemeği hazırlama aşamasında yıkama, doğrama, karıştırma konusunda bana yardım ediyorlar, ya da belki de ben onlara yardım ediyorum demeliyim :) Bazen de zevk olsun diye kek, kurabiye, yulaflı bar gibi atıştırmalıklar hazırlıyoruz. Yemekleri hazırlarken yemek malzemeleri hakkında konuşuyoruz. Neden beyaz unun ve şekerin zararlı olduğunu, balı neden ısıtmamamız gerektiğini vs anlatıyorum. Yemek yaparken daha etkili oluyor bu tür konuşmalar.

3) Açık hava oyunları: Bunların bazıları seksek, saklambaç, yakalamaç, yerden yüksek gibi kurallı sokak oyunları. Haftada 1-2 defa da oyun grubumuz ile buluşup serbest oyunlar oynuyorlar. Trambolinde zıplıyorlar mesela ya da yüzüyorlar, kumdan kale yapıyorlar, ormana gidersek ağaçlara tırmanıyor, kozalak topluyorlar; bisiklete, kaykaya, patene biniyorlar. Bazen de bahçede zaman geçiyoruz; ekiyoruz, biçiyoruz, bitki bakımı yapıyoruz, kompost yapıyoruz vs.

4) Civar geziler ve yolculuklar: Küçük bölgelerde yaşamayı tercih ediyoruz. Bulunduğumuz bölgedeki kafeler, pastaneler, postahane, kütüphane, kırtasiye, tuhafiye, nalbur vs ilk öğrendiğimiz ve her hafta ziyaret ettiğimiz yerler. Bunun haricinde civarda huzurevi, hayvan bakım evi gibi yerler varsa oraları da ziyaret ediyoruz. Ayrıca civardaki müzeler ve tarihi ören yerleri de sık sık ziyaret ettiğimiz yerler. Sınırsız girişli, yıllık müze kart alıyorum kendime. Bölgemizdeki pazar yerlerini öğrenip, alışverişimizi pazarlardan yapıyoruz. Ayrıca sık tercih etmemekle beraber yakın bölgedeki alış veriş merkezleri arasında da seçim yapıyoruz, gitmemiz gerektiğinde tercihimiz olana, mesela özellikle üstü açık olanlara gidiyoruz. Şehirlerarası veya uluslarlarası yolculuk yaptığımızda da bu kalemdeki yerleri araştırıp, öncelikle onları ziyaret ediyoruz.

5) El sanatları: Resim çizme-boyama (pastel boya, kuru boyalar, keçeli kalemler, sulu boya, parmak boyası olarak da kullanılabilecek guaj boyalar, evde de nişasta ve gıda boyası ile hazırlanabilen boyalar, sokakta kullanmak için tebeşir vs), oyun hamuru türleri (moon sand, oobleck, slime vs, kil), bahçede oynama sırasında çamur oyunları (mud pie), origami türü kağıt işleri, baskılar (patates, lahana vs),; ayrıca pipetle, pamukla, kulak çubuğuyla vs desen çıkararak da resimler yapılabilir. Dikiş dikmek, ileri yaşlarda dikiş makinesi kullanmak; şiş, tığ veya parmakla örgü örmek; halı veya bileklik dokumak. Atık malzemelerden ve aklınıza gelebilecek her türlü malzemeden (midye kabukları, makarna, bakliyat, ponpon, kırtasiyelerde satılan oynar gözler, ağız ve burun vs) kolaj çalışması yapmak. Mesela çocuğun önüne bir kağıt, bir kağıt peçete, bir ip, bir makas ve bir de yapıştırıcı koyuyorsunuz; bakalım neler yapıyor. Bardabas kutularına üyeyiz, her ay 5 farklı el işi yapıyoruz en azından. Maket yapımı, en basitinden karton kutulardan televizyon, roket vs yapmak. Tamir aletleri ile yapılan aktiviteler, mesela balkabağına vidalarla ve çekiçle düğme çaktık. İlerleyen dönemlerde marangozluğa da geçiş yapılabilir. Ben sanat eserlerinin hepsinin fotoğrafını çekiyorum, üzerlerine tarih atıyorum, sergileme alanına asıyorum. Tüm bu süreç de eseri meydana çıkarmak kadar heyecan veriyor.

6) Fen Matematik oyunları: Her türlü deney (Çocuklar için deney kitaplarından veya internetten faydalanılabilir). Diğer etkinliklerle birleştirilebilir. Mesela yoğurt/kefir mayalamak, sirke anası oluşumunu gözlemlemek, altına bal sürdüğümüz bir taşı bahçeye koyup taşa ziyafete gelenleri seyretmek, saç kurutma makinesini çalıştırıp hava akımına bir pinpon topu yerleştirmek vs. Bugün mesela 20 aylık küçüğüm sodanın içine şeker atıp baloncukları gözlemledi. Diğer oyunlar gibi, deneylerin de yaşı yok bence ve önemli olan nokta, tıpkı diğer etkinliklerde olduğu gibi sürekli tekrar. Tekrar ettikçe kafaya yerleşiyor ve her tekrarda farklı bir şey öğreniyorlar. Çeşitli cetveller ile boyut ölçmek ve farklı tartılar ile ağırlık ölçmek de zevkli oyunlar.

7) Özbakım becerileri: Diş fırçalamak, el yıkamak, kıyafetleri kirli sepetine atmak, temiz kıyafetleri katlayıp uygun çekmeceye koymak, hava durumuna uygun kıyafet seçmek, ilerleyen yaşlarda günlük sırt çantası veya gezilerde bavul hazırlamak, banyo ve tuvaleti kullanmak vs. Hatta belki de klozet temizliğini de bu kapsama almak gerekiyor. Kimyasal temizleyici kullanılmıyorsa, klozeti fırçalamak çocuklar için eğlenceli oluyor. Bu tür beceriler de tıpkı diğer etkinlikler gibi bir yetişkin eşliğinde ve belki de diğer çocuklarla birlikte daha eğlenceli ve öğretici oluyor. Çocuklar gözlemleyerek öğreniyorlar. Kendilerinden büyükler ne yapıyorlarsa aynısını, aynı şekilde yapmak istiyorlar. Yetişkinlerin bu işleri öğretirken kendilerinin de aslında her şeyi bilmediklerini göstermesi bence önemli. Mesela siz ayakkabınızı böyle bağlamayı biliyor musunuz: http://onedio.com/haber/muhtemelen-bugune-kadar-bilmediginiz-en-hizli-ve-pratik-ayakkabi-baglama-yontemi-514674


8) Okumak Yazmak: En küçüklere bez kitap alınabilir. Kitapların içindeki hayvanların sesleri çıkarılabilir; renklerin, şekillerin, nesnelerin isimleri tekrarlanabilir. Biraz daha büyüdüklerinde günlük hayattan alınmış hikayeleri olan kısa, resimli kitaplar okunabilir. Daha da ilerleyen dönemlerde Heidi gibi, Tom Sawyer gibi daha kalın kitaplara geçilebilir. Bazı çocuklar yetişkinlerin okudukları kitapları dinlemeyi de seviyorlar. Gün içinde sakin geçirmek istediğiniz bir zamanı sesli kitap okumaya ayırmak hem eğitici, hem dinlendirici, hem de çocukla bağ kurucu oluyor. Masallar anlatılabilir. En küçüklere kendi günlük hayatı masal şeklinde anlatılabilir "Bir gün küçük bir kız varmış. Sabah uyanıp kahvaltı etmiş. Kahvaltıda bir yumurta yemiş." gibi mesela. Daha büyüdüklerinde kendi küçüklük hikayeleri veya aile fertlerinin küçüklük anıları ilgi çekici oluyor. Biraz daha büyüdüklerinde günlük hayatına uygun hikayeler anlatılabilir, sihirsiz büyüsüz. Biraz daha büyüdüklerinde peri kızları, kaf dağları ile ilgili masallara geçilebilir. Anneannesi kızıma sürekli rüyalarını anlattığı için kızım da kendi rüyalarını bize anlatmaya başladı. Önceleri nedense rüyalarını anlatmaya çekiniyordu, belki de rüyaların gerçek olup olmadığını belli bir yaştan sonra anlamaya başlıyorlardır. Ben de kızımın anlattığı rüyaları yazıyorum. Sonra istediği zaman ona geri okuyorum. Ayrıca canımız istedikçe günlük yazıyoruz; kızım gününü anlatıyor, ben de yazıyorum. Bazen günlüğünü okumamı istiyor. Eskiden akşamları "Bugün neye kızdım biliyor musun? Sen neye kızdın bugün en çok?", "Bugün şu işe çok şaşırdım. Senin şaşırdığın bir şey oldu mu bugün?" gibi, duygularını ifade etmesini sağlayacak sorular sorarak muhabbet açıyordum. Artık bunun bir ritüel olduğunu düşünüyor ve "Hadi, bugün neye kızdın? yapalım" diyor kızım. Ve artık günlüğüne de yazıyoruz, o günkü duygularını. Ayrıca o gün gittiğimiz yerlerden afiş, bilet vs almışsak, onları da günlüğüne yapıştırıyoruz. Bazen kendisi günlüğüne resim çizmek istiyor. Çizmeyi seven çocuklar için resimli günlük hazırlamak da mümkün. Bana gelen mektupları sesli okumamdan da hoşlanıyor kızım, sonra mektubu eline alıp kendisi de okur gibi yaparak epey oyalanıyor. Bazen de ezberinde olan hikayeleri bana kendisinin anlatmasını istiyorum. Bu ara anlattığı hikayeleri yazmamı istiyor. Sonra hepsini zımbalayıp kitap yapacakmışız. Resmi seven çocuklar, kendi hikaye kitaplarını resimleyebilirler de. Bir de hikaye zarları yapıyoruz. Zarı atan, zarın üstünde kalan resme uygun bir hikaye anlatıyor ya da anlatmakta olduğumuz hikayenin devamını getiriyor. Hazır satılan hikaye anlatma zarları da var, internetten çıktı alıp yapmak ya da elle çizerek yapmak da mümkün. Bir de okuduğumuz kitapları, kahramanlara uygun kostümler giyerek canlandırıyoruz. 6 yaşından sonra yeni yeni kitap kritiğine de başladık. Okuduğum kitabın her bölümünden sonra ya da kızımın konuşarak tepkisini belli ettiği noktasında "Sence neden böyle olmuş? Bence böyle yapması uygun olmamış." gibi ifadelerle sohbet ortamı yaratıyorum. Bazen okuduğumuz bölümden daha uzun kitap kritiği yapıyoruz. Bence "okumak" sadece harfleri yan yana getirmek değildir; düşünmeyi gerektiren, aktif ve harfleri birleştirmekten çok daha derin bir eylemdir.

9) Sözel oyunlar: Bilmecelere bayılıyor kızım. Yeni yeni fıkralara merak sardı. Espriler, tekerlemeler, "o piti piti, karamela sepeti" gibi saymacalar, karşılıklı el vurarak ve saçma sözleri tekrarlayarak oynanan oyunlar (oynamışsanız beni anlamışsınızdır). Kostüm giyerek müzikal yapıyoruz mesela. Şovumuzu birilerine sergiliyoruz ve videoya da çekip sonradan izliyoruz. Bazen kızım tutkulu bir şekilde konuşmaya başladığında da onu rahatsız etmeden videoya çekiyorum, sonradan kendisini izleyip dinliyor. Dans ve ritmi de sözel oyunlara dahil tutuyorum ben. Gün içinde dansa ve müziğe de zaman ayırıyorum. Tüm dünyadan çeşitli müzik türleri dinlemelerini önemsiyorum. Bu nedenle gün içinde özellikle Açık Radyo dinliyorum veya https://groups.yahoo.com/neo/groups/montessoribyhand/info grubunun dosyalar kısmından indirdiğim dünya müziklerini çalıyorum ya da Ay Işığı Sonatı'nı açıveriyorum; kendime ait zamanlarda da Klasik Türk Müziği, Türk Halk Müziği ve Türkçe "rock" parçaları dinliyorum, bazen dinlerken kendimi kaptırıp dans ediyorum, bakıyorum benimkiler de dansa başlıyorlar. Türkçe'yi güzel kullanmalarını da önemsiyorum. Bunun için TRT Radyo dinliyorum, en güzel konuşan spikerler orada oluyor. Müşfik Kenter'in, Erol Günaydın'ın sesinden masal dinletiyorum. Radyo Tiyatrosu dinliyoruz.

10) Konuşturmaca oyunları: Aslında bunlar da sözel oyunlara dahil ama kızım o kadar çok seviyor ki ayrı bir başlığı hak ediyor. Minik oyun evleri yapıp, minik tahta oyuncakları konuşturuyoruz 6 senedir bıkmadan. Bir plajı ya da bir otoparkı ya da bir evin içini canlandıran oyun halılarının üstüne koyuyoruz minik insan ve hayvanları. Parmak kuklaları kızım çok sevmemişti ama oğlum bayılıyor. Bazen onlara söylemek istediklerimi oyuncaklara söyletiyorum ya da mesela onlara kızmak istediğimde oyuncaklara kızıyorum "Ama ayıcık ne yaptın sen? Her yeri ıslatmışsın? Ne olacak şimdi?" diyorum mesela. Ya da "Merhaba Aliş, beraber yemek yiyelim mi?" diyorum bir oyuncağı konuşturuyormuş gibi yaparak. Serkan Bilgi'nin hazırladığı Hacivat Karagöz Sahne Seti'ni yıllardır severek kullanıyoruz. O kadar çok sevdik ki bir tane de anneannesinin evine aldık. Serdar Bilgi ile de şahsen tanıştık hatta onun elinden satın aldık. Bu da güzel bir anı oldu bizim için. Olur da burayı okursa, kendisine teşekkür etmek istiyorum. Kızım Zenne, Bebe Ruhi hepsini tanıyor sayesinde. 3 senedir aklımıza estikçe çıkartıp oynuyoruz. Özellikle geceleri odayı karartmak, sahnenin arkasına ışık tutmak gibi hazırlıklar da en az oyunun kendisi kadar heyecan verici oluyor çocuklar için. Aynı şekilde kızımın bebekliğinden kalmış, saydam kapağı olan bir kutunun içine fener koyarak ışık kutusu (light box) yaptım. Işık kutusunun üstüne kendi kestiğim şekilleri koyarak veya karagöz-hacivat gibi saydam tasvirler koyarak hikaye kurguluyoruz. Odayı karartıp, az bir ışık eşliğinde parmaklarımızın gölgeleri ile duvarlarda şekiller yapıp konuşturuyoruz. El fenerinin ucunu renkli saydam kağıtlar ile kaplayıp değişik renkte ışıklar da ekleyince, ortam neşelenince daha da zevkli oluyor oyun. Bir de evimize gelen istisnasız her çocuğun en severek oynadığı alet: Telsiz. "Walkie Talkie" dediğimiz telsizlerden var bizde. Çocuklar o telsizlerle ne oyunlar oynuyorlar! Bizdeki telsizin "bebek telsizi" özelliği de var. Bebek telsizine para vermek yerine, böyle bir telsiz alınırsa, bebek büyüdüğünde de işe yarar. Karton bardak ve ip ile de telsiz yapıyoruz, bu şekilde telsizin nasıl çalıştığını görmüş oluyor.

12) Zar, Kart, Kutu oyunları: Monopoly, Tabu tarzı kutu oyunları; iskambil kartları ile oynanan oyunlar; dama, satranç, go gibi tahta üzerinde oynanan oyunlar; küçükler için eşleştirme kartları, flash card'lar; Meraklı Minik Dergisi'nin her ay verdiği zarla oynanan oyunları; pazıllar vs.

13) Serbest oyun zamanı: Çocuğun kendi başına ya da eve gelen arkadaşları ile oynayabilmesi için odasında "evcilik" oynamaya uygun oyuncakların bulunması gerekiyor. Kostüm kutusu; oyuncak ev; oyuncak mutfak; minik hayvan figürleri, oyuncak taşıtlar, oyuncak bebekler; yatak, beşik, bardak, oyuncak puset, mama sandalyesi; oyun çadırı, minderler, yer yatağı, yer sofrası, mini boy masa ve sandalyeler; aynalar, el feneri, ışıldak, dünya küresi, dünya ve Türkiye haritası, belki yaşanılan yerin haritası; ipler, sopalar, taşlar, kozalak vb doğa hazineleri ilk aklıma gelenler.

14) Ekran zamanı: Da Vinci Learning tarzı televizyon kanalları, TRT Çocuk Haber, Bay Becerikli gibi programlar; çeşitli Youtube kanalları (http://imaginationsoup.net/2015/10/06/steam-youtube-channels-for-elementary-kids/; Barış Özcan; Çocuklar İçin İngilizce, herkes için basit İngilizce; herkes için sanat; İnglizce sesli kitaplar;  ); Khan Akadem Türkçe, Çocuklar için İngilizce öğreten sayfalar, http://www.freddiesville.com/songs/whats-your-name-song/, yazma çalışması yapmayı sevenler için, online radyo tiyatrosu, çocuklar için radyo tiyatrosumatematik çalışmaları için çıktılar, çocuklar için bilgisayar bilimleri, birinci sınıflar için deneyler, çocuklar için teknoloji rehberi: http://www.onlineanne.com/; birinci sınıflar için matematik; bazı ev oyunu önerileri; interaktif dünya atlası; çizgi roman yazmak için hazır sayfalar; çarpma öğrenme; sesli öyküler; ücretsiz dosyalar; Nasıl Yapılır? tarzı belgesel programlar ve belgesel kanalları vs vs. Bizim evde dizi takip edilmez, haber izlenmez, genel Türk kanalları açılmaz ama bunun dışında televizyon, iPad, iPhone üzerinden yararlanabildiğimiz her türlü yöntemden yararlanıyoruz. Biz fazla seyretmediğimiz için çocuklar da aşırı bir talepte bulunmuyorlar. Aynen paketli gıda tüketiminde davrandığımız gibi davranıyor ve sağlıklı tercihlerde bulunmalarını sağlamaya çalışıyoruz, yasaklama getirmiyoruz.

15) Sosyal İlişkiler: Aile, dostlar, komşular ve arkadaşlar için özel zamanlar yaratıyoruz. Yakalayabildiğimiz kadar doğum günlerini yakalamaya çalışıyoruz. Doğrusu bu konuda pek iyi sayılmam, bazen 2 ay sonra doğum gününü kutladıklarımız oluyor, maksat doğdukları ve hayatımızda oldukları için mutlu olduğumuzu göstermek. Bir de seçtiğimiz arkadaş çevresinde bizi olumsuz etkileyecek kutlamalar yapılmıyor, rahatsız kıyafetler içinde oturup pahalı hediyeler seçmek zorunda kalmıyoruz. Katıldığımız doğum günü partilerinde gerçekten eğleniyoruz, en son bu haftasonu arkadaşımızın bahçesinde yumurta avı yaptık mesela. Bir de içten dışa doğru büyüyen bir güven çemberimiz var. Öncelikle çekirdek ailemiz, sonrasında anneanne/dede/hala/amca/yenge ve kuzenlerden oluşan geniş ailemiz, sonrasında benim dedem gibi biraz daha geniş ailemiz, sonrasında kendi seçtiğimiz arkadaş çevremiz, sonrasında mahalledeki komşularımız ve mahalle esnafı var. Her bir çembere özel önem veriyoruz. Akrabalarımız şehir dışında olmalarına rağmen 1-2 ayda bir görüşmeye çalışıyoruz. Dedemin köyüne hemen her sene gidiyoruz. Ayrı şehirlerde olduğumuz arkadaşlarımızla da yılda en az 3-4 kez görüşmeye çalışıyoruz. Bize yatıya davet ediyoruz, geldiklerinde çok mutlu oluyoruz. Kızım arkadaş çocukları ile bebekken çekilmiş fotoğraflarını gördüğünde şaşırıp mutlu oluyor "Bu kadar küçükken de birlikte mi oynuyorduk?" diye soruyor. Haftada en az bir kere ya misafirliğe gidiyoruz ya da misafir ağırlıyoruz. Bazen önceden randevulaşıp, çiçek buketi ve tatlımız ve özellikle de kendi yaptığımız bir hediye ile resmi misafirlik yapıyoruz. O da ayrı eğlence oluyor. Bazen de çat kapı gidip, bir kahve içip kalkıyoruz. Bazen de biz kısır, kurabiye hazırlayıp kapı kapı gezerek, bize gelecek komşu arıyoruz. Mahallenin esnafı ile tanışıyoruz. Özellikle bazen parasız çıkıyorum, basit bir şey almak istiyorum, misal ekmek. "Tüh, para almamışım yanıma" diyorum. Eğer esnaf "Olsun, ne önemi var, sonra verirsiniz" derse, o esnafa canım feda, kızımı da güvenerek yalnız gönderiyorum bu tür esnafa alış verişe. Sonra bazı becerileri olan komşularımızdan yardım da istiyoruz. Mesela İngilizce "handy" denilen, el işlerinde maharetli bir komşu dedemiz var. Kızım en son "kedi evi" yapacağımız zaman, komşu dedenin yardımını istedi, o da sevinerek yardım etti. Bugün de mesela bir başka komşumuza "yaş pasta" yapımına davetliyiz. Bedava atölye çalışması yani :) Ben 40 yaşıma yaklaşırken, insana yatırım yapmanın önemini anladım, çocuklarım daha da önce fark etsinler istiyorum. Okul sınıflarında ya da iş ortamlarında zorunlu olarak sosyalleştiğim insanlar vardı zamanında, günümün ve hatta ömrümün çoğunu onların yanında geçirdiğim. Şimdi 1-2 tanesi kaldı hayatımda. Kendi seçtiğim, ortak zevk ve ilgi alanı sahibi olduğum insanlar ise hep hayatımdalar. Dolayısıyla artık iş toplantılarına, resmi yemeklere vs zaman ayırmak istemiyorum. Bir dağ köylüsü ile sohbet etmek daha ciddi sosyalleşme gerektiriyor bence. Çocuklar için de her gün aynı odanın içine kapatıldıkları 20 aynı yaş grubu çocuk ile birlikte olmak değil bence sosyalleşmek; her yaş, gelir ve kültür grubundan insan ile paylaşmayı öğrenmeleri gerekli bence ve elimden geldiğince bu konuda ortam hazırlamaya çalışıyorum.

Son olarak değinmek istediğim husus, çocukların akademik bilgi (okul) veya yapılandırılmış etkinlik (mesela basketbol kursu) yerine neden oyun oynamaları daha önemli? Oyun oynarken ne öğreniyorlar?


  1. Başkaları ne hisseder?
  2. Bir şey nasıl çalışır?
  3. Bir şey nasıl yapılır?
  4. Başkalarıyla nasıl sosyalleşilir, nasıl paylaşımda bulunulur?
  5. Düşünce ve duygular nasıl ifade edilir?
  6. Yeni şeyler nasıl yapılır? (Özellikle abi ve ablalar başta olmak üzere diğer çocuklardan ve ilgilendiği konuyu tutkuyla yapan yetişkinlerden daha rahat öğreniyorlar)
  7. Kurallara nasıl uyulur? (Kural belirleme aşaması bazen oyundan daha uzun sürer. Zira kural belirlemenin kazancı, oyunun kendisinden daha büyüktür, çocuk içgüdüsel olarak bunu bilir)
Oyun fikirleri ve gereçleri yetişkinlerden gelse bile oyunu kuracak ve yönetecek olan çocuklardır. Yetişkinler için oyuna müdahale etmemek çok zor olabiliyor, çünkü hayatta en zor işlerden biri, bir işin nasıl yapılacağını bilirken, bir başkasının yapamamasını seyretmek. Ama ne olursa olsun müdahale etmediğimizde, çocukların kazancı çok daha büyük oluyor.



Yukarıdaki kitabın 0-2 yaş arası olan dönem için olan bir versiyonu da var. Özellikle ilk bebeklerini kucaklarına almış olan ebeveynler için öneririm, masraf yapıp almak isteyeceğiniz pek çok bebek malzemesini almaktan vazgeçip kendiniz yapabilirsiniz bu kitap sayesinde.


14 Mart 2012 Çarşamba

Ali Yeşilırmak beni neden ağlattı?




Yetenek Sizsiniz Türkiye yarışması birincisi Ali Yeşilırmak'ı izlerken göz yaşlarımı tutamadım :) Ciddiyim. 

Ali Bey belli ki çok iyi bir köpek terbiyecisi ve köpeği ile kurguladığı şovlar da çok yaratıcı. Ama Ali Bey asla kendisinden bahsetmiyor, her zaman köpeğinin çok yetenekli ve aerodinamik açıdan da iyi olduğuna vurgu yapıyor. "Yarışmayı kazanacak mısınız?" diye sorduklarında bile "Max'e güveniyorum." diye cevap veriyor.

Köpeğine komut verirken ses tonunu değiştirmiyor. Köpeğine bağırmıyor ya da kaşlarını çatmıyor. Yani cezalandırmıyor. Ayrıca ödüllendirmiyor da... "Yaptığı hareketler karşısında ne ile ödüllendiriyorsunuz?" sorusuna "Tam olarak ödüllendiriyorum diyemem. Aferin diyorum, başını okşuyorum, sevdiği oyuncağı ile beraber oyunlar oynuyoruz" filan diyor. "Peki, yaptığı hareket karşısında ödül mama vermiyor musunuz?" sorusuna ise "Hayır, vermiyorum. Eğer verirsem bir dış uyarıcı almış olur ve sadece o ödüle ulaşmak için hareketlerini yapar. Oysa hareketleri kendisi istediği için yapmak istemesi benim açımdan önemli" diyor. Pes!

"Yemeğini bitirirsen sana çikolata vereceğim" diyen anne babalar bir kere daha düşünmeli bence... Adam bir köpekten bahsediyor yahu!

"Kazandığınız ödülle Max için ne yapacaksınız?" sorusuna "Onun için ne yapabilirim ki? Zaten en iyi mamaları, vitaminleri yiyor.Yaşadığı hayattan memnun." diyor. "Peki, yarışmadan sonra biraz dinlendirecek misiniz?" sorusuna "Max yorulmuyor ki? Benimle birlikte evde normal bir hayat sürüyor. Bu hareketleri oyun maksatlı yapıyor ve yaparken de eğleniyor." diyor. "Peki, evde de yapıyor mu bu hareketleri?" sorusuna ise "Evde canı ne isterse onu yapar. Evde asla komut vermem. Bu bir oyun sadece." diyor. Hala bir köpekten bahsediyor! Çocuğun sadece oyun oynarken bir şeyler öğrenebileceğini bazen ebeveynler olarak biz bile unutuyoruz. Diş fırçalaması, ortalığı toplaması vs için çocuğa komut verirken Ali Bey'in bu sözlerini hatırlamakta fayda var...

"Şimdi yüzündeki ifadeye bakın" diyor ve köpeğinin yanından uzaklaşıyor. "Ben gideceğim ama sen burada kalacaksın" diyor ve gerçekten de Max'in ifadesini görmeniz lazım. Sahibine kilitleniyor ve gözlerini ayırmıyor. Sahibi ile gitmek istediği öyle belli ki! "Bir yere gideceğiniz zaman Max'i ne yapıyorsunuz?" sorusuna "Her yere beraber gidiyoruz." cevabını veriyor. "Peki, kız arkadaşınızla yemeğe giderken?" "Evde yalnız bırakıyorum o zaman" diye cevap veriyor. İnanamıyorum ya, köpek bu bahis konusu olan bir köpek! Doğumdan önceki hayatımıza geri dönmek için çocuğu kişisel hayatımızdan dışlarken bir kere daha düşünmemiz lazım: Bırakın çocuk sahibi olmayı, köpek sahibi olmak bile artık hayatınızı yalnız geçiremeyeceğiniz ve sürekli bir başka canlının hissettiklerinden sorumlu olacağınız anlamına geliyor.

Max'a bakarken Ali Bey'in gözlerimde gurur yok, sevgi var. Öyle bariz görülüyor ki bu...

Ali Bey gibi bir ebeveyn olmak istiyorum. Umarım olabiliyorumdur. Ali Bey'in çok yakışıklı, çok akıllı bir köpek-oğlu var ve bence Ali Yeşilırmak harika bir BABA!

Not: Ali Yeşilırmak'ın bu konuşmalarını 13 Mart 2010 tarihli Saba Tümer'le Bugün programında izledim: http://tvarsivi.com/saba-tumer-ile-bugun-14-03-2012-izle-e_42215.html

15 Aralık 2011 Perşembe

Organik Besin Yemeli Miyiz?


Ece Temelkuran'ın çok beğendiğim bir yazısı var. Kişisel internet sayfası açılmıyor ve yazının yayınlandığı gazete de hata veriyor. Ben de yazıyı kaybetmemek adına kendi sayfama koymaya karar verdim. Facebook sayfasından alıntılayarak buraya kopyalıyorum:

Organik Nazmi ve Ciddiyet

ORTADOĞU ülkelerinde ve Türkiye'de ölüm gündelik bir mesele ve insan hayatı en ucuz tüketim maddesi olduğu için bu ülkelerde insanların yapay tatlandırıcıların tehlikesi ya da hormonlu domatesin dehşeti üzerine uzun süre düşünmesini, bunu bir Finlandiyalı kadar yürekten ciddiye almasını bekleyemezsiniz. Komik olur yani.

Fıkralarında bile insanların katledildiği bir coğrafyada kanın şu anda akmadığı, kimsenin kafasının, bacağının, kolunun kopmadığı bir ölümü tasavvur etmek, bundan korkmak, sizi sadece muhallebi çocuğu durumuna düşürmez, aynı zamanda alay konusu yapar. Nitekim Erzurum'da yaşayan Nazmi Bey'in adının "Organik Nazmi"ye çıkması da muhtemelen böyle bir sürecin sonucu. Oysa Nazmi Bey benim kahramanım.

Nazmi Bey bugün Türkiye'de en ciddi politikayı yapan, en esaslı ve en delikanlı siyaseti yürüten az sayıda insandan biri. Bu yazıyı sadece ona değil, kanın bütün gözleri kör ettiği için sadece kan rengi şeyleri görebilen gözlerin olduğu bu ülkede yeryüzüne dair, toprak kadar somut bir derdin peşine düşen herkese destek vermek için yazıyorum.

ALTIN TOHUM
Organik Nazmi, Erzurum'da yaşıyor. Öğretmenlikten sonra organik işine girmiş ve şimdi Nazmi Ilıcalı Organik Gıda Üreticileri Federasyonu Genel Başkanı. Federasyon bir açıklama yaptı önceki gün. Yerli tohum getirecek her üreticiye bir Cumhuriyet altını verecek. Helal olsun!

Biliyor musunuz bilmiyorum, Türkiye'de yerli tohumu bitirmeye yönelik büyük çaplı bir operasyon yapıldı ve şimdi yerli tohum alım satımı yasak. Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, bu yasanın kenarından geçip müthiş bir iş yapmıştı, devam da ediyor. Tohum değiş tokuş pazarı kurdu. Köylüler yıllardır sakladıkları tohumları sandıklardan çıkardılar ve şimdi soyu tükenmiş sebzeler ve meyveler yeniden üretilmeye başlandı. Nazmi Bey de şimdi benzer bir şey başlatıyor. Peki altın meselesi alım-satım yasağının kapsamına girer mi? Hmmm... Girerse ne yapacağız?

İTAATSİZ TOHUM
Birkaç gün önce Futuristika Dergisi'nden Pınar İlkiz Hanımefendi geldi ve sivil itaatsizlik üzerine minik bir söyleşi yaptı benimle. (Dergiye internetten bakın, bence süper. futuristika.org) Türkiye'de sivil itaatsizlik eylemi olarak bundan sonra neler yapılabilir diye düşünürken saydığım birkaç şey içinde bunu söylemeyi unuttuğumu şimdi fark ediyorum. Elbette ya! Yerli tohum alım satımı, çoğaltılması! Bunu sivil itaatsizlik eylemi olarak da tasarlamak gerek. Organik Nazmi Bey'e sesleniyorum:
 Nazmi Bey, eğer bu altın meselesinden başınız sıkışır da olay eylem yapmaya kadar giderse ben buradayım. Her türlü yani. Elimizden gelen ne varsa...

Dün Radikal Gazetesi'nde Koray Çalışkan bir yazı yazdı. Bizi GDO'lu ürüne karşı koruyacak olan Biyogüvenlik Kurumu'nun bilakis GDO'lu ürünlere onay verme noterine dönüştüğünü söylüyor. Bu hafta 10 yeni GDO'lu mısır çeşidine daha izin verilecek. Çokuluslu şirketler böylece bağırsaklarımıza kadar girecek. Çünkü GDO'lu ürünlerin bağırsaklarda bile sindirile-mediği, hücrelerimize nüfuz ettiği Bi-yogüvenlik Kurumu'nun kendi raporlarında bile(!) yazıyor. Kapitalizm böyle Allahsız kitapsız, insanın bağırsağına bile sızabilen bir şey.

ELDEN NE GELİRSE
Anadolulular bugünlerde toprağı, doğayı ve kendileri gibi yaşama hakkını savunmak için HES'lere karşı mücadele veriyorlar. Yakında bu mücadele GDO'ya karşı ve yerli tohum için de büyüyecek. Sanırım kapitalizme karşı dünyadaki en hakikatli, en bilekli direniş buradan gelecek. Sisteme karşı yeryüzünü savunanlar bir araya gelecek. Daha enternasyonal bir muhalefet düşünebiliyor musunuz! Bu enternasyonal direnişin Anadolu ayağı için, ben buradayım. Her türlü yani. Elimizden ne gelirse...

Ece Temelkuran

16 Kasım 2011 Çarşamba

2 yaşında bebeği nasıl oyalayabilirim? Verimli Zaman Geçirme- Sanat Etkinliği II


Pamuktan bulut yaptık kızımla :) "Biz etkinlik yapmakta zorlanıyoruz" diyen annelere moral olsun diye bütün olumsuz gelişmelerle birlikte paylaşıyorum etkinlik sürecimizi :)

Bir önceki etkinliğimizde (tıktık) kızım fazla rol alamamıştı. Bu sefer tamamen kendisinin yapabileceği bir şeyler denemek istedim.


Önce elişi kağıtları, yapıştırıcı, renkli dekor şekeri ve bir süzgeç alarak işe başladık. Dekor şekerimiz tarçınlı olduğundan beyaz kağıt iş görür diye düşündüm.


Kağıda, bulut şekli oluşturacak biçimde yapıştırıcı yapıştırdım ve süzgeci şekerle doldurup kızımın eline verdim. Şekerler yapıştı ama pek de görünür olmadı. Ümidimi kaybetmedim, bu sefer de mavi elişi kağıdı ile deneme yaptık:



Kızım her seferinde "Ne yapıyoruz acaba?" ifadesiyle bana bakıyor tabii :)


Ortaya böyle ilginç bir sonuç çıktı. Ama beni tatmin etmedi tabii ki... Bu sefer şekerlerin üzerine uhu sıktım. Sonra da kızımın eline bir parça pamuk verdim. Çocuğum şaşkınlıktan açılmış ağzıyla bana bakıyordu bu arada :)


Pamukları küçük parçalar halinde yapıştırmaya başlayınca, bulutumuz da ortaya çıktı. Olayı daha da heyecanlı hale getirmek için "Babaya sürpriz yapalım." dedim ve sanat eserimizi :) televizyonun üzerine yerleştirdik. Baba gelince de "Süprizzzz!" diye bağırdık. Baba da çok sevindi, çok takdir etti kızımı. Böylece ilk etkinliğinden pek bir şey anlayamamış olan kızım, bu sefer kendisiyle pek bir gururlandı :)


Bunu yapmak çok kolay, üstelik ilk olarak pamukla başlanırsa etrafın kirlenme riski de yok; yani yerinde duramayan Poyraz'lar da rahatlıkla yapabilir :)

2 Kasım 2011 Çarşamba

2 yaşında bebeği nasıl oyalayabilirim? Verimli Zaman Geçirme- Sanat Etkinliği

Tarçınlı Kurabiye Almina'nın annesi yazıyor da yazıyor, bir de ballandırarak anlatıyor ki... :) Ben de gaza geldim, "Yapalım artık bir sanatsal aktivite, zamanıdır" dedim. Almina'nın annesi haklıymış: İnsan kendisini kaptırıveriyor :) Kontes mi, yoksa annesi mi daha çok eğlendi bilemedim...

İşte ilk sanatsal aktivitemiz: El İzinden Ağaç Yapma

Önce ağaçlık bir alanda yürüyüş yapıp yaprak topluyoruz. Daha sonra renkli el işi kağıtlarımızı, bir adet yapıştırıcımızı, bir adet kalemimizi, bir adet ucu keskin olmayan makasımızı ve 2 yaşında çocuğumuzu alarak çocuk boyu masanın başına geçiyor ya da yere oturuyoruz.





Kahverengi elişi kağıdının arkasını çeviriyor ve çocuğumuzun elinin, dirsekten başlayarak izini çıkartıyoruz.



Kahverengi tarafı üste gelecek şekilde, başka bir elişi kağıdının üzerine yapıştırıyoruz. Bu el izi bizim ağacımızın gövdesini ve dallarını oluşturuyor.



Ben kahverengi ağaç gövdesini beyaz A4 kağıt üzerine yapıştırdım. Ve sonra da ağaçların dallarına elimde kalan 3 adet yaprağı iliştirdim. Yaprakları yumuşak yapıştırıcı ile yapıştırmak zor oldu, ben de uhu kullandım. Çok çabuk yapılmış ve uyduruk bir çalışma oldu ama kızımın bakışlarındaki hayranlığı görebiliyor musunuz?





Sonra olaya biraz daha heyecan katmak istedim ve kızıma "Babaya sürpriz yapalım, bakalım görünce şaşıracak mı!?" diyerek ağacımızı televizyonumuzun üstüne koydum. Baba eve gelince de heyecanla "Sürpriz, sürpriz" diye bağırarak televizyonun üstünü işaret ettik. Hem baba, hem de Kontes eğlenmiş oldular akşam akşam :)



Ağacın farklı versiyonları:

Firarperest ve oğlu Can'ın ağacı

Becky ve 2 çocuğunun ağacı


Dubien ailesinin ağaçları 1 ve 2


30 Ekim 2011 Pazar

Bebeğinizi ne zaman tiyatroya götürebilirsiniz? (Memo'nun Önlenemez Yükselişi)


Sanırım 2 yaşından sonra, artık uygun zamandır. Yani en azından benim kızım için uygun zamanmış :) "İki yaşında çocuğu tiyatroya götürmeye gerek var mı?" sorusuna cevaben: Tiyatro izlediğimiz akşam kızım uyku öncesi masalı zamanında, "Kontes kiatroya gitmiş, anlat anne." buyurdu. Masal bitince de "Yine kiatroya gidelim mi anne?" diye sordu :)

Bugün, kızım 25 aylıkken ilk kez ailecek tiyatroya, Semaver Kumpanya'nın "Memo'nun Önlenemez Yükselişi" isimli oyununa gittik.

Eşim de ben de sürprizlerden ve zorlamalardan hoşlanmayız. Bu nedenle kızıma hiçbir konuda emrivaki yapmamaya ve onu bilmediği bir durum içinde bırakmamaya çok özen gösteriyorum. Daha önceleri 2-3 defa kukla tiyatrosu izledik kızımla. Her seferinde oyuna yoğunlaşma süresi daha da uzuyordu. Sadece kuklalar birbirlerine vurdukları zaman (ki kukla oyunlarında bu vurma temalarını çok kullanırlar çocukları güldürmek için) bizimki korkuyor ve rahatsız oluyordu.



Çocuk tiyatrosunun çok daha deneyimli insanlar tarafından yönlendirileceğini ve içinde şaka yollu bile olsa şiddet barındırmayacağını düşünerek tiyatroya gitmeyi kafama koymuştum (gerçi oyunun birkaç yerinde yine böyle itiş kakış sahneleri oldu ama bu sefer kızımı rahatsız edecek kadar şiddetli değildi). Birkaç gün öncesinden kızıma tiyatroya gideceğimizi ve orada oyun oynayan ağabey ve ablaları izleyeceğimizi heyecanlı heyecanlı anlattım. Sabah erkenden babamız "Tiyatro bileti almaya çıkıyorum." diyerek bilet almaya gitti. Biz evde çok heyecanlandık. Tiyatronun kapısına kadar her şey yolunda gitti. Ta ki bizim kız insanların karanlık bir kapıdan girdiğini görüp ürkene kadar :)

Kızımı kucağıma aldım. Giriş kapısının önünde durdum. İçeri heyecanla giren çocukları izledik beraber. İçeride oturan çocukların da bir kısmını görebiliyorduk. Şansımıza içeride Barış Manço'nun "Ayı" şarkısı çalıyordu. Ki bu şarkı kızımın ilk öğrendiği şarkılardan biridir. Kızım da içerideki çocuklarla birlikte şarkıyı söylemeye başladı. Ve BİNGO! İlk göz yaşlarım akmaya başladı :) Çok insana nasip olmaz, ölüp gittikten sonra bile çocuklar onun şarkılarıyla eğleniyorlar. Böyle çok sevdiğimiz Barış Manço sayesinde içeri rahat girdik. Bilahare "Küçük Kardeş" şarkısına da eşlik ederek yerlerimize yerleştik :) Yerimiz de harika: Tam orta sütunun baştan 3. sırası. Sahneyi tam ortadan görüyoruz, önümüzde görüntüyü kesecek bir kalabalık yok ama kızımın diğer çocukların da izlediklerini görmesine fırsat sağlayan iki sıra var. Bilinçsiz ama harika bir tercih olmuş.

Daha sonra oyuncular sahneye geldiler. Ve BİNGO! Oyun hemen hemen bir kukla oyunu şeklinde. Çoğu bölümlerinde bir aktör ve 3 kukla oynatıcısı var. Kızım zaten alışık kukla tiyatrolarına... Derken başroldeki oyuncu ilk repliğini söyledi "Şimdi size bir masal anlatacağım." Ve BİNGO! :) Kızım için sihirli sözcük "masal"!... Ağlamasını kesen, yemeğini bitirttiren, uyumasını sağlayan, oturmasını sağlayan vs vs sihirli sözcük "masal"... Kızım tabii hemen kulaklarını dört açtı :)

Oyunun ilk 40 dakikası tamamen kıpırdamadan oyunu seyretti. Sonra "Eve gidelim" dedi. Tam "İlk sefer için bu kadar yeter." diyerek kalkmaya hazırlanıyorduk ki, adam boyu bir kukla geldi sahneye. Kızım onun hatırına bir süre daha izledi. Yine huzursuzlanmaya başlamıştı ki oyuncular şarkı söylemeye başladılar. Ve böylece oyunu bitirebildik. 55 dakikalık oyunun sonunda kızımı kucağıma aldım ve hep birlikte oyuncuları alkışladık. Oyuncular da ayakta kendilerini alkışlayan 25 aylık kızıma gülümseyerek karşılık verdiler. Ve BİNGO! Ben yine ağlamaya başladım :) İzlediği ilk tiyatro oyununda ağlıyorsam, kendisi bir tiyatro oyununda rol aldığında ne yapacağım bilemiyorum :)

Biraz da oyundan bahsedeyim: Oyunun bir bölümünde "YamYam Burger" diye bir replik geçiyordu. O noktada oyunun çeviri olabileceğini düşündüm. Zira Türkçe'de biz "Ham ham" diyerek yeriz, ya da beğendiğimiz yemek olunca "Mmmh" yaparız. Ama İngilizce'de lezzetli bulunan bir yemek için "Yummy" ya da "yum yum" (yam yam okunuyor) diyorlar. Eve gelince inceledim, gerçekten de Ernst Wenström'ün "Benim Küçük Üçkağıtçım" öyküsünden serbest uyarlamaymış. Ama o repliğe kadar oyunun çeviri olduğunu kesinlikle anlamamıştım. Ve hatta "Türk senaristler arasında da sermaye, para ve ticaret ilişkilerine dair bu kadar kapsamlı gözlemleri olanlar varmış demek ki" diye düşünüp, şaşırmıştım :) 

Oyuna gitmeden önce YouTube'dan videolarını izlesem gitmeyebilirmişim. Bizim izlediğimiz uyarlama çok çok çok daha iyiydi. Tiplemeler harikaydı. Hepsi her gün sokakta gördüğümüz, bizden biri gibi olan tiplemelerdi. Oyuncular ise gerçekten muhteşemlerdi. Nasıl olup da çocuk tiyatrosu yaptıklarına şaştım, hatta yanlarına gidip tebrik etmek istedim ama kızım iyice sıkılmadan çıkmamız gerekiyordu. Eve gelince araştırdım, haklıymışım. Hepsi de gerçekten başarılı oyuncular: Bülent Çolak, Merve Dağlı, Sezin Bozacı, Serkan Tınmaz. 


Eğer olur da bu yazımı okurlarsa hepsine ayrı ayrı tebriklerimi sunmak istiyorum. Hepsi de çok profesyonel, muhteşem oyunculardı. Kızım, ilk tiyatro deneyiminde onlar kadar usta oyuncularla karşılaştığı için gerçekten de çok şanslıydı. 

Bülent Çolak zaten çok tanıdık gelmişti. Eve dönünce araştırdım, Geniş Aile dizisinden hatırlıyormuşum. Televizyon dizilerinden para kazanan ve usta bir oyuncu olan bir kişinin çocuk tiyatrosunda oynamasını ayrıca çok takdir ettim. Sahne üzerindeki performansına da hayran kaldım. Oynadığı oyunları takip edip, bir de bizim yaş grubumuza hitap eden bir oyunda kendisini izlemeyi çok istiyorum. Tüm oyuncuların performansı harikaydı. Ama ayrıca başrol oyuncusu Serkan Tınmaz'ın apayrı bir aurası vardı. Nasıl tarif edilir bilmiyorum? Bazı insanlar gözleri kendilerine çekerler ya? İleride onu da televizyonda görürsek hiç şaşırmayacağım...


Tüm ekibe ve oyunda emeği geçen herkese, kızım adına teşekkür ediyor ve oyunu, çocuklarını götürecek tiyatro oyunu arayanlara şiddetle öneriyorum.



17 Ekim 2011 Pazartesi

Bebeğiniz ek gıdaya alışamadı mı? Kaşığı reddediyor, sadece sütle mi besleniyor?


Öncelikle söylemeliyim ki bunda şaşılacak hiçbir şey yok, gayet normal. Kendinizi bu duruma düşmüş dünyadaki tek anne sanıyor olabilirsiniz ama biraz internette araştırma yaparsanız göreceksiniz ki çocukları 56 yaşına gelene kadar tüm annelerin derdi, çocukların az yemesi oluyor :)

Öncelikle yukarıda resmini gördüğünüz şu kitabı, sadece ve sadece yemek yeme olayına bakışınızı değiştirebilmeniz için öneriyorum: "Çocuğum Yemek Yemiyor". İşte burada da kitabı yorumlayan anneler:

Kendi tecrübemi de anlatacak olursam: Kızım şu anda 25 aylık ve bir oturuşta bazen benden bile fazla yiyor. Boyu %90, kilosu ise %90'dan biraz fazla persentil olarak. Dolayısıyla iştahlı bir çocuk olduğunu söylememe gerek yok. Amma ve lakin, ek gıdaya geçiş kolay olmadı. Bir gün meyve filesinin içine koyduğum bir dilim elmayı eme eme bitiren kızım, başka bir gün memeden başka bir şeyi ağzına sürmeyi reddetti. 1-2 çay kaşığı yoğurt yedirmek saatler alabiliyordu. Bu işi BECEREMEDİĞİMİ düşünüyordum. Yanılmışım, olayın doğal akışı bu şekildeymiş. 1 yaşına kadar ana besin anne sütü, diğer yemekler anne sütüne EK gıda... Önemli olan sadece yemek yeme alışkanlığı geliştirmesi. 1 yaşından sonra da ne yiyeceğine, ne kadar yiyeceğine kendisi karar vermeli. 1 yaşından sonra çocuğun psikolojik olarak sağlıklı gelişmesi, fazla miktarda yemek yiyebilmesinden daha önemli.

Kızım ilk 6 ay sadece anne sütü aldı. 7. ayda yavaş yavaş katı gıdaya geçmeye başladık. İlk başlarda ne versem yiyor, üzerine de lıkır lıkır su içiyordu. Bu benim bebeğimin huyuymuş (sonraları fark ettim): Genel olarak yeni tatları denemeyi, yeni olayların içinde bulunmayı, yeni yerleri görmeyi, yeni insanlarla tanışmayı seviyor. Her bebeğin huyu böyle olacak diye bir kaide yok. Kimi bebekler yeni tatlara kapalıdırlar, daha yavaş yavaş alıştırılmaları gerekir. Neyse ben kendi tecrübeme döneyim. 

Ek gıdalara geçerken öncelikle 3 öğün meyve, sebze ve yoğurt yedirerek başladım. Burada dikkat edilmesi gereken husus sanırım şu: Anne sütü şekerli olduğundan bebeğin şekerli gıdalara meyledeceğini önceden öngörmek. Sebze ve yoğurt şekerli olmadığından, önce şekerli meyvelerle ek gıdaya geçerseniz sebze ve yoğurda alıştırmak zor olabiliyor. Bu nedenle benim tavsiyem öncelikle yoğurda alıştırmanız. Zaten Anadolu'da yüzyıllardır, bebeklerin ilk ek gıdası yoğurttur. Bunu tüm ninelerimiz bilir. Siz, anneniz, anneanneniz, onun annesi ve birçok nesil ilk ek gıda olarak yoğurt almışken, sizin çocuğunuz için başka bir gıdaya öncelik vermeniz anlamsız olur. Batılı akımları takip eden doktorları dinlemeyin, bir çay kaşığı yoğurdu bir güzel yalatın bebeğinize :) Kendisi içmeye başladığında da yoğurdu içirin :) Evet, kızım 25. ayında hala yoğurt kavanozunu kafasına dikmeye bayılıyor. Deneyin derim.

Kaşık konusunda da şunu söylemek isterim:
Bebeğiniz ilk başta kaşığı kabul etse bile, 9 ay civarında her çocukta bir kaşığı reddetme hareketi oluyor. Bebeğiniz hala emme hareketi yapıyor. 2 yaşına kadar da bu refleksif emme hareketini yapmaya devam edecek. Metal kaşığı emmek hoşuna gitmeyebilir. Bu nedenle kızıma yumuşak kenarlı, plastik kaşıklardan almıştım. Ama benim hassas ciltli kızıma, plastik kaşıklar alerji yaptı. Ben de bu nedenle annemin tarzına döndüm: Ellerimle besledim. Parmağımı yoğurda batırıp, minicik dudaklarına değdirdim. Nasıl da zevkle emdi minik bebeğim. Benim en güzel yemek anılarım da (2 yaşıma kadar geriye gidiyor hatıralarım) annemle yerde yan yana oturduğumuz ve annemin kucağındaki tepsiden aldığı yemekleri bana elleriyle yedirdiği anlardır. Hatta kıvırcık salatayı 5 parmağı ile avuçlayıp ağzıma sokuşunu asla unutamam. Kızım 25 aylık, hala yoğurdu eliyle yemeye bayılıyor :) Eğer bir hata yapıp ilk olarak meyve yemeye alıştırdıysanız, yoğurdu tatlı meyvelerle yedirmeyi deneyebilirsiniz. Muzlu yoğurt nefis olur. Hatta ve hatta ilk yemek olarak kızımın hala severek yediği muzlu kefiri tavsiye ederim. Hem daha sulu hem de içinde hem prebiyotik hem de probiyotik var ki barsakları için çifte faydalı. Kızıma ilk günden beri kefir içiriyorum (evde kendim mayalıyorum, kendimiz de içiyoruz). Soranlara cevabım: Hayır, herhangi bir zararı yok. Yoğurt zararlı mı ki, kefir zararlı olsun? Mayalanmış süttür neticede. Üstelik mayalaması da daha kolay. Kaşığa geri dönersek :) Elinizle yedirmek istemiyorsanız tahta kaşık öneriyorum. Kızım 25. ayında hala meyve püresi ya da yoğurt yiyeceği zaman tahta kaşığı tercih ediyor.

Her neyse, meyveli yoğurtla da olsa yoğurt yedirme sorunsalını aştıysanız sıra geldi sebzeye. Yapılan araştırmalar bebeklerin brokoli sevdiğini gösteriyor. Erkeklerin en sevdiği sebze de brokoliymiş. İlginç değil mi? Brokoliyi buharda yumuşatın ve kefir veya yoğurtla karıştırıp yedirin. Doktorlar sert tadı olan sebzelerden kaçının derler, çocuğa itici gelmesin diye ama ben brokoli sevmeyen çocuk görmedim henüz (çok da çocuk görmüş değilim aslında) :) Bizim severek yiyeceklerini tahmin ettiğimiz sebzeleri ise çocuklar yerken zorlanabiliyorlar. Mesela patates ve türevleri (tatlı patates vs). Patates püresinin o yoğun kıvamı çocuğun ağzında farklı bir yoğunluk bıraktığı için sanırım rahatsız oluyorlar. 25 aylık kızım halen patates haşlama yemeyi reddediyor. Patates püresini ağzına sürmüyor. Yemeklerdeki patatesleri bile bana yediriyor :) Bir iki defa yediği kızartma patatese ise bayılmıştı. Demek ki neymiş: Çocuklar patatesi kızartma olursa seviyorlarmış. Yanılgıya düşüp de ek gıdaya başlarken patates vermemek lazımmış (ki çoğu doktor nedense patates önerir ilk olarak). Sonra yoğurda eklenecek sebzeleri tatlı sebzelerden seçebilirsiniz. Mesela havuç. Mısır, bezelye, kırmızı (kapya) biber de tatlı sebzelerdir. Ama en risksiz olanı havuç. Yoğurtlu havuç salatasını kim sevmez ki? Ah, bir de pancar. Çok tatlı ve sulu bir sebze. Eminim siz çiğ yememişsinizdir ama rendeleyip yoğurdun içine katabilirsiniz, haşlayıp ezerek de yoğurda ekleyebilirsiniz. Kırmızı yoğurt ilgisini çekebilir. Bir de elbette bal kabağı. Bal kabağı püresi de renkli ve tatlıdır. Ayrıca bebeklerin midesi küçük olduğundan, olabildiğince kalorisi yüksek yiyecekler yemeleri lazım ki az kalorili yiyeceklerle midesi dolmasın. Bu nedenle kendiniz yemiyor olsanız bile yoğurdun içine katılmış avokado gibi yiyecekler yedirmelisiniz. Avokadoyu sevmeyen çocuk da henüz duymadım, ilginçtir. Salatalık gibi besinler ise kalorisi az ama yine de çocukların severek tükettikleri yiyecekler. Çocuk kendisi yiyebildiği için, içinde yüksek su oranı olduğu için (özellikle yazın canı çekebilir), emerek yenebildiği için salatalık yemesi teşvik edilebilir. Soğan ve sarımsağı ben ilk günden beri yemeklerine katıyorum kızımın. Ağzı biraz kötü kokuyor ama hastalanmıyor en azından :) İlk zamanlar doktorumuz arpacık soğan önermişti. Arpacık soğan normal soğandan daha tatlıdır ve daha nötr bir tadı vardır. Ama organik arpacık soğan bulamadığımdan ve toprak altında yetişen sebzeleri organik yemek gibi bir takıntım olduğundan, kızımın yemeklerine de bizim soğanlardan koymaya başladım. Hiç rahatsız olmadı. Hala da soğanlı, sarımsaklı yemeklere bayılır. Elbette her çocuk aynı tepkiyi vermeyebilir ama "Küçük çocuğa soğan, sarımsak ağır gelir" diye düşünüp baştan soğanı yok saymayın. Ne de olsa doğal antibiyotik, üstelik iştahı da açtığını düşünüyorum.

Bu arada eklemek isterim: Bebeğinizin doğuştan gelen bir damak tadı olduğunu ve bazı yiyeceklerin bu damak tadına uymadığını düşünüp de asla bebeğinize bazı yiyecekleri vermeyi kesmeyin. Kızım ilk aylarda 125 cl yoğurt yiyordu, sonra 1 yaşına kadar ağzına yoğurt sürmedi, sonra 250 cl yoğurt yemeye başladı. Şimdi 25 aylık ve canı isteyince "Yoğurt" ya da "Kefir" istiyor ve koca bir kase yiyor. Canı istemeyince de ağzına sürmüyor. Ama ben ilk yemeyi reddettiğinde "Demek ki damak tadına uygun değil" diye meyveli ve şekerli yoğurtlardan vermeye başlasaydım, şimdi muhtemelen normal yoğurt yemiyor olacaktı. Aynı şekilde hazır bebek yoğurtlarından yediren arkadaşlarımın çocukları da şu anda normal yoğurt yemiyorlar.

Devam edelim: Sebzeli yoğurt da oturduysa artık sebzenin içine pirinç, mercimek, bulgur katabilirsiniz. İlginçtir bebekler bunları da zevkle yiyorlar. Hangi çocuk pirinç/bulgur pilavına ya da mercimek çorbasına "Hayır" der ki? Sonra sonra sebzeye kıyma eklemeye başlayabilirsiniz. Sanılanın aksine tüm çocuklar ete bayılır. Köfte sevmeyen çocuk gören var mı? Bu nedenle sebze çorbasına gönül rahatlığı ile kıyma ekleyebilirsiniz. Bir de üzerine zeytinyağı gezdirdiyseniz, bomba olur bomba :) 
  • Ben kızımın eline ilk defa 9 aylıkken (doktorumuzun tavsiyesi üzerine) pirzola verdim. Üzerinde çok az et bıraktığım pirzola kemiğini bir emişi vardı ki kelimelerle anlatılmaz :) Etin içindeki suyu emdikçe etin tadına alışıyormuş. Zaten kemiği emerken bir kendinden geçişi, gözlerinin bir bayılışı vardı ki... Bebeğinizi bu zevkten mahrum etmeyin, boğazına kaçar filan diye korkmayın. Kendi kendine yemeye bu şekilde başlıyorlar.  
  • Et yemeyen bir aileyseniz yumurtaya geçiş yapabilirsiniz. Ben kızıma kahvaltıya başladığımız andan itibaren her gün yumurta veriyorum. Henüz bir zararını görmedim. Yumurta beyazı da bebeğin eline verebileceğiniz en tehlikesiz besinlerden. Üstelik çocukların hepsi de yumurta beyazına bayılıyor. Yazıya gelen bir yorum üzerine eklemek isterim ki: Süt ve süt grubu ürünler gibi yumurtanın beyazı da alerji riski yüksek besinlerdendir. Bu nedenle doktorunuzun tavsiyelerine uyarak, yavaş yavaş dozu arttırarak yedirin ve yaşı kaç olursa olsun, çocuğunuzun birden bire bu tür besinlere karşı alerji geliştirebileceğini unutmayın. Bu nedenlerle, olası besin alerjisi tepkilerine karşı her zaman tetikte olmakta fayda var.
  • Bir de yavan ekmek yemesinden hoşlanmıyorsanız, salatanın ya da yemeğin suyuna ekmek bandırarak ağzına verebilirsiniz. Kızım yoğurda, kefire, salataya, yemeğin suyuna ekmek banmaya bayılıyor. Biraz daha büyüsün tabağın dibini sıyırmayı da öğretmeye niyetliyim :)

Efendim, 9. aya kadar 1 çay kaşığından arttıra arttıra pirzolaya kadar getirtmeyi başardığım kızım, 10. ayında yemeği reddetti. Gün boyu 2-3 kaşıktan fazla yemek yemiyor, çok sevdiği ekmeği bile kemirmek istemiyor ve sadece meme emiyordu. Çok panikledim, çok. Sonra sakinleşmeye çalıştım, oturdum internetten araştırdım. İşte yukarıdaki kitap o noktada işe yaradı. Pek çok doktor da benzer görüşteydi: "İlk 4 ayda bebeklerin yediklerinin yüzde 27′sinin büyümeye harcandığı hesaplanmıştır. 6-12 ay arasında sindirdiklerinin sadece yüzde 5′ini, ikinci yılda ise yüzde 3′ünü büyümeye harcarlar." diyordu kitapta. Yani yavaş yavaş yeme miktarı azalacaktı. Zaten aslında midesi, sadece yumruğu kadardı ve her öğün yiyeceği porsiyon miktarı ancak kendi yumruğun kadar olmalıydı (ki 2-3 kaşık bu miktarı fazlasıyla karşılıyordu). Tüm doktorlar 1 yaşına kadar anne sütünün esas gıda olduğu, diğer katı gıdaların ise "ek gıda" olması gerektiği hususunda fikir birliği ediyorlar. Bazı doktorlar ise kimi hastalarının 2 yaşına kadar ek gıda almadan, sadece anne sütü ile beslendiklerini ve sağlıklı bir gelişim gösterdiklerini söylüyorlar. Ayrıca bebeğin büyüme hormonları da bu işte etkiliymiş. Hızlı bir büyüme içine giren çocuk, bir noktada: "Tamam, buraya kadar! Büyümeyi yavaşlatıyorum!" diyormuş. Nitekim kızım 10. aydan sonra aylarca kilo almadı. Başka anne olsa kafayı yerdi ama ben edindiğim bilgilerden biliyordum ki kilo alması bir sağlık belirtisi değil, ancak kilo kaybederse bu bir sorun. Çok şükür ki kilo kaybı bu kadar az yemeye rağmen hiç olmadı (anne sütü unsurunu unutmamak lazım elbette).

Kızım 10. ayında cımbız hareketi yapıyor ve yiyecekleri minik parmağı ile tutup ağzına götürüyor, açıkta kalanı da eliyle içeri itiyordu. Ben de onu çiğ beslemeye başladım. Hiç değilse kendi kendine yeme hevesiyle yiyebiliyordu. Minik ekmek ve peynir parçaları, yumurta beyazı, makarna taneleri, domates salatalık ve hatta minik havuçlar (ya da bütün haşlanmış havuç) koyuyordum. Bu noktada artık amacım yiyerek beslenmesi (şişmanlaması) değil, kendi kendine yemeye başlamasıydı. İşe de yaradı. Eğer sizin elinizden beslenmiyorsa ve kendisi de yiyemeyecek kadar heyecanlı ya da yorgunsa, siz ortadan kaybolun ve başkasında yedirmesini isteyin. Eşiniz, anneniz-babanız, hatta bir komşunuz ve hatta bir akraba çocuğu bile olabilir. Başkasına naz yapmaz, yemeği daha kolay kabul eder :)

12. aydan itibaren kızım süt içmeye başladı. Ama garipsedi elbette tadını. Ona bir değişiklik lazımdı. Ben de minik kutu sütlerden aldım. Pipeti ağzına soktum ve alttan sıktım. Süt ağzına gelince olayı kavradı ve pipetle süt içmeye başladı. İlk önceleri 1-2 yudum. Biz de içeriz süt sabahları kahvaltıda. Her seferinde ona da koydum. Aylarca ağzına sürmedi. Şimdi 25 aylık ve bazen "Süt istiyorum" diye ağlıyor :)

12. ay civarında her çocukta bir iştahsızlık baş gösteriyor. Bu noktada sakin kalmak çok önemli. Kızım özellikle akşam yemeklerini reddediyordu. Önceleri aç olduğunu bildiğimden ve gece yarısı açlıktan uyanmasından korktuğumdan ısrar ettim. Sonra baktım ısrar aramızı açıyor, ben de yine çiğ beslenmeye döndüm. Koydum önüne kuru yemiş ve kuru meyve ile meyveyi istediğini yedi. Bazı akşamlar fındık ve kuru üzüm yiyip yattı hatta bir akşam hiç unutmuyorum 6 tane mandalina yedi ve yattı, midesi asitten delinir mi acaba diye korkmuştum :) Hiçbir zaman da uyku sorunu olmadı. Yani zorlamamak bu aşamada tek çözüm. Yoksa yemeğini ağzında saklayan çocuklar olabilirler. IKEA'da kızım oyun oynarken kahvaltı etmeyi severim. Birgün çocuk oyun alanında öyle bir çocukla karşılaşmıştık. Ben şişman bir kadınım. Yanımdaki kadın ise ipincecikti. Benim kız da göbekli biraz. Onun kızı ise (5 yaşlarındaydı sanırım) kendisi gibi ince fizikliydi. Kadın sürekli kızına "Hadi, ye. Yemezsen eve gideriz, Çabuk ağzındakini bitir" deyip duruyordu. O kadar çok söyleniyordu ki ben rahatsız oldum. Bir baktım kızın yanağında bir şişlik. Yemekleri ağzında biriktiriyor. "Demek o da öcünü böyle alıyor" diye düşüdüm. Benim kız ise elindeki simidi kemiriyordu. Zorla yediği peyniri yanağında tutacağına, keyifle oynarken bir simit kemirsin... Bebeğinizin zayıf ya da iştahsız olduğunu düşünüyorsanız, önce kendinize ve eşinize bakın. Siz inceyseniz bebeğinizin de az yiyen, ince bir çocuk olması normaldir. Ayrıca sağlıklı olan da az yemek yemektir. Ben o kadının yerinde olsam, çocuğa yemesi için baskı yapacağıma, dönüp yanımdaki şişko kadına bakar, sonra da kendi kendime "Benim kızım büyüyünce böyle hımbıl olmayacak" derdim :)

Annenin psikolojik sağlığı için de şunu söylemek isterim: Yemek hazırlamaya olabildiğince az vakit ayırın.
Çocuğuna özel sağlıklı ve lezzetli yemekler yapmaya uğraşıp, sonra o yemeği yedirebilmek için saatlerini veren bir anne düşünün (evet, kızımın bir öğünü ilk başlarda 1-1,5 saat sürüyordu; daha yeni yeni, 25. ayında yarım saate indi çok şükür). Bu kadar uğraşısından sonra bebeğinin o yemeklerle dolu kaşıklara elinin tersi ile vurduğunu, arkasını dönüp emekleyerek kaçmaya çalıştığını, mama sandalyesinde oturmamak için direnip ayağa kalkmaya çalıştığını, yemeklerin yerlere ve duvarlara saçıldığını gördüğünde o anne nasıl hisseder? Hele hele o kadar emek verdiği yemeği duvarlardan, yerlerden temizlemeye çalışırken ne hale gelir? En basit önerim şu: 6-12 ay için bebek maması hazırlama aletlerinden alın. Toplam 15 dakikada kıymalı, pirinçli, sebze çorbanız hazır olur. Bebeğiniz yerse yer, yemezse  "Zaten bir minik tas, üstelik de 15 dakikada pişirmiştim" der kaldırıp atarsınız (kedinize/köpeğinize verebilir ya da sulandırıp kendinize akşam yemeği için sebze çorbası da yapabilirsiniz). Psikolojik açıdan sağlam kalmanın en iyi yolu bu! 12. aydan sonra da kendiniz için pişirdiğiniz yemeklerden teklif edin. Yerse yer, yemezse makarna ne güne duruyor? :) O da olmadı çiğ yemek (sebze/meyve/kuru yemiş). Kızım 25. ayında ve son 1-2 aydır akşam yemeği yemiyor. Sadece kahvaltı ve öğlen yemeği ile yatıyor. Çiğ beslenmeyi bile reddediyor. Gece de uyanmıyor; öyleyse sorun yok. Yeni tartıldık ve boyunu ölçtürdük. Dediğim gibi %90 seviyelerinde. Yemek istememesinin bir nedeni var demek ki. Vücut "Ben 2.20 cm uzunluğunda olmak istemiyorum" diyor ve büyümeyi yavaşlatıyor. Ben de istemem şahsen kızımın 2.20 cm olmasını. Aferin, kızımın akıllı vücuduna :)

Suyla ilgili de eklemek istediğim bir not var: "Yemekten önce su içirmeyin, tıkanmasın" derler. Benim tecrübem ise tam tersi yönde. Kızım çok su içer. Bazen susadığını fark edemiyor ve bu onda asabiyet yaratıyor. Sürekli etrafta, onun erişebileceği yerlerde su bulunduruyorum. Her yemekten önce su teklif ediyorum. Yemekten sonra da muhakkak su içiriyorum. Yemekten önce susamışsa yemeği reddediyor ama su içip rahatlayınca yemeğini daha sorunsuz yiyor. Bu da benim tecrübem... 
Bir de doktorları fazla takmamak lazım :) Yok öğlen balık, akşam tavuk yesin; yok her gün 100 gr et yesin, yanında sebze ve meyve yesin, yok günde 6 öğün beslensin... Yazın tatil köyüne gittiğinizde ya da yabancı annelerin bloglarını okurken görürsünüz: İnsanlar çocuklarını patates yemeleri için zorluyorlar. Patates yahu! Biz patates haşlamasını yemekten bile saymayız... Bu insanlar patates ile büyüyorlar ve hepsi de bizden uzun ve bizden ince. Anadolu'da yetişen 3 temel besin var: 1. Buğday 2. Zeytin 3. Üzüm. Bunları yiyen Anadolu çocuğu taş gibi olur. Yanında etini de yer, sütünü de içerse yanağından kan damlar. Bırakın ekmek yesin, makarna yesin (beyaz un olmasın lütfen). Kereviz yemesi için zorlamanın hiçbir anlamı yok. Zorla şekerli besin vermenin, kek muhallebi yedirmenin de bir anlamı yok. Köfte ve makarna/bulgur pilavı ve yanına da ayran en harika öğündür. Hele tarhana çorbasını da seviyorsa her öğün rahat ettiniz demektir. Bakmayın siz Batılı doktorların reçetelerini Türkçeye çevirip bize kakalamaya kalkan doktorlara; biz Anadolu insanlarının genlerinden geliyoruz, anne-babalarımız ekmek üzerine salça sürerek büyüdüler ve benim dedelerim 90 yaşında sapa sağlam öldüler. Önemli olan sağlıklı besinler yemek, miktarı hiç mi hiç önemli değil!

Benim yemek konusunda önemli olduğunu düşündüğüm noktalar şunlar:
  1. Asla ve asla bebeğinizi zorlamayın, yemek ve uyku konusunun bebeğinizle aranızda gerginlik yaratmasına izin vermeyin. Mesela kızımla yaşıt bebeği olan bir aileyle hafta sonu kahvaltıya gittik. Çocuk değişik bir ortam görünce masada oturup yemek yerine gezinmek istedi ve babası sinirlenip yumurtayı ağzına vurdu. Çocuk ağlamaya başladı, ben rahatsız oldum. Oysa çocuk yumurtasını kendi kendine soyup yiyen bir bebek normalde. Şimdi bu çocuk ertesi gün tepki verip, yumurtayı reddetse şaşırır mısınız? 
  2. Yemeği teklif edin ama asla ısrar etmeyin. Ne kadar yiyeceğine ve ne yiyeceğine bebeğiniz kendi karar verecek. Yemeği önüne koyun ve siz geri çekilin. Ekmek, makarna, haşlanmış mercimek taneleri, buharda yumuşatılmış sebze parçaları (havuç-brokoli-karnabahar-kabak-bal kabağı-patates), minik et parçaları, domates-salatalık, elma-armut-avokado-şeftali-kayısı-üzüm-muz, tuzsuz peynir parçaları (dil, lor) hep bebeğinizin kendi kendine yiyebileceği besinlerdir.
  3. Benim tecrübem: 1 yaşına kadar ne yedirirsen, 1 yaşından sonra da onları yer. Eğer muhallebi ile beslemeye alıştırmışsanız, kahvaltısına bisküvi katmış, ara öğünde ceviz yesin diye cevizli kek teklif etmişseniz; 1 yaşından sonra "Makarnadan başka bir şey yemiyor" diye şikayet etmeyeceksiniz. 1 yaşından önce ağzına bir defa bile sürmüş olsanız, yediği her şeyi tat hafızasına kaydedecektir, unutmayın.
  4. Her ortamda farklı davranılacağını öğrenmeli: Evde bulamaç kahvaltı yenilir, çorba içilir; oyunlar oynanılarak yenir. Dışarı çıkıldığında masada oturulur, normal parça kahvaltı edilir, sebze püresi yenir. Tutarlı olursanız, nerede nasıl davranması gerektiğini çok çabuk öğrenecektir. Mekanı keşfetmek istiyorsa, siz de yemeği bırakın, beraber keşfe çıkın. Merakı dinince geri dönüp yemeğe devam edin. Eşinizle iş bölümü yapın, biriniz bebekle ilgilenirken öteki yemeğini yesin. Gerekirse garsona siparişlerinizi yarım saat arayla getirmesini söyleyin. Önemli olan huzurlu bir ortamda yemek yiyebilmek. Bebeğinizin isteklerini karşılamadan yemek yemesini sağlayamazsınız, boşuna gerilmeyin.
  5. Kendi yemek istiyorsa bırakın yesin. 1 kaşık ona verin, 1 kaşık siz alın (hatta 3 kaşık siz alın, muhakkak düşürür çünkü). Kendisini beslemeye uğraşırken siz de bir yandan onu besleyin. Hatta verin kucağına bir bebeğini ya da ayısını, o kaşıkla ayısını beslerken siz de onu besleyin. Ben şahsen oyun oynatarak yedirmeye karşı değilim. Bebeklerin tüm hayatı oyun üzerine kurulu. Sadece yemek yerken ciddiyet içinde ve pürdikkat olmarını beklemek bence mümkün değil. Benim kızım 25. ayında ve yemek yerken çizgi film izlemek de isteyebiliyor. Hiç itiraz etmem. Doyduğu an, doydum der. Oyun oynuyor olması ne yediğinin farkında olmadığı anlamına gelmiyor. Tüm gün, kesintisiz oyun oynuyor zaten ama her şeyin de pekala farkında...
  6. Yemekleri beraber yiyin. Gerçi ilk başlarda siz pek yiyemeyeceksiniz ama olsun, sonrasında telafi edersiniz :) Onun yemeyi reddettiği çorbayı siz alın ve "Ohhh, miss, şapır şupur" diyerek için. El kadar bebek bile özenecek ve denemek isteyecektir. Bizim kızın yemediği yemekleri kedimize verince birden kıymete biniyordu mesela :) Nasıl ki oyuncak telefonla oynamayı reddedip, gerçek telefonla saatlerce oynayabiliyorsa; sizin yediğiniz yemekleri de sırf denemek ve sizinle eşit olabilmek için yemek isteyecektir.
  7. Doydum, demesini öğretin. Kızıma her yemekte soruyordum "Doydun mu?" diye. 16. ayında doydum diyebiliyordu. Kontrolün kendilerinde olduğunu fark ettiklerinde daha az olumsuz tepki veriyorlar. Kızım "Doydum" dediği andan sonra asla bir kaşık fazlası için zorlamadım. "Aferin güzel kızıma, çok güzel yedi yemeğini ve doydu, karnı kocaman oldu" deyip ağzını sildim. Ağız silme, bizde yemeğin bittiği anlamına gelir. Sonra da yemeği kaldırdım. Yemeği kendisi sonlandırdığı için ne kadar gururlanıyordu anlatamam :) Oysa eşim (ilginçtir) yemek yedirdiği zaman sürekli son kaşık için zorluyor kızımı. Hayır, anlamıyorum: Gerçekten de tabağın dibinde 1 kaşıklık yemek kalmış oluyor, "Bitirsin" diyor. "İyi de hayatım, zaten hepsini yemiş, hepi topu 1 kaşık kalmış. Bırak onu da yemeyi versin" diyorum. Bazen de tabağın yarısı dolu oluyor "Çok az yedi, 1 kaşık daha yesin" diyor. Ben de "Ama hayatım zaten tabağın yarısı duruyor, 1 kaşık daha yese ne olacak, yemese ne olacak" diyorum :)) Yani demek ki neymiş: Önemli olan sizin olaya bakış açınız.
  8. Porsiyonlarını küçük tutun. Diyetisyenim bana dışarıda yemek yemem gerektiğinde elimi yumruk yaparak porsiyonlarımı ölçebileceğimi söylemişti. Yani herkesin yemesi gereken miktar kendi yumruğu kadarmış. Aynı yöntemi çocuk doktorları da tavsiye ediyorlar. Bebeğinizin yumruğuna bakacak olursanız, bebeğinizin sizin yemesini istediğiniz miktardan çok daha azı ile doymakta olduğunu görürsünüz. Bu nedenle bebeğinizin tabağına koyduğunuz yemek miktarı, onun yumruğu büyüklüğünde olsun (2 yemek kaşığı çorba ile doyabilir mesela). Ama eğer doymaz ve daha isterse, o zaman hem siz sevinirsiniz hem de bebeğiniz kontrolün kendinde olduğunu fark edip daha da iştahlı yiyebilir. Denemekte fayda var :)
  9. Sürekli temizlik yapmayın. Bizde ağız silmek, yemeğin bittiğini işaret eder. Sürekli ağzını burnunu ellerini silerseniz çocuk rahatsız olabilir ya da pis bir şey yapıyormuş gibi hissedebilir. Gerekirse yemekten sonra banyoya sokun, yeter ki ağzını ve ellerini silip durmayın. Aynı şekilde etrafı da silip durmayın. Mama sandalyesinin altına bir bez serin ya da yüksekte durmaktan hoşlanmıyorsa bir yer sofrası yapın ve bırakın kendisi yesin. Hatta bebeğini çıplak şekilde küvete oturtup yediren bir anne bile tanıyorum. Sizi sakinleştirecekse bunu da deneyebilirsiniz. Ama bebeğin, normal insanların ne şekilde yemek yediğini öğrenmesi de gerekli bence :)
  10. Hazır gıda vermeyin. Hafta sonları dışarı çıkacaksanız ve başka alternatif yoksa, olabilir. Ama evde sürekli hazır yoğurt, hazır kavanoz mama, hazır süt vs vermeyin. Bu tür konserve yiyeceklerin içinde lezzet arttırıcılar var. Bize daha lezzetli geliyorlar. Bu tür yiyeceklere alışan çocuklar evde hazırlanan yiyeceklerin tatlarını beğenmiyorlar. Mesela hazır bebek yoğurdu yiyen çocuğunuza evde mayalanan yoğurdu yediremezsiniz. Bu durumda ileride sürekli hazır gıda tüketmek isteyen ve örneğin şeftaliden tat almayan bir çocuğunuz olabilir. Azı karar, çoğu zarar. Hatta labne peyniri bile vermedim ben kızıma kutu diye. Şimdi görüyorum ki labneye alışan çocukların normal kahvaltıya geçmesi ve peynir yemeye alışması daha zor oluyor. Yoğurt yapma makinesi ve bebek maması hazırlama makineleri ucuz ve az yer kaplayan makineler. Alın birer tane. Hem zamandan kazanın hem de hızla dışarı çıkmanız gerektiğinde yanınıza hazır mama almak zorunda kalmayın.
  11. Bebeği fiziken yorun. Biz yeni nesil Türk aileleri bebeğe süs eşyası muamelesi yapıyoruz. Oysa eskiler gibi bebeği atıp tutmak, hoppacık hoppacık diyerek zıplatmak lazım. Hem kasları için gerekli hem de kalori kaybedebilmeleri için gerekli. Kendinizi düşünün spor yapınca ya da fiziken çok çalışınca "Kurt gibi acıktım" dersiniz ya da "Açık hava insanı acıktırıyor" dersiniz. O zaman bebeğinizi de dışarı çıkartın. Ben 6. ayından sonra kızımı her gün parka götürdüm. Korumalı salıncaklarda sallanabiliyordu, oturabildiği için. Çimenlere örtü serip üzerine yüzüstü yatırıyordum, elleriyle çimenleri papatyaları koparıyordu. Hem elektriğini atıyor hem de yoruluyordu. Yorulan bebek daha fazla ve daha iştahlı yer. Tıpkı yetişkinler gibi.
  12. Öğürmesinden korkmayın. Bebekler kendi kendilerini beslerken sıklıkla öğürürler. Bu da anneleri korkutur ve katı gıda konusunda çekingen davranmalarına neden olur. Oysa unutmayın ki bebeklerin öğürme refleksi dillerinin ortasında harekete geçer. Dolayısıyla büyük parçaları boğazlarına gitmeden geri çıkarabilirler. Bir kaç defa öğürdükten sonra da rahatlıkla yemeyi öğreneceklerdir. Ben kızıma 1 yaşından beri kuru yemiş yediriyorum. Çok da dikkat ediyorum elbette. Çok şükür birkaç öğürme dışında ciddi hiçbir kaza yaşamadık.
Eğer siz sakin kalmayı başarabilirseniz, bebeğiniz kendini güvende hissedecek ve sizinle iş birliğine açık olacaktır. Gerekirse bebeği babasına bırakın ve çıkıp bir sinemaya gidin. Bebeğiniz zafiyet geçirmeyecek ve siz yetersiz bir anne değilsiniz. Su akar, yolunu bulur; yeter ki siz kendinizi mutlu hissedin...

İşte benimle aynı kafada bir anne daha :)
Yasemin

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bebeğim havuzu kirletirse ne yapmalıyım? (Fazla yutulan deniz/havuz suyu)

Olayın geçtiği çocuk havuzu :)


Cevap: Çocuğunuzu çocuk havuzuna sokmuş olduğunuzu ümit ediyorum. Hemen diğer çocukları havuzdan çıkartıyorsunuz ve gidip otel yönetimine haber veriyorsunuz. Bir yarım saat içinde çocuk havuzu boşaltılıyor, temizleniyor ve yeniden dolduruluyor. Siz de yaşadığınız utancın sonunda bir rahatlama hissi duyuyorsunuz.

Off ki of! Başımıza bu da geldi... Bu konuda çok dikkatliyimdir. Kumaş bezlere güvenmediğim için havuzda her zaman mayo bebek bezlerinden kullandım. Ama bu seferki tatilde boş bulundum. Denize girmek üzere mavi bayraklı denizi olan bir otele gitmiştik. Denize kızımı çıplak sokuyorum. Bu nedenle sadece mayosunun altıyla denize doğru ilerlerken kızım resimde arka fonda görülen su kaydıraklarından çocukların kaydığını gördü. Kendisi de girmek istedi. Eşim de kırmadı ve birlikte kaydılar. Bu sırada kızım yüklü miktarda klorlu su yuttu. İşte o noktada uyanmam gerekirdi ama yorgundum ve boş bulundum.

Kızım fazla miktarda deniz ya da havuz suyu yuttuğunda, bu fazla sular gayet berrak olarak poposundan çıkıyorlar. Çıkarken beraberlerinde kurumuş ağaç yaprağı gibi ufak tortular da getirmeseler ve ben de gözümle görmesem, poposundan çıktıklarına kesinlikle inanmam. Tamamen sallama usulü, şöyle bir açıklama buldum kendimce: Sanırım, vücut fazla miktarda tuzlu ya da klorlu suyu böbreklere yüklememek adına barsaktan boşaltıyor. Tamamen uyduruyorum ama olabilir de... Başka annelere sordum; kimi çocuk da yuttuğu suyu direkt mideden çıkarıp istifra ediyormuş. Neyse iyice iğrençleşmeyeyim, konu zaten sapıtmaya müsait :)

Çocuk havuzundaki çocukların eğlendiğini gören kızım doğrudan çocuk havuzuna geçiş yaptı. Orada da kendi kendine oynuyor, biz de başında duruyoruz derkennnn kızımın ayaklarının etrafında kuru yapraklar görmeye başladım. "Yok canım, daha da neler" derken, yapraklar artmaya başladı. Hemen kızımı kaptığım gibi eşime verdim. Havuzdaki diğer çocuğu çıkardım. Ailesinden özür diledim. Koştur koştur resepsiyona gidip durumu izah ettim. Derhal gelip havuzu boşalttılar. Temizlediler ve yeniden doldurdular.

Bu arada ben yerin dibine girdim tabii. Havuzdaki diğer çocuğun ailesi oruçlu filan mıydı bilmiyorum, ayaklarını sokuyor ama kendileri girmiyorlardı. Çocukları da kızımdan büyük bir çocuktu ama büyük havuzunda yüzmekten korkuyordu sanırım; çocuk havuzunda ise kendi kendisine eğleniyordu. Havuz boşaltılınca, o aile de oteli terketti. Günlerini mahvetmiş olabilirim; hala aklıma geldikçe üzülüyorum.

Ertesi gün, benim kızımdan yaşça biraz daha büyük bir erkek çocuğu (ki o da yetişkin havuzundaki kaydıraklardan kayıyordu) çocuk havuzunda kakasını yapmış. Ama altında bezi olduğundan kimse fark edemedi. Sonra çocuk havuzundaki kaydıraktan kayarken kakası mayo bezden çıkarak kaydırağa sıvandı. Ben de en azından kaka sorununu uzun zaman önce halletmiş olduğuma sevindim. Kızımın denize girdiği ilk günden beri acaba denize, havuza kakasını yapar mı gibi bir gerginlik yaşamadık. Ama bu rahatlık sonunda pahalıya patladı, o da ayrı mevzu. Neyse ki olay yetişkin havuzunda başımıza gelmedi deyip, züğürt tesellisi bulayım bari...

Sonuç: Gittiğiniz otelde çocuk havuzunun yetişkin havuzuna bağlantısı olup olmadığına bakın. Eğer bağlantısı yoksa nispeten rahat edebilirsiniz. Bir kaza anında küçük havuz hızla boşaltılıp temizlenerek doldurulacaktır. Bebeğiniz tuvalet eğitimini tamamladıktan sonra bile mayo bezi olmadan havuza sokmayın. Zira uzunca bir süre oyuna daldıklarında ya da fazla su içtiklerinde altlarına kaçırma eğilimleri oluyor.

31 Mart 2011 Perşembe

Cinsel Tacize Karşı Çocuklar Nasıl Eğitilmeli?




Not: Kitabı okuyanlar arasından kitapta kadınların örtünmesi ve kendilerini gizlemesi gerektiği yönünde ifadelerin yer almasının rahatsız edici olduğunu söyleyenler oldu. Kitabın yazarı Adem Güneş, pedagoji mezunu bir uzmandır. Ancak dini hassasiyetleri yüksek bir insan olarak, bilimsel verileri İslam dini gözlüğünden değerlendirmektedir. Dolayısıyla kitabı almadan evvel "Bu yönde ifadelere açığım" ya da "Okurum ama sadece bilimsel verileri alırım" diye düşünüyor olmanız gerekir ki kitap içeriği sizi rahatsız etmesin.


Bu sorunun cevabını işte bu kitapta buldum: Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Pedagog Adem Güneş, "Çocuklarda Mahremiyet Eğitimi - Labirent", Salis Kitaplar, 3. Baskı. (http://www.ademgunes.com/?p=191)

Çok ayrıntıya girmeden, yeterli bilgi vererek yazılmış bir kitap. Akademik değil ama akıcı bir dili var.

Bu kitabı okumak beni rahatlattı, çünkü bugüne kadar kızıma karşı olan hareketlerimin doğru olduğunu gördüm. Ve kitap aynı zamanda da beni teşvik etti; bugüne kadar kızıma nasıl davrandıysam, bundan sonra da öyle davranmaya devam edeceğim.

Kötülüklerden kaçış yok ama en azından kızımı, kendisini koruyabilecek şekilde eğitiyorum. Ayrıca bir anne olarak olası bütün kötü ihtimalleri hesaplayıp, ona göre önlem alıyorum. Bundan ötesi artık benim ve kızımın kaderine kalıyor. Umarım kaderimizde güzellikler yazılıdır.

Şimdi bu kadar kötü haber arasında beni, kızıma doğru davrandığımı gördüğüm için, sevindiren bu kitaptan alıntılar yapacağım. Alıntılardan sonra kendi kişisel deneyimimi yazacağım. Ama şunu söylemek isterim ki benim parça parça yaptığım alıntılar kitabın tamamını okumayanlar için çok da anlamlı olmayabilir. Her annenin, öğretmenin ya da çocuk tacizine karşı duyarlı kişinin bu kitabı okumasını tekrar tekrar tavsiye ediyorum:
Adem Güneş, mahremiyet eğitimi verilerek çocukların tacizlerden korunabileceğini, mahremiyet eğitimi almamış çocukların ise kendilerine yönelebilecek tehlikelerden habersiz olarak kendilerini korumaktan aciz kalacaklarını söylüyor (s. 12-13).

Çocuğu tacizden koruyacağım diye nasihat edilmesinin "Aman, oğlum/kızım, dışarıda kötü adamlara dikkat et, seni alır kaçırırlar..." türü korku dolu nasihatlerin çocuğun ruhunda derin yaralar açılmasına neden olabileceğini ve çocuğun sosyal çevreden korkarak, içe kapanmasına neden olabileceğini belirtiyor (s. 13 ve s.31).

Yazarın söylediğine göre 7 yaşından önce çocukları tacize karşı "bilinç"lendirmek mümkün değil ama çocuğun cinselliğin ne olduğunu anlamadığı dönemde normal ve anormal davranışları ayırt edebilmesini ve tacize "bilinçsiz" olarak tepki vermesini sağlamak mümkün. Bunun adına "temel davranış refleksi" yani "haya duygusu" diyor (s. 12-13).

Temel davranış refleksi gelişmiş bir çocuk kendisine yönelecek bir tehlikeden -tehlike olduğunu fark etmese bile- ani bir refleks ile kendisini koruyabilir. Çocuk, kendisine yönelen anormal davranışın ne anlama geldiğini bilmese dahi ciddi rahatsızlık duyar ve o an o ortamdan uzaklaşmak ister. (s. 14)

Yazar, temel davranış refleksi denilen refleksin kişideki gelişimini şöyle izah ediyor:

İnsanın doğuşunda var olan reflekslerin varlığı gibi, sonradan kazanılan refleksler de vardır. Örneğin güneşli bir günde, yeşil bir parkta oturup güneşlenen birisi, parmaklarında hissettiği kıpırdanmanın sebebinin ne olduğunu anlamak için dönüp baktığında, elinin üzerinde bir örümceğin yürüdüğünü görse, ani bir refleks ile elini hızlıca sallamaya ve örümcekten kurtulmaya çalışır.
Örümcekten kurtulmaya çalışan bu kişinin refleksi doğuştan elde edilmiş bir refleks değildir. Doğuştan elde edilen refleksler, her insanda aynı sonuçları doğurur; sonradan kazanılan refleksler her insanda farklılık oluşturur. Örümceklerle yaşamaya alışmış birisinin kendi elinin üzerinde örümceği görmesi ile, örümceklerle içli dışlı olmamış birisinin örümceği vücudunda hissetmesi aynı tepkiye sebep olmaz. (s. 21)



Yazara göre temel davranış refleksi kazandırmanın yolları şunlar:
1. "Bedenim bana aittir" bilinci (s.35 vd.)
2. "İzin verirsem dokunabilirsin" bilinci (s. 39 vd)
3."Dokunulması yasak olan yerlerim" refleksi (s. 40 vd.)
4. "Fiziksel baskıya direnme" refleksi (s. 43 vd.)
5. "Vücudum görünmemeli" hissi (s. 48)
6. "Banyoda çıplak olunmaması" hissi
7. "Tuvalette benden başkası olmamalı" bilinci (s. 54)
8. "Soyunma ve giyinmede yalnızlık" ilkesi (s. 55)
9. "İzin verirsem, kabul edilirsin" ilkesi (s. 58 vd)
10. "Kim kimdir bilinci ve "Biz" bilinci genişletme (s. 60 vd)

7 yaşından sonraysa çocukların tacize bilinçli olarak karşı koyabilmeleri için çocuklarda tacize karşı "sosyal davranış becerisi" kazandırılmalıdır diyor yazar. Sosyal davranış becerilerinin kazandırılması için de şunları tavsiye ediyor:
1. "Öfke" tacizi önler / Öfkeyi, vicdan kontrol eder.(s.68 vd)
2. Çocuk "Hayır" diyebilmeyi öğrenmelidir. (s. 86 vd)

Şimdi yukarıdaki kalemleri tek tek inceleyelim:

1. "Bedenim bana aittir" bilinci (s.35 vd.)
Özetle; yeni doğan bebek kendisini yetişkinlerin kollarında rahat hisseder ama zaman ilerledikçe kendi bedeninin ve çevresindeki yetişkinlerden ayrı bir birey olduğunun farkına varır (s. 35). Anne babanın da bu süreci desteklemesi gerekmektedir. Bunun için anne babanın çocuğun vücuduyla ilgili yaptığı her tasarrufta çocuğun onurunu kırmamaya ve ondan izin almaya dikkat etmesi gerekmektedir. Çocuk ilk zamanlar kendisinden izin alınmasının anlamını kavrayamasa da zaman içinde izin alınmadan bedenine yapılan müdahaleleri hissedip, bu durumlardan rahatsız olur hale gelecektir.

Yazar bu durumlara örnek olarak altına kaçıran çocuğun pantolonunun öfkeli ve sert şekilde çıkarılması yerine "istersen pantolonunu değiştirelim" gibi bir ifade kullanılmasını ya da terleyen çocuğun atletinin aniden çıkarılmasındansa aynı şekilde izin alınarak çıkarılmasını göstermektedir.

Bu konuda ben kızıma karşı çok hassas davranıyorum. O istemediği sürece hiçbir zaman soymuyorum ya da giydirmiyorum. Bir ara soyunurken tepki vermeye başladı. Sakin sakin yaklaşınca anladım ki kıyafetinden başı çıkarken korkuyor, nefessiz ve karanlıkta kalıyormuş gibi oluyor. Ben de ona ne yaptığımı anlata anlata, önce kıyafetinin kollarını çıkartıp sonra kıyafetin yakasını genişleterek yüzünü açıkta bırakacak şekilde kafasından çıkarmaya başladım. Kızımın onurunu zedeleyip ona öfkelenerek kıyafetlerini çıkartmaya çalışsaydım şu anda aramızda ciddi bir sorun olacaktı bu husus. Ayrıca bu kitabı okuduktan sonra fark ettim ki eğer böyle yapsaydım kızım kendini önemsiz hissedecekti ve başkalarının da hoyratça kıyafetlerini çıkartmasına korkusundan karşı duramayacaktı belki de... Aynı şekilde bazen kızım altında bezi yokken çişi geldiğini belli ediyor. "Tuvalete gidelim mi?" diye soruyorum. Oyuna devam etmek istediği için "I-ıh" diye itiraz ediyor. Ben de altını ıslatacağını bildiğim halde ısrar etmiyor "Peki, kızım" diyorum. Kitabı okuduktan sonra çok doğru davrandığımı fark ettim. Fazladan çamaşır ve ütü çıkar ama kızım kendi istemediği sürece zorla hiçbir yere götürülmeyeceğini ve kendi isteklerinin önemli olduğunu öğrenmeli.



2. "İzin verirsem bana dokunabilirsin" bilinci (s. 39 vd)

Burada da kendi bedeninin farkına varmış olan çocuğun, kendi bedeni üzerinde söz hakkının olduğunu bilmesi amaçlanmaktadır. Yazarın deyimiyle çocuklara karşı "hoyratça" davranılmamalıdır. Yazarın beni çok etkileyen bir cümlesini buraya olduğu gibi almak istiyorum: "Her ne kadar çocuklar kendilerinin çocukları da olsa, çocukların ayrı bir dünya geliştirdiği ve ayrı bir yaşam sürecine hazırlandıkları asla unutulmamalıdır."

Bu bilincin oluşması için yazarın tavsiyesi 4 yaşından itibaren çocuğun (bazen) kendisinden izin alınarak öpülmesidir. Yazar bunun nedenini şöyle açıklıyor: "Çocuğun güçsüz bedeninin, herkes tarafından izinsiz kullanılmasının, çocukların kendi bedenlerini koruma refleksini kıracağı unutulmamalıdır."
Ben bu hususa kızım doğduğundan beri dikkat ediyorum. Huzursuz olduğunu hissettiğim anda kimsenin öpmesine, mıncıklamasına, orasına burasına dokunmasına izin vermiyorum. Bazen babası bile oyun esnasında kızını fazlaca sıkıştırdığını fark etmiyor, hemen uyarıyorum. Rahmetli anneannemin güzel bir lafı vardı: "Acızlandırma çocuğu" derdi. Sıkça kullanıyorum bu lafı. Şimdi kızım 18 aylık. Asla ve asla kendisi izin vermeden kimseye öptürtmüyor kendini. Karşısındakini itiyor ve "aaaaaaaa" diye bağırıyor. Bu durum benim çok hoşuma gidiyor ve etrafımdakiler de bir anlam veremiyorlar. Anlam veremeyen herkese bu kitabın, bu bölümünü okutacağım.


3."Dokunulması yasak olan yerlerim" refleksi (s. 40 vd.)

4 yaşından itibaren çocukların belli bölgelerine dokunulması çocuklarda ani tepkiye neden olmalıdır diyor yazar. Bunu sağlamak için de 4 yaşından itibaren çocukların genital bölgelerine olan harici temasın olabildiğince azaltılmasını öneriyor. Bu konuda herkesin elbirliği ile hareket etmesi gerektiğini, akraba ve tanıdıklar tarafından çocuğun cinsel organlarına dokunularak, öpülerek, vurularak sevilmesine müsaade edilmemesi gerektiğini de vurguluyor.

Şahsen tuvalet alışkanlığının erken dönemde kazandırılmasının bu yönde de bir faydası olduğunu düşünüyorum. Kızım doğduğu andan itibaren altını benden ve babasından başka kimsenin değiştirmesine izin vermedim. 12. aydan itibaren kakasını tuvalete yapmaya başladı. Bu durumda da poposunu ben, babası, bakıcı ablası, anneannesi, yengesi ve amca kızı dışında kimsenin yıkamasına veya silmesine izin vermedim. İşin garibi, kızım da izin vermiyor. Daha bebekken bile altını kimsenin değiştirmesine izin vermez, tepkisini ağlayıp kıvranarak gösterirdi. Şimdi ise açıkça tercihini belli ediyor. Ben veya babası yanındaysak başkasının tuvalete götürmesini istemiyor. Hele hele yabancı biri olduğunda kesinlikle utanıyor, tuvaletini yapmaktan bile vazgeçebiliyor. Daha 18 aylık... Sanırım doğru yoldayım...

Kızımın dokunulması yasak olan bölgelerine temizlemek kaygısıyla zorla dokunmuyorum. Banyoda bile sadece su tutarak temizliyorum yada köpüklü su yaparak çocuk küvetinin içine oturtuyorum. Süngerle ya da lifle bile olsa o bölgelerine temas etmedim, etmiyorum. Gerekirse banyo sonrası kremleme yaparken ıslak mendil ile olabildiğince az temas ederek gerekli temizliği yapıyorum.

Ama cinsel organının ellenmemesi gereken, ayıp ya da pis bir bölge olduğunu da düşünmesini istemem elbette. Bu nedenle yaklaşımım hiçbir zaman ona hissettirecek şekilde olmadı. Kızımda vajinal yapışıklık olduğu için çok uzun bir süre hemen her hafta yapışıklığa müdahale etmemiz gerekti. O nedenle vajinanın da tıpkı eli kolu gibi gerektiğinde ve izin verdiğinde ellenebilen, izin vermediğinde ve rahatsız olduğunda ise asla ellenilmeyecek, tıpkı vücudunun diğer organları gibi bir organ olduğunu biliyor artık.


4. "Fiziksel baskıya direnme" refleksi (s. 43 vd.)

Burada da yazar özetle, büyüklerin gücünün farkına varan çocuğun kendi güçsüzlüğünü ve çaresizliğini keşfedeceğini söylüyor. Büyüklerin ise bazen fark etmeden de olsa çocukların üzerinde güç gösterisi yaparak, çocukların bu duygularını körüklediklerinden bahsediyor. Bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak çocuk, kendisinden büyük birinden kaçılmayacağını hafızasına yazıp, kendisini bu büyük kişiye teslim ediyor. İşte tacizci için hazır bir av! Çırpınmaya ve tacizden kaçmaya çalışmıyor bile... Bu nedenle çocukla oyun oynarken güç gösterisinden kaçınılması gerektiği gibi, ceza olarak da güç gösterisinde bulunulmamalı, ayrıca dışarı çıkmak istemeyen çocuk, isteği hilafına sürüklenerek bir yerlere götürülmemelidir. Çocuğun istemediği durumlara karşı gösterdiği fiziksel direnç asla kırılmamalı ve çocuğa direncinin işe yaradığı bizzat yaşatılmalıdır (s.44).

Biz fark etmeden bu maddeye uygun oyunlar oynamışız: Örneğin kızım daha yürüyemezken babasıyla salıncakta bir oyun oynuyorlardı; babası salıncağın hizasında yere çömelip salıncağı itiyor, salıncak geri gelince kendine hafifçe çarpmasını sağlıyor, sonra da abartılı bir tepki ile geriye doğru düşme numarası yapıyordu. Kızım bu oyuna kıkır kıkır gülerdi, gerçi hala gülüyor. Çok doğru bir oyunmuş. Aynı şekilde şimdi de babası halının üzerine oturup "Hadi, beni it" diyor. Kızım da babasını omuzundan itiyor. Babası geriye doğru düşüp, halıya boylu boyunca uzanıyor. Sonra da "Beni kaldırır mısın kızım?" diye elini uzatıyor. Kızımın minicik eli ile babasının elini tutup kaldırışını ve bunu yaparken suratındaki böbürlenme ifadesini görmelisiniz. Faydalı bir oyun daha... Veee son olarak kızımla yakalamaç oynuyoruz ama asla yakalamıyoruz :) Kızım kaçıyor, kaçıyor, sonunda evin bir köşesinde sıkışıyor. Onun geçebileceği bir alan bırakıp ona dokunamayacağımız uzaklıkta yere çömeliyoruz. Yorulmuşsa kıkırdayarak kollarımıza atılıyor, yok oyuna devam etmek istiyorsa ona bıraktığımız boşluktan kendince sıvışarak koşmaya devam ediyor. Bu da çocuğa, dilerse kendinden büyük birinden kaçabileceğini öğretmek açısından güzel bir oyun. Kızımla asla kendisini güçsüz hissettirecek oyunlar oynamıyoruz, zaten çocuk kendi yaşantısına egemen olamayacak kadar güçsüz olduğunun farkında, tam tersine onu bizden güçlü gösteren oyunlar oynuyoruz.

Son olarak bir de şu noktaya değinmek isterim: Kızımı asla ve asla yemek yemesi için zorlamadım, ağzına kaşık tıkmadım. Hiçbir şey yemek istemediği zamanlar oldu, kuru yemiş, domates veya mandalina yedirip yatırdım ama asla ve asla onun kendisini karşımda güçsüz hissedebileceği şekilde ağzına yemek sokmaya çalışmadım. Tam aksine o istemediği zaman benim ona zorla hiçbir şey yaptıramayacağım duygusunu sindirmesi için uğraştım ve son derece de başarılı olduğumu sanıyorum. Bu arada kızımın hiçbir yeme sorunu olmadı ama zorlanan çocukların yeme sorunlarının hiçbir zaman bitmediğini de annelerinden duyuyorum.


5. "Vücudum görünmemeli" hissi (s. 48)

Bu noktada "vücut" tanımını iyi yapmak gerektiğini düşünüyorum ben. Zira aklımda hep bir kare var: 1999 depreminde göçük altından bir kadın çıkarıyorlar. Kadın bir itfaiyecinin kucağında ve yarı baygın. Kameralar o sırada kadına odaklanıyor ama kadının bunun farkında olduğunu sanmıyorum. Benim dikkatimi çeken kadının o pozisyonda bile sıyrılan eteğini çekiştirerek bacağını kapamaya çalışması oldu. Muhafazakar insanlar bu tepkiyi çok doğru bulabilirler ama ben çok hüzünlenmiştim. İçimden "Göçük altından çıkıyorsun, yarı baygınsın, her tarafın kir ve kan içinde kim sana bakar ki? Ayrıca hayatın kurtulmuş, ölümden dönmüşsün, göçük altında işkence gibi saatler geçirmişsin, isterse 1000 kişi baksın o bacaklara ne fark eder?" demiştim. Japonya depremi sırasında da başını dizlerinin arasına alıp oturmuş etekli bir kız resmi çekmişti dikkatimi. Eteği bacaklarının sonuna kadar sıyrılmıştı ve ağlıyordu. O fotoğraf tüm dünyada yayınlanmış ama kimsenin kızın bacaklarına dikkat ettiğini sanmıyorum. Dikkat eden olmuşsa bile o kızın umurunda olduğunu, bunu kendine sorun ettiğini sanmıyorum.

Ben kızımın istediği sürece ev içinde çıplak dolaşmasına izin veriyorum. İsterse denize de çıplak sokuyorum. Ama evde misafir yani aile dışından yabancılar varken ya da ev dışında çıplak gezilmeyeceğinin farkında, özel olarak da anlatmaya gerek yok, zaten biz nasılsak o da bizi örnek alarak davranıyor. Benim çıplak gezmediğim bir ortamda kızım da çıplak gezmiyor elbette... Önemli olan kiminleyken, hangi ortamda, nasıl olunabileceğini öğrenmesi...


6. "Banyoda çıplak olunmaması" hissi

Ben 3 yaşına kadar babamla yıkandım. Babamla paylaştığım en mutlu anlardı. Kızım da aynı şekilde babası ile yıkanıyor. Benim duyduğum mutluluğu, onun da yaşamasını istiyorum. Ayrıca örneğin bir süre yaşadığım Rusya'da aile üyelerini çırılçıplak hamama girmesi sık rastlanan bir olaydır. Çocukların yaşı kaç olursa olsun anne babalarının yanında soyunup giyinmesi hiç yadırganmaz. Rusya'da cinsel tacizin diğer ülkelerden daha çok olduğu yönünde bir istatistiğe rastlamadım. Anneannemin vefat edene kadar annemi keselemeye bayıldığını da hatırlıyorum. Eski zamanlarda kadınların ya da erkeklerin hamamlarda toplu halde çıplak bulunmaları ülkemizde de yadırganmazmış. Kayınvalideler müstakbel gelinlerini hamamlarda seçerlermiş. Hatta erkek çocuklar da uzun süre anneleri ile hamamlara giderlermiş ki artık büyümüş erkek çocuğu için anneye "Hanım, hanım kocanı da getir bari." dendiği de rivayet edilir :)

Bu nedenlerle kızımın kendini rahat hissettiği sürece banyoda da çıplak olmasına ben müdahale etmeyeceğim. Önemli olan çocuğun ne hissettiğidir. Eğer çocuk bir noktada kendisini sıkıntıda hissederse herhalde beni banyodan çıkartır zaten.


7. "Tuvalette benden başkası olmamalı" bilinci (s. 54)

Bazı durumlarda insanın yalnız kalması gerektiğini çocuk da anlamalı. Çocuk tuvalette yalnız kalmaktan korkuyor diye kapıyı açık bırakmayı ya da anne tuvaletteyken kapının açık bırakılmasını yazar doğru bulmuyor. 4 yaşını bitiren bir çocuğun tuvaletin özel bir mekan olduğunu bilmesi gerektiğini söylüyor. Kızım şu an 18 aylık ve birkaç denemeden sonra "Anne şu anda tuvaletini yapıyor ve tuvaletini yaparken içeri girilmez"in anlamını öğrendi. Gelip kapıyı tıklatıyor, "Buradayım annecim, tuvaletimi yapıyorum" deyince de salona dönüp oynamaya devam ediyor. Çıkar çıkmaz yanına gidiyorum ve o da bu duruma alıştı. Ama eğer benimle girmek için ısrar ederse reddetmiyorum. Ama olabildiğince kapalı durmaya özen gösteriyorum. Uzun kıyafetlerle alafranga tuvalete oturunca zaten salondaki koltukta oturmaktan bir farkı da kalmıyor. Yanımda olmasının beni rahatsız ettiğinin ve aslında orada olmaması gerektiğinin farkında olması da bana şimdilik yeterli gibi geliyor.

Kızım şu anda 4 yaşına yaklaştı. Çişini yaparken rahatsız olmuyor ama kakasını yaparken muhakkak tuvalette yalnız kalmak istiyor ve hatta tuvalet kapısının kapalı olmasına da çok dikkat ediyorum. Ben çocuğa eğitim verilirken asla zorlanmasından yana olmadım. Örnek olmak ve o anda ne hissettiğimi anlamasını sağlamak yeterli diye düşünüyorum. Çocuğu tuvalete almamak için kapı önünde ağlatsaydım belki olumsuz bir sonucu olabilirdi. Ama şimdi 4 yaşında ve tuvalette yalnız kalınması gerektiğini kendiliğinden öğrendi.


8. "Soyunma ve giyinmede yalnızlık" ilkesi (s. 55)

Buradaki ana hedef çocuğun, kendi bedenini izleyen birisinden rahatsız olmasıdır. Böylece çocuk yavaş yavaş, tüm bedeninin "özel" ve korunmaya değer olduğunun bilincine varacaktır. 4 yaşında bir çocuk kendi kendine giyinip soyunamayabilir. Bu durumda ise anne babanın çocuğa ayrı bir odada yardımcı olması mümkündür. Bundaki amaç çocuğun kendi bedeninin açık bir ortamda ve birilerinin görebileceği şekilde sergilenemeyeceğinin refleksinin kazandırılmasıdır.

Kızım doğduğu günden bu yana hiçbir zaman onu dışarıda tamamen soymadım. Tatilde bile altını değiştirmemek gerektiğinde (ki 9 aylıktı) havluya sararak bezini çıkardım. O zamanlar bunu bilinçli olarak yapmıyordum, çocuğun bundan bilinçsizce de olsa bir şeyler öğrenebileceğini düşünmüyordum. Sadece içimden öyle geliyordu. Ama sonuç olarak kızım tüm vücudunun özel olduğunu ve o istemediği süre kimsenin vücuduna müdahale edemeyeceğini öğrenmiş oldu. Şimdi kendisini rahat hissediyorsa çıplak gezebiliyor, rahat hissetmediği zaman da hemen tepkisini gösterebiliyor.


9. "İzin verirsem, kabul edilirsin" ilkesi (s. 58 vd)

Anne çocuğun ihtiyaçlarını karşılarken ondan onay ya da izin alma ihtiyacı hissetmez ama çocuk 4 yaşına girdiğinden itibaren zaman zaman odasına girerken kapısı çalınıp izin alınmalıdır. 7 yaşından itibarense kapısı çalınmadan asla odasına girilmemelidir. Kapıyı çalıp odasına girdiğinizde çocuğun çıplak bedeni ile karşılaşırsanız, çocuğun özel dünyasına saygı gösterdiğinizi belirtir şekilde hemen özür dileyip kapıyı kapatmalısınız. Çocuk kendi kendine giyinemiyorsa ondan izin alıp odasına girdikten sonra "istersen ben yardım edeyim" diyerek çocuktan izin alınmadan çocuğun kıyafetlerine el atılmamalıdır. Gideceğiniz yere geç kalıyor olmanız, çocuğunuzun terbiyesinden daha önemli olamaz. Aynı hassasiyeti evinize giren herkes göstermelidir.

Böylece hem çocuk kişiliğine saygı duyulmasını talep etmeyi hem de rahatsız olduğu bir durumda itiraz edebilme becerisini elde etmiş olacaktır.

Şahsen ben kızımdan izin almadan onun üstünü değiştirmiyorum. Elbette henüz çok küçük, konuşarak anlaşmak zor. O yüzden ben açıkça izin almak yerine, ona yapacaklarımı önceden anlatmak yolunu seçiyorum. "Bak üstün ıslandı. Şimdi gidip odandan kuru kıyafetler getireceğim ve üstünü değiştireceğiz". "İşte yeni kıyafetlerini getirdim. Şimdi bana sağ elini ver, birlikte çıkartalım" gibi...


10. "Kim kimdir bilinci ve "Biz" bilinci genişletme (s. 60 vd)

Bir çocuğun, bir yetişkinin kendisi için tehlikeli olup olmayacağını anlayabilmesi ancak 7 yaşından sonra mümkündür, hatta tehlikenin büyüklüğünü ancak 14 yaşından sonra anlayabilir diyor yazar. Bu nedenle 4 yaşından küçük çocuğa güvenebileceği kişiler tanıtılırsa, bu güven çemberi dışında kalan kişilere karşı bilinçsizce bir refleksle kendisini koruması sağlanmış olur.

Çocuk çevresindeki kişilerle belli kategoriler içerisinde yakınlık kurmayı öğrenmelidir. Örneğin babasının kardeşi olan amca ile bakkal amcayı ayırabilmelidir. Ben bunun için amcaya gittiğimizde özellikle vurgu yaparak "Amcaya geldik, amcaya geldik" diyorum. Diğer kişiler içinse "X amca, Y amca" diyorum. Tahminimce çocuk sesimin vurgusundan, tonlamadaki sıcaklıktan bile babasının kardeşi olan amcanın diğerlerinden farklı ve daha güvenilebilir olduğunu anlıyordur. Adem Güneş bunu "Birisine güven sınırı en üst noktada bulunmalı, diğerine ise sınırlı güven duymalıdır" diye özetliyor.

Çocuğun güven duyacağı kişileri kategorize ederken uygulanacak yöntemi Adem Güneş ayrıntılı olarak anlatıyor. Psikogenetik kapılardan bahsediyor. Ben ayrıntısına girmeyeceğim. Özetle baba, anne, amca, dayı, teyze, hala, dede ve nineler en üst düzeyde güven duyulacak kişilerdir. Bunların dışındaki kişiler sınırlı güven duyulacak kişilerdir. Bu ayrımı tehlikeli ya da tehlikesiz kişiler olarak görmemek gerekiyor diyor yazar. Sınıflandırma bu kişilerden zarar gelmeyeceği ya da bu kişiler dışındakilerden zarar geleceği anlamına gelmiyor. Sadece çocuğa kendisini korumasını öğretmeye çalışıyoruz.

Çocuk bu kişileri "ailesi" olarak görmeli ve irtibatı en yüksek noktada tutmalıdır. Bu duygunun, çocuğun kendisini hayat içerisinde güvenli hissedebilmesi açısından da önemli olduğunu düşünüyorum.

Adem Güneş, çocuğun daha ilk yaşlardan itibaren  aile olarak gördüğü ve "biz" sınırı içindeki bu kişilerle sıkı iletişim içerisinde olması gerektiğini özellikle vurguluyor. Dayı, teyze, hala, amca, dede ve nineler özellikle ziyaret edilmeli, iletişime büyük önem verilmeli ve çocuğun bu kişilerle ilişkisine sekte vurulmamalıdır. Adem Güneş'in bir cümlesini de buraya olduğu gibi almak isterim: "Bu kişilerin çocuk terbiyesinde emniyet sigortası rolü üstlendiği asla unutulmamalıdır."

Yine de eklemeden geçemeyeceğim, "biz" sınırı içerisinde kalan aile bireyleri tarafından çocuğun tacize uğraması da mümkündür. Çocuğun bu durumda "Amcamla babamın arası bozulur" diye susması da olasıdır. Çocuğa her zaman "Kendisinin önemli ve değerli olduğu, diğer her türlü sorunun ise çekirdek ailenin desteği ile aşılabileceği" duygusu verilmelidir. Çocuk başına her ne gelirse gelsin bunu annesine anlatabileceğinden ve anlattıktan sonra aşırı bir tepki ile karşılaşmayacağından, kendisinin soğukkanlı ve akıllıca korunacağından emin olmalıdır. Çocuğa hiçbir zaman "Sana bir şey olursa ben ölürüm" ya da "Sana zarar veren olursa kafasını kırarım" gibi sözler de söylememek lazım. Zira benim çevremde gördüğüm taciz vakalarında çocuk çoğunlukla "Bunu söylersem annem yıkılır" ya da "Bunu söylersem babam katil olur" gibi düşüncelerle susuyor. Çocuğa her ne olursa olsun anne babanın kuvvetli ve arkasında olduğu ve sorunları akıllıca ve sakince çözebileceği hissettirilmelidir.

7 yaşından sonra çocuğa verilecek bilinçli eğitime ilişkin olan kısmı ise artık bir zahmet kitaptan okuyuverelim :) Zaten kitabın hepsini baştan sona okumak gerekiyor ki benim burada özetlediğim bilgilerin temeli anlaşılabilsin. Bu nedenle bu kitabı, kütüphanemin anne bebek bölümüne özenle yerleştiriyorum.

Çocuk tacizi ile ilgili son olarak bir de benim eklemek istediğim bir nokta var: Bence önemli olan çocuğa vücudunun kapalı olması gerektiğini öğretmekten ziyade nerede, ne zaman, kiminleyken kapalı olması gerektiğini öğretebilmek. Kapalı olmasından da maksat, dokunulmaz olduğunun karşıdaki kişiye vurgulanmasıdır. Ayrıca bir diğer önemli nokta, organ ayırt etmeksizin tüm vücudunun özel olduğu ve kimsenin o izin vermeden kendisine dokunamayacağı fikrini kafasına yerleştirebilmek. Kızım şu anda yanağından makas alındığında bile çığlık çığlığa bağırarak tepkisini gösteriyor ve hemen yanıma kaçıp, bana kişiyi şikayet ediyor. Kitapta, çocuğun öfkesinin bastırılmaması gerektiğine ilişkin bölüme değinmedim ama bence çok değerli. Çünkü modern toplumlarda hep öfkenin bastırılması ve gösterilmemesi gerektiğini öğretiyoruz. Ben öyle yapmadım, kızım eğer birine sinirlendiyse öfkesini muhakkak gösterir. Eğer kendisine müdahale varsa, o da karşı müdahalede bulunur. Birisi zorla kucağına almaya çalışırsa tepinir, tekmeler, iter, bağırır ve karşı koyar. Asla "Ayıp kızım, üzülür bak teyze" filan demedim. Eğer kızımın, kendi vücudunun ona özel olduğunu anlamasını istiyorsam, öncelikle herkesin bu "özel" vurgusuna hassasiyet göstermesi gerekiyor, izin almadan kızımı kucaklamaya kalkan da sonuçlarına katlanır :) Ayrıca kızımıza hiç kimseden yiyecek kabul etmemesi gerektiğini de öğrettik. Eğer canı çekiyorsa, bizden izin aldıktan sonra kabul ediyor. Bu nedenle çocuğa şeker, çikolata vs gibi çekici gelebilecek yiyecekleri yasaklamadım. Kendim en kalitelerinden evde sürekli bulunduruyorum. Canı istediğinde en lezzetlisini yiyebileceğini bilen çocuk zaten bir başkasının teklifini cazip bulmuyor.
Tüm bunların dışında anne olarak gözüm her zaman kızımın üstüne. Olası tehlikeleri öngörüp, ona göre tavır almaya çalışıyor. Herkesin her hareketini ince eleyip sık dokuyorum. Kızım bana emanet ve o kendini koruyabilecek yaşa gelinceye kadar ben elimden gelen en iyi şekilde onu koruyacağım. Herkes kendinden mesuldür. Ben babasına karşı bile kızımı korumalıyım, aynı şekilde babası da benim hareketlerimde bir dengesizlik hissederse kızını koruması gerektiğini bilmelidir. Kızıma gerekli eğitimi verip, gerekli koruma önlemlerini de aldıktan sonra gerisine artık alın yazısı demekten başka çare kalmıyor.

Umarım tüm çocukların pırıl pırıl bir alın yazısı olur...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Instagram

Instagram

Twitt'le

Translate

İstatistiklerim


View My Stats