Annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2013 Perşembe

Anne Olmak Kişisel Gelişimi Nasıl Etkiler? "Şua Şua'nın Fablı, Tiyatroyu Keşfeden İnsanöncesi Kadın"



Eğer doğum yapmadan önce okusaydım ve hatta kızım 3,5 yaşındayken okumuş olmasaydım, bu hikayeden şu anda aldığım lezzeti al-a-mazdım muhtemelen. Ama şimdiki halimle hikayeye vuruldum, gözüm yaşararak okudum ve ilk kadından bu yana, anne olmanın hem kişiye hem de insanlığa neler kattığını bir kez daha anladım. Ayrıca hamile kalmak, doğum yapmak, lohusa olmak, eşler arasındaki ilişkiler, emzirmek, bebeğin irade kazanması ve "2 yaş sendromu" veya "Korkunç 3" denen kavramların aslında çocukla değil, anne ile ilişkili olduğu gerçeğini bir kez daha görmüş oldum:

İsa'dan on bin yıl öncesine uzanan antik bir Çin fablı insanöncesi kadın Şua Şua'nın (Xua-Xua) sıradışı tiyatro keşfinin hikayesini anlatır. Bu eski masala göre bu keşfi yapan bir kadındı, erkek değil! Erkekler sadece bu olağanüstü sanatı çaldılar ve çağlar boyunca birçok zamanda da kadınları oyuncu ve hatta seyirci olarak bile dışladılar. Bazı toplumlarda kadın rolleri bile erkeklere tahsis edilmiş ve onlar tarafından oynanmışlardır. Örneğin Şekspir (Shakespeare) zamanında genç erkekler (yetişkin olmayan erkekler) kraliçeleri oynardı! Yunan tiyatrosunda kadınların pasif seyirci olmalarına bile izin verilmezdi... Çünkü tiyatro çok güçlü ve kudretli bir sanattır. Erkekler esasında kadınların keşfettiği şeyin yeni kullanımlarını buldular. Sanatı kadınlar keşfetti. Erkekler ise onun düzenini icat ettiler: Yapıları, oyunları, oyunculuğu.

Şua Şua, kadınöncesinin ve erkeköncesinin dağlardan ovaya, kardan denize dolaştığı, beslenmek için diğer hayvanları öldürdüğü, ağaçlardan meyve ve yaprak yediği, nehirlerden su içtiği, kayalıklardaki derin mağaralarda kendilerini koruduğu zamandan yüzlerce, binlerce yıl önce yaşadı. Bu Neandertal ve Kromanyan'ın gelişinden çok önceydi. Görünüşleri, beyinlerinin ağırlığı ve zalimlikleri ile neredeyse insan olan Homo Sapiens ve Homo Habilis'ten de çok önce idi.

Bu insan öncesi varlıklar, kendilerini daha iyi koruyabilmek için sürüler halinde yaşarlardı. Şua Şua'nın en ilkel dil olan "protomundo"nun bile henüz bulunmadığı hatta sözlü bir dilin bile var olmadığı bu çağda aslında ne böyle ne de başka bir adı vardı. Şua Şua sürüdeki en güzel dişiydi ve Li Peng de en güçlü erkekti. Doğal olarak birbirlerini etkilediler. Birlikte yüzmeyi, ağaçlara ve dağlara birlikte tırmanmayı, birbirlerini koklamayı ve yalamayı, dokunmayı, sarılmayı, sevişmeyi seviyorlardı. Bir diğeri ile birlikte olmak iyiydi. Birlikte.

İki insan öncesi kişinin olabileceği kadar mutluydular.

Bir gün Şua Şua bedeninin değiştiğini fark etti. Karnı büyüdükçe büyüyordu. Karnı büyüdükçe utanmaya ve ona ne olduğunu anlamlandıramayan Li Peng'den uzaklaşmaya başladı. Li Peng'in Şua Şua'sı artık ne fiziksel ne de ruhsal olarak eski Şua Şua'ydı. Birbirlerinden uzaklaştılar. Şua Şua, yalnız kalmayı ve karnını seyretmeyi seviyordu. Li Peng ise diğer dişilerin peşinden gitti fakat asıl dişisi gibi bir tane bulamadı.

Şua Şua karnının hareket ettiğini hissetti. Tam uykuya dalmak üzere iken sağdan sola, soldan sağa kayıyordu. Zaman geçtikçe karnı büyüdükçe büyüdü ve daha çok hareket etti. Li Peng iyi terbiyeli bir seyirci gibi korku ve üzüntü ile onu sadece uzaktan seyretti. Onun akıl erdiremediği eylemlerine seyirci kaldı, harekete geçmeden izledi.

Annesinin rahmindeki Lig Lig Le (henüz bir dil bulunmamış olsa bile çocuğun adı buydu çünkü bu fabl tüm özgürlüklerin serbest bırakıldığı ve hoş karşılandığı eski bir Çin fablıdır) büyüdükçe büyüyordu fakat kendi bedeninin sınırlarını ve limitlerini tanımlayamıyordu. Bedeni derisinde mi bitiyordu? Yoksa içinde yüzdüğü rahim sıvısında mı? Lig Lig Le etrafını saran annesinin bedeninin sınırlarında mı bitiyordu? Dünya bu muydu? O, annesi ve dünya tek vücuttu, o onlardı ve onlar da o idi. Bugün bile çıplak bedenlerimizi su dolu bir küvete, yüzme havuzuna veya denize daldırdığımızda o ilkel duyguları hissetmemizin nedeni budur. Böylece bedenlerimizi tüm dünyayla birleştiririz, Tabiat Ana'yla.

Beden ve dünya arasındaki bu karmaşanın nedeni Lig Lig Le'nin duyularının henüz tam canlanmaması idi. Henüz göremiyordu çünkü gözleri kapalıydı. Koku alamıyordu çünkü o küçük sıkışık hacimde atmosfer yoktu ve nefes alamıyordu. Tat alamıyordu çünkü henüz ağız yolu ile değil göbek bağı yolu ile besleniyordu. Hissedemiyordu çünkü derisi her zaman aynı sıcaklıkta olan sıvıya değiyordu ve onunla kıyaslayabileceği başka bir şey yoktu. Tüm hisler görelidir: Bir sesi algılayabiliriz çünkü sessizliği duyarız, bir parfümün kokusunu alırız çünkü kötü kokuları koklarız.

İşitme, net bir şekilde ortaya çıkan ilk duyusuydu. Lig Lig Le, açıkça kulakları tarafından uyarılıyordu. Sürekli ritimler, periyodik sesler ve rastlantısal gürültüler duyuyordu: Annesinin ve kendisinin kalp atışları, hızla akan kan, mideden gelen sesler ve dışsal sesler. İlk net duyumları akustikti ve bu sesleri uyarlayabilmek için düzenlemesi gerekiyordu. Bu yüzden müzik en eski sanattır, en derin kökeni rahimdedir. Dünyayı düzenlemeye yarar fakat onu anlamaya yaramaz. Doğumdan önce yaratılmış, insan öncesi bir sanattır.

Diğer sanatlar diğer duyguların açığa çıkmasının ardından ortaya çıkar. Doğumdan bir ay sonra bebek, önce şekilleri sonra da detayları görmeye başlar. Ya biz yetişkinler, biz ne görebiliriz? Biz hareket halindeki imgelerin süreğen akışını görürüz. Gündelik yaşamda imgeleri sabitleştirmek ve durdurmak imkansız olduğundan bunun için plastik sanatlara ihtiyaç duyarız. Fotoğraf, sinema, izlenimcilik daha sonra hareketi durdurmak için ortaya çıkmıştır.Bu sanatlar gerçekliği dışarıdan görür. Dans ise aksine organizasyonunu destekleyecek sesleri kullanarak hareketin içine nüfuz eder ve onu düzenler. Üç sanatsal duyu şudur: İşitme ve görme ana duyuları ile oyuncular arasındaki (duruma göre oyuncu ile seyirci arasındaki) dokunma duyusu. Diğer iki duyu, tatma ve koklama, hayvansal yaşamın pratik yönü ile ilgilidir.

Parlak ve güneşli bir gün Şua Şua nehir kıyısında bir çocuk doğurdu. Li Peng hala korkarak ve harekete geçmeden bir ağacın arkasından seyretti.

Bu safi bir sihirdi. Şua Şua çocuğuna baktı fakat anlamadı. Bu cılız, küçük beden kendi bedeninin bir parçasıydı. İçinde durmuştu, şimdi dışarıdaydı ama şüphesiz o kendisiydi. Anne ve çocuk aynı ve tekti. Kanıtı da şuydu ki bu küçük beden (onun bir parçası) memesini emerek büyük bedenle birleşmek ve geri dönmek istemişti. Böylece kendine güven duydu. O her ikisiydi, her iki beden de o idi. Uzakta iyi seyirci Li Peng bunu gözlemliyordu.

Lig Lig Le büyüdü, kendi iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi, ana-bedendeki süt dışında başka şeylerle beslenmeyi öğrendi. Ve aynı dönemde büyük bedene bazen itaat etmeyecek kadar bağımsızlaştı. Şua Şua çok korkmuştu. Bu, birinin ellerine dua etmesini söylemesi ama onların boks yapmaya başlaması veya bacaklarına oturmalarını söylemesi ama onların yürüyüp gitmesi gibiydi. Onun bu küçük, fakat sevgili parçası tarafından yürütülen bir isyan çıkmıştı. Anne-kendisine ve bebek-kendisine bakıyordu. Her ikisi de Şua Şua idi. Fakat onun bir parçası hileler, yaramazlıklar yapıyor, itaat etmiyordu. Li Peng onları sadece seyrediyordu. Büyük-onu ve küçük-onu seyrediyordu. Mesafesini koruyordu, sadece bakıyordu.

Bir gün Şua Şua uyuyordu. Li Peng meraklanmıştı, çünkü Şua Şua ile oğlu arasındaki ilişkiyi anlayamıyordu ve oğlanla kendi ilişkisini kurmayı denemek istiyordu. Böylece oğlan annesinden önce uyandığında Li Peng onun dikkatini çekti ve ikisi birlikte uzaklaştılar. Başından beri Li Peng kendisinin ve oğlanın iki farklı beden olduğunu biliyordu. Oğlan "öteki" idi, kendisi yani Li değildi.

Li Peng, Lig Lig Le'ye nasıl avlanılacağını ve balık tutulacağını öğretti, oğlan mutluydu. Şua Şua uyanıp küçük bedenini arayıp bulamadığında mutsuzdu. Ağladı ve ağladı. Çünkü bir parçasını kaybetmişti. Çığlıklarının duyulacağını umarak avaz avaz bağırdı fakat Li Peng ve küçük oğlan uzağa gitmişlerdi.

Ne var ki, sonuçta aynı sürüye ait olduklarından bir kaç gün sonra Şua Şua her ikisiyle yani baba ve çocukla karşılaştı. Bebek-bedenini geri almak istedi fakat o reddetti çünkü annesinin bilmediği şeyleri kendisine öğreten babası ile de mutluydu.

Şua Şua kendi bedeninden doğmuş olsa da (o kendisi idi!) küçük bedenin kendi ihtiyaçları ve istekleri olan farklı birisi olduğunu kabul etmek zorundaydı. Lig Lig Le'nin annesine itaat etmeyi reddetmesi onların tek değil iki kişi olduklarını fark etmesini sağladı. Şua Şua, Li Peng ile kalmak istemiyordu. Lig Lig Le istiyordu. Her ikisi de kendi tercihlerini yapmışlardı! Her ikisinin de fikirleri vardı. Her ikisinin de kendi duyguları vardı. Onlar farklı insanlardı.

Bu kabullenme onu kendisini tanımaya itti: O kimdi? Çocuğu kimdi? Li Peng kimdi? Neredeydiler? Karnı bir kez daha şişerse, bir dahaki sefere ne olacaktı? Li Peng'i önceden sevdiği kadar seviyor muydu? O başka dişileri denediğine göre kendisi de farklı erkekleri deneyecek miydi? Bütün erkekler Li Peng gibi yırtıcı mı olacaktı? Peki ya kendisi ne durumdaydı? Aynı mı kalacaktı? Yarın ne olacaktı? Şua Şua kendine bakarak cevapları aradı.

Bu anda tiyatro keşfedildi. Şua Şua'nın bebeği geri alıp onu tamamen kendisine mal etmekten vazgeçtiği an, onun başka birisi olduğunu kabul ettiği, kendine bakıp bir parçasını boşalttığı an. O anda o, aynı zamanda hem oyuncu hem de seyirciydi. O seyirci-oyuncuydu. Tiyatronun keşfi ile bu varlık insana dönüştü.

Tiyatro budur: Kendimize bakma sanatı.

Augusto Boal, "Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar", Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2003, s. XXV-XXXI.

14 Mart 2012 Çarşamba

Ali Yeşilırmak beni neden ağlattı?




Yetenek Sizsiniz Türkiye yarışması birincisi Ali Yeşilırmak'ı izlerken göz yaşlarımı tutamadım :) Ciddiyim. 

Ali Bey belli ki çok iyi bir köpek terbiyecisi ve köpeği ile kurguladığı şovlar da çok yaratıcı. Ama Ali Bey asla kendisinden bahsetmiyor, her zaman köpeğinin çok yetenekli ve aerodinamik açıdan da iyi olduğuna vurgu yapıyor. "Yarışmayı kazanacak mısınız?" diye sorduklarında bile "Max'e güveniyorum." diye cevap veriyor.

Köpeğine komut verirken ses tonunu değiştirmiyor. Köpeğine bağırmıyor ya da kaşlarını çatmıyor. Yani cezalandırmıyor. Ayrıca ödüllendirmiyor da... "Yaptığı hareketler karşısında ne ile ödüllendiriyorsunuz?" sorusuna "Tam olarak ödüllendiriyorum diyemem. Aferin diyorum, başını okşuyorum, sevdiği oyuncağı ile beraber oyunlar oynuyoruz" filan diyor. "Peki, yaptığı hareket karşısında ödül mama vermiyor musunuz?" sorusuna ise "Hayır, vermiyorum. Eğer verirsem bir dış uyarıcı almış olur ve sadece o ödüle ulaşmak için hareketlerini yapar. Oysa hareketleri kendisi istediği için yapmak istemesi benim açımdan önemli" diyor. Pes!

"Yemeğini bitirirsen sana çikolata vereceğim" diyen anne babalar bir kere daha düşünmeli bence... Adam bir köpekten bahsediyor yahu!

"Kazandığınız ödülle Max için ne yapacaksınız?" sorusuna "Onun için ne yapabilirim ki? Zaten en iyi mamaları, vitaminleri yiyor.Yaşadığı hayattan memnun." diyor. "Peki, yarışmadan sonra biraz dinlendirecek misiniz?" sorusuna "Max yorulmuyor ki? Benimle birlikte evde normal bir hayat sürüyor. Bu hareketleri oyun maksatlı yapıyor ve yaparken de eğleniyor." diyor. "Peki, evde de yapıyor mu bu hareketleri?" sorusuna ise "Evde canı ne isterse onu yapar. Evde asla komut vermem. Bu bir oyun sadece." diyor. Hala bir köpekten bahsediyor! Çocuğun sadece oyun oynarken bir şeyler öğrenebileceğini bazen ebeveynler olarak biz bile unutuyoruz. Diş fırçalaması, ortalığı toplaması vs için çocuğa komut verirken Ali Bey'in bu sözlerini hatırlamakta fayda var...

"Şimdi yüzündeki ifadeye bakın" diyor ve köpeğinin yanından uzaklaşıyor. "Ben gideceğim ama sen burada kalacaksın" diyor ve gerçekten de Max'in ifadesini görmeniz lazım. Sahibine kilitleniyor ve gözlerini ayırmıyor. Sahibi ile gitmek istediği öyle belli ki! "Bir yere gideceğiniz zaman Max'i ne yapıyorsunuz?" sorusuna "Her yere beraber gidiyoruz." cevabını veriyor. "Peki, kız arkadaşınızla yemeğe giderken?" "Evde yalnız bırakıyorum o zaman" diye cevap veriyor. İnanamıyorum ya, köpek bu bahis konusu olan bir köpek! Doğumdan önceki hayatımıza geri dönmek için çocuğu kişisel hayatımızdan dışlarken bir kere daha düşünmemiz lazım: Bırakın çocuk sahibi olmayı, köpek sahibi olmak bile artık hayatınızı yalnız geçiremeyeceğiniz ve sürekli bir başka canlının hissettiklerinden sorumlu olacağınız anlamına geliyor.

Max'a bakarken Ali Bey'in gözlerimde gurur yok, sevgi var. Öyle bariz görülüyor ki bu...

Ali Bey gibi bir ebeveyn olmak istiyorum. Umarım olabiliyorumdur. Ali Bey'in çok yakışıklı, çok akıllı bir köpek-oğlu var ve bence Ali Yeşilırmak harika bir BABA!

Not: Ali Yeşilırmak'ın bu konuşmalarını 13 Mart 2010 tarihli Saba Tümer'le Bugün programında izledim: http://tvarsivi.com/saba-tumer-ile-bugun-14-03-2012-izle-e_42215.html

30 Kasım 2011 Çarşamba

Meme ucundan et kopması durumunda ne yapılabilir?

Resim çok şeker değil mi? Bir de bunu emzirirken acı çeken anneye sorun :)
Başıma geldiğinde nette araştırma yaptım ve bu konuyla ilgili hiçbir yazı yazılmadığını gördüm. Benden 1 ay önce doğum yapan bir arkadaşımın daha başına gelmemiş olsaydı, kendimi bu dünyada meme ucundan et parçası kopan tek kadın zannedebilirdim. Oysa bugün araştırdığımda görüyorum ki pek çok annenin başına gelmiş: Meme ucu kopması

Öncelikle ön bilgi vermek isterim: Annem beni 11 ay emzirmiş. Ben de bebeğimi emzirmekten başka bir yöntem asla düşünmedim. Süt oranımı asla kafaya takmadım, "Yeterli kilo alımı yok, mama vermeniz lazım." diyen hastane doktorunu dinlemedim ve kızımı 6 ay sadece anne sütü ile besledim. Kızım 36 aylık ve hala günde 1 ila 3 sefer emiyor.

Doğumdan önce meme ucumda ciddi rahatsızlık hissediyordum. Banyodan çıkınca bornoz bile giyemiyordum. Giydiğim elbiseler bile acı veriyordu. Bu durumda, bebeğin yukarıdaki resimde görülen vantuz hareketini yapmasının nasıl bir acı vereceğini düşünmeye davet ediyorum sizleri :)

Doğumdan önce nemlendiricilerle masaj yapmayı tavsiye edenler vardı. Ama kadın doğum uzmanları (ki doğumdan sonra emziren kadının göğüs ucu yaraları ile ilgili hiçbir bilgileri olmadığını fark ettim) hamileyken meme ucunun uyarılmasının, erken doğumu tetikleyeceği yönünde uyarılarda bulunuyorlardı. Ben de sadece vücuduma sürdüğüm yağları üstten sürüp asla masaj yapmayarak 41+1'de sezaryana girmek zorunda kaldım. Hiç değilse 38. haftadan sonra masaj yaparak rahmi uyarmış olmayı çok isterdim.

Doğumdan sonra hemen emzirmeye başladım. İlk başlarda hiç sorun yoktu. Sona göğüs uçlarım acımaya başladı. Ciddi anlamda çatlak ya da kanama olmadı ama deli gibi bir acı hissediyordum. Bebeğin ilk ağzına aldığı anda çığlığı basıyordum, sonra bebeğim emdikçe rahatlıyordum.
Çevremde benimle birlikte doğum yapan 7-8 arkadaşım vardı. Çoğunun 40 gün sonra acıları geçmişti. Benim acılarımın geçmesi ise 3 ay sürdü. Bu arada göğüs ucumdan (tabirimi mazur görün) döner eti gibi bir parça et ayrıldı. Bebek emerken yavaş yavaş bağlantı yeri incelmeye ve et sallanmaya başladı. En sonunda bebek eti yutmasın diye tırnağımın ucuyla sıkıştırıp boğmak suretiyle et parçasını kopardım.

Hani yara olan yerimiz kabuk bağlar ve kabuk düştükten sonra kabarık bir et parçası gibi yara izi kalır ya? İşte, göğüs ucumdaki etin düştüğü yerde de öyle bir yara izi kaldı. Bir göğüs ucumun tepesi dümdüz iken diğeri tepe şeklinde duruyor :) Anlatırken garip geliyor ama başına gelen beni anlıyordur, eminim :)

Bu dönemde ne yapabilirim diye doktorlara (kadın doğum, cerrahi, cildiye) gittim. Hiçbiri bu konuda bilgili değildi, öneride bulunamadı. İnternette araştırma yaptım, yazılı bir Türkçe kaynak bulamadım. O dönemde neler yaptığımı ve hangilerinden fayda gördüğümü yazmak istiyorum:

  • İkinci bebeğime hamile kalır kalmaz, çatlak kremi sürmeye başlayacağım gibi meme ucu kremi de sürmeye başlayacağım. Üstelik masaj yaparak süreceğim. Çünkü doğumdan sonra okuduklarımdan öğrendim ki, hamileyken emziren çok anne var. Hamileyken emzirmek rahmi uyararak doğumu tetiklemiyorsa, kremle meme ucuna nazikçe yapılan bir masaj asla tetikliyor olamaz. Doktorlara bu konuda inanmıyorum artık.
  • Meme ucu kremi olarak doğum çantama Lansinoh atmıştım. Bu kremi sorunsuz kullanan pek çok anne var. Ama ben içinde petrolden ya da yünden elde edilen garip maddelerin olduğu bir kremi henüz iki günlük bebeğimin yutacak olması fikrinden hiç hoşlanmadığımdan bu kremi gönül rahatlıyla kullanamadım (Gerçi sonra ayak kremi olarak çok işe yaradı.). Organik Bella B marka krem almıştım. Zorda kaldıkça onu kullandım, ama pütürlü bir yapısı olduğundan hem sürmekte zorlanıyordum hem de bebeğimin o pütürleri de yutmasını istemiyordum. Gerçi belki ikinci bebeğimde bu kadar pimpirikli davranmam, bilemiyorum.
Şimdi kremin arta kalanını kızım ve kendim için dudak koruyucu olarak kullanıyorum :)
  •  Krem kullanamadığım için sonraları doğal yağlar kullanmaya başladım. Badem yağı, zeytin yağı, susam yağı (tahine de bayılırım), kakao yağı vs yağları masaj yapa yapa sürdüm. Nasıl olsa bebeğe bir zararı olamaz diye düşündüm.
  • Ben de en işe yarayan: Her gün sıcak banyo yapmaktı. Sıcak banyo göğüs uçlarımı gevşetiyordu. Psikolojime de iyi geliyordu. Göğüs ucu sancılarımı ancak böyle dindiriyordum.
  • Banyodan çıktıktan sonra ve kızımın uyuduğu dönemlerde sık sık e vitamini kapsülleri kullandım. Kapsülü bir iğne ile delip doğrudan göğüs ucuma sıkıyor ve masaj yaparak yediriyordum.
  •  
Fotoğrafı aldığım sitedeki maske de meme ucu için denebilir: Avokado ve Susam Yağlı Maske

  • Acımı dindirmek için de önce Bepanten krem kullandım. Yaranın kapanmasını kolaylaştırdı ve mikrop kapmasını engelledi. Sonra Madecassol krem kullandım. Krem değil de jel şeklinde olduğundan sürünce bir ferahlık hissi veriyordu. Yalnız hatırlatmak isterim, bunlar mucize kremler değil. Sadece yaranın kapanmasını hızlandırıyorlar. Ama siz kremi sürdükten sonra tekrar emziriyorsunuz ve yara yeri tekrar açılıyor. Dolayısıyla kremin mucize yaratmasını beklememek lazım. Çok canım yandığı zamanlar Emla marka uyuşturucu krem de kullandım. Ama hormonlarım meme ucu derisinden kana karışıp, oradan da sütüme geçip bebeğime zararlı olur düşüncesine beni sürüklediği için fazla kullanamadım :)
  • Emzirmemek kesinlikle çare değil. Göğüs iyice şişiyor ve meme ucu daha da hassaslaşıyor. Sık sık emzirmek gerekiyor. Ama acı çekerken emzirmek de kolay değil. Ben öncelikle meme ucu koruyucu kullandım. 
  •  Meme ucu koruyucu ile rahat emzirebilenler varmış. Ama ben pek rahat olamadım. Ama yaranın kanadığı ve çok acıdığı dönemlerde işe yaramıştı. Koruyucuyu alırken küçük boy almıştım. Ama sonrasında asla yastıklı sütyen kullanmamış olan ben, küçük koruyucunun gerçekten de çok küçük kaldığını hayretle fark edip büyük boyunu almak zorunda kaldım. Yani hamileyken bir tane alıp çantaya atın diyemiyorum, sonrasında vücudunuzda olan değişimlere siz bile şaşıp kalabiliyorsunuz.
4 değişik tipte meme ucu formuna uygun koruyucu.
  •  
  • Göğüs kalkanı kullandım. En rahat ettiğim ve uzun süre kullandığım ürün buydu. Göğüs ucu içerlek olanlar için, göğüs ucu çıkarıcı olarak da kullanılıyormuş. Düşünün ki acımdan gecelik bile giyemiyor, neredeyse belimin üstü çıplak dolaşıyordum. Bu kalkanları aldıktan sonra her türlü giysiyi rahatlıkla giyip sokağa çıkar oldum. Psikolojim de rahatlamıştı. Ayrıca meme ucuna kendi sütünüzü sürmek de işe yarıyor. Bu kalkanlar ilk zamanlar damlayan sütlerinizi de içinde topluyor. Meme ucu da bir süre sonra sütün içinde kalıyor :) Hatta ben biriken sütleri gün boyu bir başka kaba aktarıp, sağmadan epey süt elde edebiliyordum. Hatta sokaktayken uygun bir yerde sütü biberona boşaltıp kızıma taze anne sütünü biberonda verebiliyordum :) Çok kullandım ben bu ürünü ve ikinci doğumumda hastane çantama atacağım ilk malzemelerden biridir.
  •  Bana doktorum suyun ya da gül suyunun içinde ayva çekirdeğini bekletip, oluşan jeli sürmemi önermişti. Yapmıştım. Aynen Madecassol krem gibi serinletici bir etkisi vardı. Belki yarayı iyileştirici etkisi de vardır. Ama ben emzirdikçe yara açılıyordu. Dolayısıyla bunun da pek fazla etkisini görmedim. Başka organik öneriler getirenler de var: Buz dolabında beklemiş soğuk lahana yaprağını yapıştırmak, lokumu yapıştırmak gibi önerileri olanlar da var. Bunlar meme ucu çatlaklarına belki iyi geliyordur ama etin kopmasından ve dolayısıyla açık yaradan bahsedince, bunlar ancak serinletmeye yardımcı olabiliyorlar.
  • Sonuç olarak gittiğim bir erkek cerrah en mantıklı özeti yaptı: Emzirdiğiniz sürece yaranız geçmeyecek. Yanmış deri gibi beyaz bir kabuk oluşacak ve orası hissizleşecek. Gerçekten de öyle oldu. Emzirmeyi azalttığım 6. ay sonrasında biraz daha rahatladım. Öncesinde de zorlandığım zamanlar 1-2 gün dinlenmeye aldım memeyi, diğer memeyi emzirip sorunlu olanı sadece sağarak idare ettim. Henüz emziriyorum, dolayısıyla hala yanık deri gibi olan yara yeri normal deri haline gelmedi. İleride durumda bir değişme olursa güncelleme yaparım :)

Özetle: Meme ucumdan et koptu. Yara yeri sezeryan kesisi gibi şiş biçimde kaldı, düzelmedi. Hiçbir krem fayda etmedi. Sadece acımı azaltmaya çalışarak emzirmeye devam ettim. 3 ay içinde acı hissi tamamen kayboldu. 39 aydır emziriyorum. Kızım bırakana kadar da emzirmeye niyetliyim. İkinci bebeğimi de emzirmek istiyorum. Yara sizi yıldırmasın. Pekçok kişinin başına geliyor. Ama emzirmenin faydaları karşısında, o kadar acıya razıyım. İkinci bebeğimde de olursa, yine aynı acıları çekerek emzirmeye razıyım.

EK: Emzirirken acı hissetmek normal değildir. Çoğunlukla yanlış emzirmeden kaynaklanır. Emzirirken acı hissetmenin olası nedenleri hakkında İngilizce bir kaynak için bkz. http://www.nbci.ca/index.php?option=com_content&view=article&id=48:sore-nipples&ca%3Cbr%20%3E%3C/a%3E%3Csmall%20class=

24 Kasım 2011 Perşembe

Doğumdan sonra ter kokusu nasıl önlenir?


Cevap: Karbonat.

Evet, bu kadar basit :)

Doğumdan sonra ciddi bir ter kokusu sorunu yaşadım. Değişen hormonlardan mıdır, kimyasal yapıdan mıdır nedir, sebebini bilmiyorum ama beni aşırı derecede rahatsız ediyordu.

Emzirdiğim için kimyasal maddeler de kullanmak istemiyordum.

En sonunda karbonatı keşfettim.

Bir tuzluğa karbonat doldurdum. Banyodan çıkınca parmaklarımın ucuna biraz karbonat döküyorum ve kurulanmadan, ıslak cildime sürüyorum. Cilde tuz sürünce nasıl hafif bir yanma hissi olursa, ona benzer bir his oluşuyor. Sonrasında da bütün gün rahat ediyorum. 

Eğer banyo yapacak vaktim yoksa dilediğim zaman, koltuk altımı ıslatarak karbonat sürüyorum.

Güzel kokmasını istersem karbonatın üzerine uçucu (esansiyel) bir yağ sürüyorum. Lavanta, gül ya da limon olabilir.

İşe gideceksem de karbonatın üstüne pafüm sıkıyorum ya da terlemeyi tamamen kesmek istiyorsam (iş görüşmesi, toplantı vs gibi nedenlerle) antiperspirant krem sürüyorum.
Hatırlatmak isterim : Karbonat terlemeyi kesmiyor, sadece terin kokmasını engelliyor.

Güncelleme: Eğer karbonat sizde işe yaramazsa sulandırılmış sirke ile silmeyi deneyin. Elma sirkesinin kokusu daha hafiftir.
Karbonat bazik, sirke ise asidik maddeler... İnsanların da bazılarının teri asidik,bazılarınınki bazikmiş. Karbonat işe yaramazsa, sirke kesin yarar :)

Güncelleme: Karbonat, ayrıca deodoranttan farklı olarak, kıyafetlerin koltuk altı kısmında meydana gelen sarı lekeleri de oluşturmuyor. Ama koltukaltınızı yıkamadan üstüste karbonat sürerseniz karbonatlı kek gibi kokabilirsiniz, temizlenmeden sürmemenizi tavsiye ederim.

Güncelleme: 4 senedir istisnasız her gün karbonat kullanıyorum. Herhangi bir yan etkisini görmedim. Kızarıklık, kaşıntı ya da beze yapmadı.

Güncelleme: Yeni keşfim de şu oldu; çay ağacı yağı (tea tree oil - hin defnesi yağı) da karbonat kadar etkili. Ayrıca çok sıcak bir bölgede sürekli terleyerek yaşadığım şu günlerde, önce çay ağacı yağı ve üzerine de karbonat sürüyorum. Eğer çay ağacı yağının kokusundan rahatsız olmuyorsanız şiddetle tavsiye ederim.

22 Eylül 2011 Perşembe

Aşk şarkıları sizde de anlam kaymasına uğradı mı?



Kızım artık 2 yaşında ve ben de haftanın 3 tam günü çalışmaya geri döndüm.

Uzun zamandır dinlediğim aşk şarkıları, sanki kızımla benim için yazılmış gibi geliyordu zaten. İki gündür de sabahları şu şarkıyı duyunca çalışan bir anne olarak, sanki benim ağzımdan kızıma yazılmış gibi hissediyorum:

Uyandırma

Uyandırma, uyandırma
Sakın beni uyandırma
Bu gördüğüm belki de en güzel rüya
Ve adı da aşk güya
 
O huzur dolu aşk kokan kucağında
Rüyalara dalmak varken
Hiç içimden gelmiyor
Savaşmak bu dünyayla
 
Sakin ve sıcak kıyılarına
Kalbimi demirlemek varken
Hiç içimden gelmiyor
Savrulmak fırtınalarla
 
Uyandırma, uyandırma
Sakın beni uyandırma
Bu gördüğüm belki de en güzel rüya
Ve adı da aşk güya 

Zeynep Dizdar'ın klibini buradan izleyebilirsiniz. 



17 Mayıs 2011 Salı

Hatalı ebeveynlik nasıl olur?


Kızımı büyütürken yaptığım pek çok hata var. Kızımın henüz 20 aylık olduğunu göz önüne aldığımızda daha pek çok hata da yapacağım aşikar :) 
Yaptığım hatalardan bazı örnekler verecek olursam:
  1. İlk hatam doğumda oldu: Sezaryanı kabul ettim.
  2. İkinci hatam: Kızımın kafasının arkasının düzleşmesine seyirci kaldım. "Flat head syndrome" oluşabileceğini geç fark ettim. Kafasının düzleşmesini önleyecek yastıkları "kullanır mı, kullanmaz mı" diye ikilemde kalarak almadım.
  3. Kızım bir yere çarptığında ya da düştüğünde "Döverim ben şimdi burayı" diyerek egosunu rahatlatma yöntemini seçtim. 
Gel gelelim "bu hataları şimdiki aklım olsaydı yapmazdım" da diyemiyorum. İkinci çocuğumda da hamilelik haleti ruhiyesi içinde sezaryanı kabul edebilirim; çocuk rahat uyusun diye yastıklı uyumaya zorlamayabilirim; her çocuğun yeteneği ve gelişimi farklıdır deyip, mutlu olduğu gibi yapsın, isterse emeklemesin diyebilirim; ikinci çocuğumun da göz yaşlarına dayanamayıp vurduğu yeri dövebilirim vs vs.

Ama bazı hatalar var ki, asla yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bugün doktorda sıramı beklerken bir aile geldi ve yanlarında durduğum 5 dakika içerisinde beni afaganlar bastı. Sadece 5 dakikada yaptıklarını yazıyorum:
  1. Anne çantasından bir ıslak mendil çıkarıp oğlunun ayakkabılarını silmeye başladı. Çocuk bu sırada ayaktaydı ve ortalıkta dolaşıyordu. Annesine "Bırak" dedikçe, anne çocuğu çekiştirerek zorla silme işlemini tamamladı. Çocuğu asla fiziksel anlamda zorlamamak gerektiğini düşünüyorum. Kızımın kendi vücudu ile ilgili isteklerine saygı duyuyorum. Asla o istemeden, onu ikna etmeden vücudu üzerinde tasarrufta bulunmuyorum (doktor kontrolü ve aşı gibi sağlıkla ilgili işlemler hariç). Mesela kış ortasında çıplak dolaşmak isterse, bırakıyorum. Bir süre sonra üşüyünce giyinmeye razı oluyor zaten. Yarın öbür gün kendisini fiziksel anlamda zorlayan bir başkasına, kızımın kesinlikle müsaade etmeyeceğini ümit ediyorum.
  2. Daha sonra çocuk hastanenin afişlerinden birini eline aldı, yere attı, üstüne bastı vs vs. Çocuk bu şekilde oynarken tüm aile çocuğa bağırmaya başladı. Ben de gitgide sinirlenmeye başladım tabii. Sizin için anlamsız olan bir hareket, çocuk için büyük bir anlam taşıyor olabilir. Çocuk o esnada kendince bir keşifte bulunuyor olabilir. Eğer tehlikeli bir şey yapmıyorsa ve başkalarını rahatsız etmiyorsa, çocuğun yaptığı hareketleri engellememek gerekiyor. Ben engellenince çok sinirlenirim, çocukların da engellenmişlik duygusundan hoşlanmayacaklarını sanıyorum. Ayrıca kızım belki de bu nedenle "yapma" dediğim an elindekini bırakıyor veya geri adım atıyor. Sanırım çok az "yapma" dediğim için, bu kelime çocuğum için anlamını kaybetmemiş oluyor.
  3. Çocuk anne-babasının yanından uzaklaşınca "Gitme, orada polis var", "Teyzeyi rahatsız etme, doktor amca iğne yapar" dediler. Bak, yazarken sinirleniyorum. Kardeşim, iki kişisiniz. İşbölümü yapın, çocuğun peşinde dolaşın. Uzaklaşan çocuğu korkutarak sizin etrafınızda dolaşmasını sağlamak nasıl bir mantık! Çocuğu asla polis, doktor vs ile korkutmamak gerekiyor. Korkutulan çocuğun hem özgüveninin sarsılacağını hem de dünyanın güvensiz bir yer olduğu duygusunun içine yerleşeceğini düşünüyorum. Ayrıca pragmatik açıdan bakarsak: Bir gün çocuk kaybolursa ya da ciddi bir rahatsızlık geçirirse ne olacak? Çocuk polisten ve doktordan korktuğu için bu meslek gruplarından olabildiğince uzak durmaya çalışacak... Çocuğun tüm hayatını etkileyebilecek böyle bir hata yapılır mı?
  4. Hiçbir şey yapmasına izin verilmeyen çocuk en sonunda sıkıldı ve biz yetişkinlerin de yaptığı gibi, sıkılınca kendini yemeğe vurdu. "Ben cips istiyorum" dedi, babası da "Tamam, çıkarken sana Çitos alacağım otur şimdi uslu uslu" dedi. Çocuğa rüşvet verilmez, sağlıksız yiyecekler yedirilmez. Çocuğa sağlıklı yemek alışkanlıkları kazandırmak, çocuğun hem fiziksel ve zihinsel gelişimi açısından, hem de ilerideki sağlığı açısından önemlidir. Ayrıca çocuğu rüşvet gibi olumsuz davranış kalıpları ile tanıştırmamak da manevi gelişimi açısından önemlidir.
  5. Son olarak iyice çıldırdığım nokta: Amcası 4 yaşlarındaki oğlan çocuğuna "Buseeeee nasılsın?" diyor, onu bir kız çocuğuna benzeterek kızdırıyordu. Kimse de müdahale etmedi adama yahu, hatta çocuk sinirlendikçe gülüşüyordu etraftakiler... Cinsel kimliğini edinmeye çalışan bir çocuk bu şekilde yıpratılır mı? Çocuk yarın öbür gün homofobik de olur, cinsiyet ayrımcı da olur; olur da olur... Çocuk hiçbir koşulda, şaka ile dahi olsa aşağılanmamalı; hele hele başkalarının yanında asla asla küçük düşürülmemelidir. O el kadar çocuk önce kaba kuvvete başvurup adamı susturmaya çalıştı. Adam hala aynı saçma espriye devam edince duymazlığa gelmeyi denedi. Minicik çocuk, koca adamdan daha sağduyulu davrandı ama ben artık içeri doğru kaçarcasına uzaklaşırken adam hala arkamdan "Buse gibi kısa pantolon giymişsin, kız pantolonu bu. Buse misin sen?" deyip duruyordu. Bazen ciddi anlamda şiddet uygulayasım geliyor!
Sonra düşündüm: Hangi hataları yapıyor olursam olayım, özünde ben iyi bir anneyim!

Sadece iyi niyetli olmakla, çocuğu sevmekle iyi ebeveyn olunmuyor. Hem sağduyulu olmak, kendini çocuk yerine koyabilmek hem de çocuk psikolojisi ve çocuk eğitimi konusunda biraz bilgi sahibi olmak gerekiyor.

4 Şubat 2011 Cuma

Annelik kutsal mıdır? Bir kadın neden anne olur?


Bu yazı tamamen bir içsel konuşmanın dökümüdür. Kendi kendime hesaplaşmaya çalışıyorum.

Malum yakın bir zamanda genç, güzel ve hayat dolu bir anne öldü.
Arkasından atıp tutanlar arama yapıp da yazımı bulmasınlar diye adını yazmak istemiyorum. Mekanı cennet olsun, ruhu huzur bulsun...

Pekçok kişi bir kere daha ölümle sınandı; anne blog yazarları arasında ölüm korkusu nedeniyle bunalıma girenler oldu; pekçok kişi hayatını ve önceliklerini gözden geçirdi vs vs.

Bir takım insanlar da kadıncağızın nerede ve nasıl öldüğünden yola çıkarak bir takım yargılamalara giriştiler. Konuyla ilgili polis tutanaklarına yansıyan ifadeler doğru veya değil... Ama ya doğruysa ne fark eder? İşte bu noktada beni de aldı bir düşünce:

Ben anneyim. Aynı zamanda ve öncelikle bir kadınım. Kendime ait bir hayatım, düşüncelerim, duygularım var. Anne olmakla ben bu hayatı, bu vücudu ve duygularımı bebeğime adamış mı oldum? Benim hareketlerimin bebeğim için bir utanç kaynağı olabilmesi mümkün mü?
Olmamalı, böyle olmamalı... diyor içimden bir ses.

Bu vücut ve bu kalp ve bu beyin bana ait. Eğer eşimi aldatmak istiyorsam aldatma hakkım olabilmeli. Eğer eşimle serbest bir evlilik sözleşmesi yapmışsak, anne olmama rağmen böyle yaşama hakkım olmalı. Eşimle aramızdaki ikili ilişki ile bebeğimle aramızdaki ikili ilişki biribirinden ayrı olmalı. Ben bütün hayatımı bebeğimin annesi, eşimin karısı sıfatları ile yaşamak zorunda kalmamalıyım. Başka bir adamın evinde ölür kalırsam kimse beni günahkar, terbiyesiz vs sıfatlarla yargılayamamalı...

Bu dünyada günahı olmayan mı var? Bu dünyada sevdiklerine saygısızlık yapmamış olan mı var? Bu dünyada bedenine kötü davranmamış olan mı var?

Hamileyken sigara içen bir kadın iyi anne olabiliyor da iki yaşında çocuğu varken kocasını aldatan kadın için neden "Böyle anne mi olur?" deniyor. Benim bir gecelik ilişki yaşayabilir biri olmamla, anneliğim nasıl ölçülüyor?

Demek ki insanlar anneliğe kutsallık atfediyorlar. Annelerin günah işlemeyeceğini, ahlaken üst noktalarda yaşaması gerektiğini var sayıyorlar. Belki de annelerin mükemmellik saplantılarının altında toplumun bu yöndeki baskısı var. Anne ahlaken mükemmel, hatta kutsal olmak zorunda...

Ben bir kadınım. Bir erkeği sevdim, baba olarak uygun buldum ve bir bebek doğurdum. Böylece kendimi gerçekleştirmiş oldum.

Pek sevdiğim bir yazar olmamakla birlikte (kitaplarının ağırlıkla çeviri olduğu zannı uyandı bende) Sabiha Paktuna Keskin'in "Çocuklarla Doğru İletişim" kitabının 37'nci ve devamı sayfalarında bir insanın derinlerinde neden anne baba olmak istediği şöyle anlatılıyor:

1. Gençler neden evlenir?
"Erikson'a göre, 20-30'lu yaşlarda artık ben merkezcilikten uzaklaşılır. Hayat boyu sürmesi amaçlanan ikili ilişkiler kurulur. Bu dönem, yakınlaşma dönemidir.

Erken yirmili yaşlarında insan 'Ben her şeyi iyi bilirim', 'Her türlü sorunu çözerim' iddiasındadır. Bıraksanız dünyanın açlık,  eşitsizlik, silahlanma vs gibi tüm sorunlarına bir çırpıda çözüm üretir. Ürettiği çözümlerde sakın mantık arayıp, onunla tartışmayın. Savunduğu tezlere mantığıyla değil yüreğiyle inanır.

İlerleyen yirmili yaşlarla birlikte, başkalarının varlığını kabul ve başkalarının hakkına saygı duygusu gelişir. Yüreğindeki sevgi kendinden başkalarına yönelir. Kendisinde olmasını arzu ettiği özelliklere sahip olduğuna inandığı, karşı cinsten birine yakınlaşmak ister.

Bu nedenle, bu dönemde her iki cinsin birbirlerini tanımalarına fırsat verecek, düğün, dernek, piknik, folklorik ve sportif etkinlikler gibi sosyal olgular toplum tarafından teşvik edilmelidir. Teşvik edilmelidir ki, her iki cins, bu gibi toplumsal etkinliklerde, toplumda kabul gören yetişkin davranışlarını izleme olanağı bulsun. Dolayısı ile kendine uygun model davranışı belirlesin. Kendine en uygun davranışı gösteren karşı cinsi seçebilsin.

Yakınlaşma dönemi bekleneni vermez, kişi yanlış eş seçer ya da hiç eş seçemezse, giderek insanlardan ürken yalnız biri olur.

Bu dönemde uygun eş seçmek, dönemi doyuma götürecek belki de en sıradan, en kolay, en alışılagelmiş bir yöntemdir. Ancak, bu dönemi doyuma götürecek tek yol değildir. Kişi hem yalnızlığı seçip, hem de kendine özgü üreticilik ve verimlilikle, 40-50'li yaşlarda beklenen doyuma pekala ulaşabilir."

Tüm bu anlatılanlar çok mantıklı. Demek ki 20'li yaşlarda bu nedenle sosyalleşiyor, toplu eğlence mekanlarına gitmek istiyoruz. Kafamıza göre birini seçmek, yakınlaşma döneminin bir gereği. Ve demek bu nedenle geç evlenen ya da hiç evlenmeyen insanlara "evde kalmış" diyoruz, kınıyoruz, küçümsüyoruz... Oysa bizim verimli olmadığını düşündüğümüz bir kişi, pekala bizden daha üretken olabilir. Ama biz işin kolayına kaçıyor veya şanslıysak kolayına kaçma fırsatı buluyor ve evlenerek bir dönemimizi verimlilikle sonlandırmış oluyoruz.

2. İnsanlar neden çocuk yapar?

Çünkü; çocuk eserdir.
"40'lı-60'lı yaşlar, üretkenlik ve yaratıcılığın beklendiği dönemdir. Bu dönemde insan geleceğe övünerek bırakacağı bir eser yaratmalıdır. Yaşamın bu döneminde bu aşama gerçekleşemezse sonuç verimsizlik olur. Çocuk yetişirmek bu dönem için oldukça başarılı verimlilik göstergelerinden biridir. Gerek erkek, gerekse kadın için, kısırlık; eksik, kusurlu, suçlu, istenilmeyen olmak gibi olumsuz duyguları beraberinde getirir.
40'lı-60'lı yaşların üretkenliği için çocuk yetiştirmek tek çözüm değildir. Kişiye özgü, gelecek kuşaklara çocuktan başka bırakılacak eserler de vardır. Yeter ki kişi, bırakacağı eserle tatmin olsun."
Demek ki insanoğlu neslini sürdürme dürtüsü ile ürediği gibi, ayrıca eser sahibi olabilmek, üretici zamanını verimli geçirebilmek için çocuk sahibi olmaktadır. Çocuk sahibi olmanın başkaca ulvi bir amacı yoktur. Çocuk sahibi olamayan erkek ve kadın nasıl ki kınanamazsa, çocuk sahibi olanların da kutsallaştırılmaması gerekmektedir. Önemli olan kişinin ürettiği eseri ile tatmin olabilmesidir.

3. Eser ne demektir? Çocuk yapmaktan başka neler "eser üretmek" kapsamında sayılabilir?
"Eser; emektir.

PK, 46 yaşında, kadın
Herkes gezip tozarken, onun çatı katında daktilosunun başında, sabahlara kadar yazı yazmasına kimse bir anlam veremezdi.
Kendi sağlığını ihmal eder, evini paylaştığı köpeği için dünyaları verirdi.
Üretmek için kişiliğin, ölümüne disipline edilmesi gerekir. Üretebilmek için yıllarca ilmek ilmek uğraş vermek gerekir. Yeterince emek olmayınca üretkenlik dönemi yeterli tatmin duygusunu veremez.

GÖ, 53 yaş, kadın
Kendisi heykeltraş, eşi ise mimardı. Gelecek kuşaklara bırakacakları eserler yarattılar. Onlar çocuk sahibi olmak istemediler. Bunun eksikliğini de hissetmediler."
Elimizden gelenin en iyisini yaparak, geceli gündüzlü çalışarak ortaya çıkardıklarımız bizim eserimizdir. Ben tez yazarken ya da akademik kariyerim için sınavlara hazırlanırken günlerce, aylarca hatta yıllarca doğru düzgün uyumadığımı, yalap şap beslendiğimi, hareketsiz ve eve tıkalı kaldığımı biliyorum; kendimi bakımsız ve hantal hissetmiştim. Aynen yeni doğum yapmış bir anne gibi. Ama eserim ortaya çıkmaya başladığında ve tamamlandığında tarifsiz bir keyif almıştım. Bir tamamlanmışlık duygusu hissetmiştim. Hatta hiç unutmuyorum ilk kitabımı elime aldığımda ve ilk makalemi basılı gördüğümde "Sanki çocuğum olmuş gibi hissediyorum" demiştim. Ama tam olarak açıklamasını yapamamıştım. İşte açıklaması bu: Ben bir eser meydana getirmek üzere programlanmışım; tıpkı benim çocuğum gibi kitaplarım da beni geleceğe taşıyacak eserler ve ben böylece var olma nedenimi gerçekleştirmiş oluyordum.
şimdi kızımı yetiştirirken de uykusuz gecelerim, yorgun günlerim oluyor, eve kapalı kalıyorum, yediğimi içtiğimi anlayamıyorum, kendimi tezime adadığım gibi kızıma da adıyorum. Neden? Kutsal bir varlık olduğum için mi? Hayır, kendi varoluşuma anlam katmak için.

Demek ki bu nedenle bazı insanlar kariyerlerini tercih edip, çocuk yapmıyorlar: Varoluşlarının temel nedeni olan üretme duygusunu zaten hissedebildikleri için. Demek ki bu nedenle kadın bilim ve sanat insanları azınlıkta: Zira kadınlar çocuk doğurmak ve büyütmekle varoluşlarını yeterince anlamlandırabiliyorlar, başka eserler meydana getirmek için emeklerini bölmek istemiyorlar. Demek ki bu nedenle erkekler kendilerini muhakkak çalışmak zorunda hissederken, kadınlar ev hanımı olmayı tercih edebiliyorlar: Zira en büyük eser evde yaratılabiliyor. Demek ki bu nedenle çalışmaya, çocuktan başka eserler üretmeye alışmış kadınlar sadece çocuklarına emek verirken kendilerini eksik hissediyor, eski eserlerinin başına dönmek istiyorlar. Demek ki bu nedenle bazı kadınlar 6-7 çocuk sahibi oluyor, yine de doymuyorlar, gelecek kuşaklara bırakacakları daha çok esere sahip olmak istiyorlar.


4. İnsanoğlunun bir eser meydana getirme dürtüsünün nedeni nedir?
"Esasında tüm bu aşamaların amacı, altmışlı yaşlardan sonraki benlik bütünlüğü ve 'ölümü' kabul dönemine hazırlıktır. 60'lı-80'li yaşlar, bebeklikten itibaren geçirilen tüm evrelerin muhasebesinin yapıldığı bir dönemdir. Kişi yaşadıklarını kabul ya da reddeder. Eskinin, arzu edildiği biçimde yaşanmamış olması umutların tümden kaybını ve beraberinde ölüm korkusunu getirir.
Ölümü kabullenmek, ölüme hazır olmak kolay değildir.
Bir eser meydana getirmek, yaşlılık döneminde huzur içinde ölüm olgusunu kabul edebilmenin süreklilik ve disiplin gerektiren ön hazırlıklarıdır. Yaşlılık dönemine kadar yaptıklarından tatmin olmuş kişiler bu dönemi huzur içinde geçirirler.
Yaşlılıkta, el ayak tutmadığında bakmaları için çocuk yetiştirildiği sanılır. Bu kanı yanlıştır. Çocuk, geleceğe bırakılacak bir eserdir, geleceğe aktarılacak genetik materyaldir. Bu esere verilen emek, yaşlılıkta iç huzurun garantisidir. Sonuç olarak insan üremeyi garanti altına almak için içgüdüsel olarak çocuk doğurur ve yetiştirir. "
İşte bu nedenlerle 60 yaşından önce ölenlerin arkasından daha çok üzülüyoruz. Çünkü henüz üretimlerinin keyfini sürememiş insanlar onlar. Çocuklarımızın eğitimi ve kişisel gelişimleriyle bu nedenle bu kadar çok uğraşıyoruz; zira biz yaşlandığımızda onlara verdiğimiz emek sayesinde meydana gelen eserlerimizle tatmin olmuş ya da olmamış olarak ölümü ya kabullenip tonton bir ihtiyar olacağız ya da memnuniyetsiz, huysuz ihtiyarlar olacağız.
İşte bu nedenle çocuğu olan bir annenin ölümü bize ağır geliyor. Zira o anne henüz eserini tamamlayamamıştır. Biz de anneler olarak bu nedenle ölümden bu kadar çok korkuyoruz, zira eserimizi tamamlamak ve o tamamlanmış eserle varoluşumuzu tatmin edip, huzurlu ölmek istiyoruz.

Ben henüz hamile kalmadan önce çok yalvarmıştım: "Tanrım, senden de bu hayattan da razıyım. İstersen canımı hemen şimdi alabilirsin, gözüm arkada kalmaz. Ama ne olursun bebeğim olduktan sonra canımı alma, bebeğimi annesiz bırakma" demiştim. Sonra da duam kabul olmuş gibi bir ferahlama hissetmiştim. Demek ki nedeni buymuş... Bir eser meydana getirmek  ve eserimin tamamlandığını görüp huzur içinde gözlerimi kapamak istemişim.

Şu anda ise ölsem, o kadar da üzülmem. Kızıma eliminden gelenin en iyisini yaptım, bundan sonrasında ise yanında olsam iyi olur ama artık ben olmasam da eserim doğru yolda ilerleyebilir gibi hissediyorum (16 aylık).

Sonuç: Evet, bir eser meydana getirmek istedim. Evet, her eserim gibi ona da kendimi adadım. Vücudumu ve duygularımı yok saydım, ilmek ilmek ürettim. Ama bunu kızımın kafasına kakamam "Senin için saçımı süpürge ettim" diyemem; çünkü onun için değil, kendim için yaptım tüm bunları. Ve ben bir eser meydana getirdiğim için insanlık adına önemli biri olabilirim ama bu durum bana bir kutsallık atfedilmesini gerektirmez. Ben de tüm diğer üretime programlanmış insanlar gibi biriyim. Havva kızı olduğum için ahlaki açıdan üstün insan olmam benden beklenmemelidir. Benim hala bir bedenim ve ruhum var; isteklerim, beklentilerim var... Eserim meydana çıktıktan sonra, bana onun keyfini sürmesi kalır. Ömür boyu adanmışlık her insan için çok fazla. Bari ölürken beni rahat bırakın, görevimi yerine getirdim ben...

14 Ocak 2011 Cuma

Çocuk olduktan sonra ne kadar süre evde kapalı kalmam gerekecek?


İşte benim tecrübem:

  • Sezaryen olduğumdan ilk 1 hafta kendimi toparlamayı bekledim. İkinci hafta kızımla dışarıdaydım. Bu arada kızımın Eylül doğumlu olduğunu ve geniş kaldırımlı, bol yeşillikli ve de parklı bahçeli bir sitede oturduğumuzu ekleyeyim hemen.
  • Dışarıya çıkmak hem bana hem de kızıma iyi geliyordu ama sezaryenliydim ve bebeğimi uzun süre kucağımda taşımam mümkün değildi (Sezaryende karın kaslarını ya kesiyorlar ya da sağa sola çekiyorlar. Her halükarda kaslar aylarca kullanılamaz hale geliyor.). Puseti itmek de bir o kadar acı vericiydi; ayrıca yokuşlarda pusetin kontrolünü kaybediveriyordum. Bir süre yokuşları geri geri inmeye çalıştığım bile oldu :)
  • Karın kası yokluğundan doğan bu zayıflık durumu zaman içinde kayboldu. Benim ısrarım mı etkili oldu, yoksa zaten zamanı mı gelmişti bilmiyorum ama 3 ay kadar sonra kendimi aşağı yukarı eskisi gibi hissediyordum.
  • Bu arada kızımla her gün sokakta saatlerce gezdiğimizi eklemek istiyorum.
  • Gelgelelim eşim akşam işten geç geliyor. Ben daha bebek bakımına alışamamışım. Bebek henüz dünyaya uyum sağlayamamış. Günde 7-8 defa kaka yapıyor. Çoğunda üstü başı da değişiyor. Akşam 5 ila 9 arası sürekli ağlıyor. Her akşam banyo yaptırıp, belli bir düzende uyutmaya çalışıyorum ki uyku düzeni otursun. Tüm bu nedenlerle ev gezmelerine gidemedim, gitmedim. Şimdi geriye dönüp baktığımda "Doğru yapmışım" diyorum. Kızımın çok düzgün bir günlük rutini ve çok rahat bir uyku düzeni var. 
  • Ev gezmelerine gitmiyordum ama hafta sonları eş, dost, akrabanın gazına geliyordum: "Hep evde oturmak olmaz, bebekle birlikte gezmeye, yeni hayatına alışman lazım". Hadiiii, tak bebeği koluna, bir bavul dolusu eşya da cabası, ayrıca zaten lohusasın beynin olması gereken yerde değil. Düş yollara bakalım... Bolu'ya kadar gittim. Dönüşte trafik tıkandı, kızım ağlar da ağlar. Hava soğuk, bebek terlemiş, sağa çekeyim de hava aldırayım da diyemiyorsun. Tövbe ettim... Şimdi geriye dönüp baktığımda "Ne gerek varmış" diyorum. Çok gereksiz, çok. İkinci doğumumda ilk 6 ay evde kalacağım. Nasıl olsa bebek ek gıdalara geçince, kendi kendine oturmaya başlayınca işler daha kolaylaşacak. Ne gerek varmış da o kadar strese girmişim. Ama tabii şunu da ekleyeyim, bebeği ile birlikte otobüs minibüs demeden fıldır fıldır gezen arkadaşlarım da oldu. Bebekleri konulduğu yerde uyumayı ve sosyalleşmeyi öğrendiler. Ama benim tercihim değil yine de. Zira uyku ve yemek düzenleri oturmadı. Ben bu düzeni daha çok önemsiyorum. Bir sene dayanırım bebeğin uyku saatlerinde evde olma zorunluluğuna, yeter ki gecelerim rahat geçsin :)
  • Kızım 4. aydan itibaren geceleri kesintisiz uyumaya başladı. Biz de eşimle ilk sene toplam 5 defa kızımı uyutup, annemi başına nöbetçi dikip eğlenmeye gittik. Sahile inip kahvemizi içtik, sinemaya gittik, arkadaşlarımızla yemek yedik ve baş başa evlilik yıl dönümümüzü kutladık. Eh, hemen hemen her ay 1 gece çıkmışım evden, kızım 6 aylık olduktan sonra.
  • Kızım 9 aylıkken (Mayıs ayının sonunda) ilk 5 yıldızlı otel tatilimizi yaptık. Çok rahat ve çok güzeldi. Tadı damağımızda kaldı (Hazır erken rezervasyonlar başlamışken, yazacağım geçen sene gittiğimiz otelle ilgili bir yazı).
  • Ertesi ay, kızım 10 aylıkken bir uzun yol tatiline heves ettik. İstanbul'dan Behramkale'ye, oradan da Bozcaada'ya geçip eve geri döndük (Bu tatille ilgili bir yazı da sırada). Bu sefer araba yolculuklarımız da çok rahat geçti. Ben kızımın rutinine, kızım da bizimle gezmeye alışmıştı. Artık aklı başına gelmeye başladığından, yeni yerler görmek onu heyecanlandırıyordu. Her tatilden sonra da ayrı bir gelişim atağı gösterdi. Emeklemek, ayağa kalıp sıralamak gibi...
  • Derken kızım 12 aylık oldu. Birden bir gelişim atağı daha oldu. Çok farklı davranmaya başladı, sanki artık akıllı bir küçük adamdı. İşte o saatten sonra artık her yere kızımla rahatlıkla gidebiliyorum. 
  • Artık bizim yediklerimizden yiyor. Her gittiğimiz yerde parça et ya da balık yapan bir restoran bulunuyor, kızıma gönül rahatlığıyla yedirebiliyorum. Yemeği geç kalınca artık çılgın kıyamet ağlamıyor; ya emiyor ya da meyve veya kuru yemiş ile atıştırıp meraklı incelemelerine geri dönüyor. Günde bir sefer kakasını yapıyor, o da sabah kalkar kalkmaz. Dolayısıyla dışarıda tuvalet sorunu da yaşamıyoruz. Öğlen uykusunu gerekirse arabada alıyor, normal zamanlarda ise eve geri dönüp kızımı uyutup, o uyanınca tekrar dışarı çıkıyoruz.
Sonuç olarak benim tecrübem:
Bebek doğar doğmaz kendinizi sokağa atın.
Ev ve AVM gezmelerine gerek yok, bebeği mikroplardan uzak tutun.
Bebek 6 aylık olunca yavaş yavaş daha rahat gezmeye başlayacaksınız.
6. aydan sonra yaz tatili ve uzun yol araba yolculuğu da mümkün hale geliyor.
1 yaşından sonra artık o sizin gezi arkadaşınız oluyor. İşte eğlenceli zamanlar başlıyorrrrrr!!!!

Son olarak belirtmek isterim ki ben çok gezen, hatta profilimden de anlaşılacağı üzere yiyip içip gezip okuyup yazarak yaşamak isteyen biriyim. Avrupa, Asya ve Uzak Doğu'da pek çok ülkede bulundum. Rusya'da bir sene yaşadım. Kızıma 5 aylık hamileyken, iki ay tek başıma İsviçre'de yaşadım. Yedi aylık hamileyken hemen hemen tüm İSviçre'yi ve hatta İtalya'yı gezdim, eşimle birlikte. Sonrasında eve döndüm ve ancak tam bir sene sonra Antalya'ya gidebildim, tatil için...

"Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" deyip de üzülmeyin. Evet, doğru hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık; daha da güzel olacak :)

18 Ekim 2010 Pazartesi

Doğumdan sonra bir anne eski hayatını özler mi?



Bu sorunun cevabı sanırım annenin yaşına ve o yaşa kadar yaşadıklarına bağlı olarak değişmektedir.

Ben eşimle 22 yaşında tanıştım. Ondan önce de flörtlerim oldu. Eşimle tam 5 sene flört ettik. Bu süre zarfında sevgiliyle buluşmak için süslenmek, beraber sinemaya gitmek, el ele film seyretmek, mum ışığında yemek yemek gibi çeşitli aktiviteler sonucu sanırım flört etmeye doyarak evlenmeye karar verdim. 

Evlenmeden önce hiç ev işi yapmadan deli gibi çalıştığım bir dönem geçirdim. Sonrasında 2 sene yalnız yaşadım ve kendi evimin sorumluluğunu alıp yalnız başıma yaşamayı deneyimledim.

Derken evlendim ve eşimle 5 sene deli gibi gezdim. Birbirimize sözümüz vardı; gençtik, sağlıklıydık, bol bol gezmeliydik. Gezmeye ve eğlenmeye de böylece doydum.

Ve nihayet bebek istediğimize karar verdik.

Hal böyle olunca eski yaşantıma dair hiçbir şey özlemiyorum. Yanlış anlaşılmasın, özlemiyorum derken kastettiğim şu: Elbette deniz manzaralı ilkokulumun bahçesinde seksek oynamayı; lise arkadaşlarımla Baylan Pastanesi'nde oturmayı; üniversite arkadaşlarımla sınav öncesi sabahlamayı; sevgilimle yorulanı kadar dans etmeyi; iş ve fikir arkadaşlarımla sabaha kadar içki masalarında şarkı söyleyip muhabbet etmeyi yad ediyorum bol bol. Ama kızım olmasaydı da artık tüm bunlara doymuştum ve yapamazdım. Ne o kadar içki masasında oturacak mide, ne de o kadar pistlerde coşacak enerji kaldı bende. Artık 30'lu yaşlardayım. Yapabileceklerim sınırlı olduğu gibi yapmaktan zevk aldığım şeyler de daha rafine şeyler oldu. Eski günleri yad ediyorum, özlemle anıyorum ama kızım doğduğu için yapamıyor değilim ve dolayısıyla özlemiyorum.

Kızım olmasaydı neler yapabilirdim: 
  1. Tatilimde bol bol yüzebilirdim. Oysa şimdi bir bebeğim var. Ancak ona babası bakarken yüzebiliyorum.  Bunun da keyfini en fazla 2 dakika sürebiliyorum. Sonrasında kızımla beraber yüzmek hevesi sarıyor gene beni ve yine başım suyun dışında kızımla sarmaş dolaş deniz sefaları başlıyor.
  2. Eskiden eşimle market reyonlarının arasında gezmek, yeni malzemeler alıp evde beraber yemek yapmak en büyük zevkimizdi. Kızım olduğu için artık market alışverişlerimiz uzun süremiyor. Kızımın sıkılma sınırında sonlandırmak zorunda kalıyoruz. Aman zaten canıma minnet, Migros sağ olsun. Özlenecek başka şey mi kalmadı!
  3. Hobilerime eskisi kadar vakit ayıramıyorum. Olsun varsın, hobi dediğin zaten az zamanını ayırdığında kıymetli olur. Eskiden sabahlara kadar deli gibi kitap okurdum. Şimdi kızımı birilerine emanet edip de kitap okumaya niyetlendiğim dakikalar öyle kıymetli oluyor ki hem okuyacağım kitabı özenle seçiyorum hem de okuyacağım yeri. Elimdeki bir fincan çay bile ayrı bir lezzetli geliyor o kısıtlı dakikalarda :) Ayrıca kızım sayesinde başka hobiler ediniyorum: İşbu blog gibi :)
  4. Çaydan bahsetmişken: Kızım doğduktan sonra ancak sınırlı dakikalarda sıcak içecek içebiliyorum. Zira kızım her an beni uzun süre oyalayabilir ve çayım soğuyabilir ya da kızım ters bir hareket yapar da çay üstüne dökülür diye korkarım. Eskiden çok az sıcak içecek içerdim, şimdi ise aksi gibi canım çekiyor. İçmek için zaman yaratmam lazım ya? Daha çekici oluyor şimdi çayların, kahvelerin tadı :)
  5. Yemek yapmak ve yeni tarifler denemek için çok zaman ayıramıyorum artık. Ama bu arada hızlı ve sağlıklı yemekler yapmayı öğrendim (kızım da artık bizimle yiyor ya?). Ayrıca egzantrik yemekler deneyemiyor olsam bile kızımın yemesini tercih edebileceğim pekmezli kurabiyeler gibi tarifler deniyorum. O tariflerimi kızım lüpletince de dünyalar benim oluyor. Ne yapayım bilmem ne yatağında bilmem ne yemeğini...
  6. Eşimle baş başa yaptığım her şey daha kıymetli artık. Çünkü kızım uyanıkken yapamıyoruz. Eğer kızım erken uyumuş ve ben bu arada eşimin sevdiği yemeklerden yapabilmişsem; eve gelen eşim hemen sofrayı kurup bir de kırmızı şarap açıyor :) Eskiden olsa eşim, vaka-yı adiye sayardı bu durumu ve hiç de önemsemezdi. Şimdi ise yaptığım her şey kıymete biniyor. Mutluyum ben bu durumdan.
  7. Bebeğimin ilk aylarında tuvalete gitmek, kremlerimi sürmek, duş almak, dişlerimi fırçalamak tamamen bir lükstü. Ama o da bir dönemmiş, geçti gitti. Şimdi kızım 13 aylık ve rahatım çok şükür. Sabah uyanıp birlikte yüzümüzü yıkıyoruz, kremlerimizi birlikte sürünüyoruz, dişlerimizi birlikte fırçalıyoruz. Hatta ben tuvalette dergi okurken bir tane de kızıma veriyorum, o da beni beklerken resimlerine bakıyor sayfaları tek tek çevirerek. Sayılı günler çabuk geçiyor. Bir daha anne oluşumda hatırlamalıyım bunları!
  8. Bebekli ev dağınıktır derler. Aslında bakan göze göre değişir. Ben her zaman dağınık bir insandım. Oysa şimdi bütün evi kızıma göre dizayn ettim ve her şeyin yerli yerinde durmasına özen gösteriyorum. Böylece kızım nereyi elleyip nereyi ellemeyeceğini biliyor. Aradığını hemen bulabiliyor. Umuyorum ileride oynadığı şeyi yerine koymayı da öğrenip, benim gibi pasaklı bir kız olmayacak :)
  9. Artık elimi kolumu sallaya sallaya avare dolaşamıyorum yollarda. Elimde bir puset veya kucağımda bir bebek oluyor. Ben de paraya kıydım, kızıma bir ergobaby aldım (http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2011/03/hangi-slingi-kullanmalym.html). Artık kızım kucağımdayken dans ede ede yürüyebiliyoruz. Eğer kızım yanımda değilse ve benim avarelik edebileceğim zamanım varsa, işte bu daha da değerli oluyor. Fakat her ne hikmetse böyle zamanlarda ne gezdiğim yerleri, ne çevremdeki insanları, ne de okuduğum gazetedeki haberleri hatırlıyorum. Aklım kızımda esir kalıyor sanırım ve bu duygu hoşuma gidiyor.
  10. Eskiden eşimle gezerdik, şimdi kızımızla geziyoruz. Ha, elbette yolculuklar biraz daha uzun sürüyor ama sırf bu nedenle daha dikkatli ve tehlikesiz oluyor. Ne uykusuz araba kullanmalar, ne de molasız yolculuklar var artık. Ne de olsa arabamızda VIP yolcumuz var..
  11. Sinema, tiyatro ve konserler ise özenle seçiliyor. Günler öncesinden ayarlanıyor her şey. Kızım uyurken biz evden çıkıyoruz. Deşarj olup eve dönüyoruz.
  12. Arkadaşlarımla eskisi kadar sık muhabbet edemiyorum. Ama zaten artık eskisi kadar da çok konuşmuyorum. Dinlemeyi daha çok sever oldum. Öncelikle kızımı, sonrasında da kendi iç sesimi dinler oldum. Özlemiyorum uzayıp giden muhabbetleri...
  13. Her sabah erken kalkıyorum. Her gün 10 saatten az uyudu mu ya da gece bir kere bile olsun uyandı mı kendisini uykusunu almamış sayan ben geceleri kendi kendime 3-4 defa uyanıp etrafı dinleyip tekrar uyuyorum; sabahları kızım uyuyor olsa bile 7'de gözlerimi açıyorum. Üstelik eskisinden de daha dinamiğim. Kızım sağ olsun. Ondan başka hiç kimse beni erken kalkmaya ikna edemezdi. Yatak sefalarını özlemiyorum; artık yatakta kızımla yuvarlanıyorum ve onun minik ayakları bacaklarımın arasındayken uykuya dalıyorum. Bundan daha derin bir uyku artık hayal bile edemiyorum.
  14. Eskiden yemek masasında oturmaya bayılırdım. Şimdi ise ne yediğimi bile anlamıyorum. Yediklerimi hızla tüketiyorum, bir yandan da kızıma yedirmeye çalışıyorum. Veeee hızla kilo veriyorum :) 30 sene yedim de yedim arkadaşım; şimdiyse yemek yemeyi unutmanın ya da bol kalorili yiyip de yine de kilo vermenin keyfini sürüyorum. Sağ olsun bol hareketli bıdık kızım.
  15. Kendimi şımartırdım eskiden bol bol. Cilt bakımına, masaja, kuaföre, maniküre giderdim; banyo sonrasında uzanır bir sıcak çay içerdim. Gene yapıyorum bunları ama kısıtlı zamanda koştura koştura. Hatta bazen yarım kesiliyor; mesela uykudan uyanan kızım daha fazla ağlamasın diye banyodan çıkıveriyorum apar topar ve ıslak bornozla uyumak zorunda kalıyorum. Olsun varsın, bu da bir dönem sanırım. İleride bu günleri bile özleyeceğim; ben ki lohusalığımdaki ağlak hallerimi dahi özlemişim :)
  16. Kızım daha küçükken bir ara arabada eşimin yanında oturmayı; yolda yürürken elini tutmayı özlemiştim. Şimdi her ikisini de yapabiliyorum. Bir kere daha bebek yapacağım ve bir 6 ay daha özleyeceğim eşimin ellerini.
  17. Eskiden takip ettiğim diziler vardı. Ne çok zamanım varmış ve bol zamandan ne yapacağımı şaşırmışım. Şimdi zamanım olsa da o dizilerden zevk almıyorum artık, çünkü elimdeki bu dar zamanda yapmak istediğim daha güzel şeyler oluyor çoğunlukla. Ayrıca Türk dizileri de 90 dakika kardeşim, bu ne zaman bolluğudur; kim bir gün içinde bir buçuk saatini dizi seyretmeye ayırır; ayıptır yahu!
  18. Eskiden spontane yaşardım; ayrı bir zevki vardı. Şimdi çok planlı programlıyım; kendime inanamıyorum ama kendimle gurur duyuyorum. Kızım beni dönüştürdü; annelik bana yaradı. 32 yaşımdan sonra, iş başa düşünce zaman yönetimini öğrendim. Annelik her gün yeni bir şeyler öğretiyor insana...
  19. Hamileyken bana bir korkaklık gelmişti; en ufak bir riske giremez olmuştum. Şimdiyse bir cesaret geldi. Kızıma gelebilecek en ufak bir zararı sezersem, ormanda 10 panter gücünde olabilirim sanırım. Anneyim ben, cesurum güçlüyüm artık :)
Acemi annelik günlerimde "Ben de sıkıştım diyerek tuvalete koşmak, ana haber bültenini izlemek, Türkiye politikasını takip etmek, ders kitaplarımın başına dönmek istiyorum" diye ağlamışlığım vardı. Oysa şimdi yemişim Türkiye politikasını diyorum. Şu anda yaptığım işten daha önemli bir iş de yok; her şey bekler, insan yetiştirmek işi bekleyemez.


Yaş almış annelerden biri bir gün: "Çocuklar küçükken 'Ah, ne zaman büyüyecekler de ben de deliksiz bir uyku çekeceğim' derdim, şimdi evde eşimle baş başayım ama benim canım uyumak istemiyor ki" demişti bana, kulağıma küpedir :)

Güncelleme: Kızım şu anda 29 aylık ve ben yukarıda "yapamıyorum" diye saydığım her şeyi artık yapabiliyorum. Bu kadar özveri sadece ilk 2 sene için gerekliymiş.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Diş buğdayı partisi yapmalı mıyım?

Bence, kesinlikle yapmalısınız.

Biz yaptık; çok eğlendik; kızım da çok güzel bir gün geçirdi.

Öncelikle diş buğdayı nedir, niye yapılır anlatayım: Diş buğdayı, bebeğin ilk çıkan dişini kutlamak amacıyla gerçekleştirilen, çok eski bir Anadolu geleneğiymiş. Bu kutlamada, bebeğin dişlerinin sağlam olması ve rızkının bol olması dilenirmiş.Kutlama sırasında bebeğin başından buğday serpilir, bebeğin boynuna da buğdaydan yapılan bir kolye takılırmış. Misafirlere de yapılan diş buğdayı ikram edilirmiş.

Diş buğdayını nasıl hazırladım, kimleri davet ettim, misafirlerime ne gibi sürprizler hazırladım, menüde neler vardı gibi detayları yazmaya çalışayım.

Öncelikle diş buğdayı hazırlama konusunda kendimi zorlamadım; fazla süsleme ile uğraşmadım, çok malzemeli yapmaya kalkışmadım (ki buğdayların içine akide şekeri, badem şekeri, leblebi şekeri gibi şekerler veya nar gibi meyveler ile tuzlu olarak yapılacaksa ceviz gibi kuruyemiş de koyulabiliyormuş aslında). Parti günü sabahı iki kilo buğdayı düdüklü tencerede haşlayıp bir paket pudra şekeri ile karıştırdım. Herkes de severek yedi.



İşin sürprizli kısmı sunumundaydı: Marketten aldığım renkli plastik bardaklara buğdayları koydum. Üzerine yine marketten aldığım diş şeklindeki jelibon şekerleri koydum (aslında vampir dişi şeklindeydiler ama önemli değil). Parti malzemeleri satan bir internet sitesinden ısmarladığım süsleri de bardakların içine koyduğum buğdayların arasına batırdım. Kendimce şık bir sunum hazırladım.

İşte vampir dişlerimiz :)

Misafirlerim için hazırladığım diğer bir sürpriz bir diş buğdayı geleneği: Diş buğdayı bardaklarından birinin içine streç filme sararak attığım 5 kuruş (Esasen bir çeyrek altın atılırmış ama ben biraz cimriyimdir :) Bardağında bu 5 kuruşu bulan misafir kızıma hediye alacak. Bu işin raconu böyleymiş :) Ben de internette yaptığım araştırmalardan öğrendim; söyleyenlerin yalancısıyım :)


Nazar boncuklarımızın ucunda da minik yunuslarımız vardı.
Bir diğer buğdaylı eğlence, kızıma buğdaylardan yaptığım kolyeydi. Kızımın ileride çıkacak 32 dişini temsilen 32 buğdayı bir gece önceden haşlayıp ipe dizdim. Süslü olması için de her 6 buğday tanesinden sonra bir de nazar boncuğu ekledim. Kızım parti günü, gün boyu, bu şık kolyesi ile dolaştı. Bir ara kolyeyi yemeye de kalktı da, zor kurtardık elinden :)

Sonra kızımla beraber apartman komşularımıza diş buğdayı dağıttık kapı kapı gezerek. Böylece tüm komşularımızla da tanışmak için bir bahanemiz olmuş oldu. Kızım ilk önce anlamadı, fakat durumu anlayınca çok neşelendi. Tek tek kapıları çalıp önünde bekliyoruz; kapı açılıyor ve içeriden sürpriz bir meraklı yüz uzanıyor; ben durumu açıklayıp bardak tepsisini uzatıyorum; karşıdaki kişi geleneği biliyorsa bize küçük bir hediye veriyor (herhangi bir şey olabilir, bir paket bisküvi mesela); gelenekleri bilmese bile herkes kızıma doğru eğilip onunla konuşuyor, iyi dileklerde bulunuyor ve bardak için teşekkür ediyor. 1-2-3 derken kızım olayı anladı ve her kapının önünde heyacanla bekledi.

Sonra meslek seçmece oyunu oynadık. Kızımın önüne değişik meslekleri temsilen değişik nesneler koydum. İlk olarak hangi nesneye uzanırsa ileride o yönde bir meslek seçecek ya da o yönde bir eğilim sergileyecek demekmiş. Örneğin ilaç kutusuna uzanırsa eczacı olacak, kitaba uzanırsa iyi okuyacak, Kuran'a uzanırsa dini bütün olacak gibi... Benim kız kredi kartına uzandı :) Artık babası gibi bankacı mı olacak, yoksa alış veriş meraklısı mı olacak; onu zaman gösterecek.

Eve çağırdığım davetli sayısını kısıtlı tuttum ki hem samimi bir eğlence olsun hem de kızım kalabalıkta ve tanımadığı kişiler arasında gerilmesin. Çok da iyi yapmışım. Parti günü evimizde, biz de dahil olmak üzere 10 yetişkin ve 3 çocuk vardı. Bence ideal bir kalabalıktı.

Çocuklar için konfeti bombaları patlattım, köpükten balonlar yaptım... Tüm etkinlikleri kamera ile görüntüledim. Çocukların da partimizde eğlendiklerini sanıyorum.

Buğday bardaklarına iliştirdiğim süslerle salonda sağa sola serpiştirdiğim balonları da evden ayrılan misafirlerimize parti günümüze özel birer anı olarak verdim.

Bu arada kapı süsümüzü de unutmayayım; ki uzun bir süre kapımızda durmaya devam etti. Kızım her kapıyı açışımızda bu süsle oynadı durdu. Kapı süsümüz, aynı zamanda, evimize gelen konuklarımızın da gülümseyerek içeri girmelerine vesile oldu. İyi bir seçimdi sanırım...




Menümüze gelince: Annemin getirdiği zeytinyağlı yaprak sarma, mercimek köftesi ile tatlı ve tuzlu kuru pastalar; benim tam tamına 5 dakika içinde hazırladığım yaş pasta ve yine 10 dakika içinde baklavalık yufka kullanarak hazırladığım karnı yarık börek ile kornişonlu, mısırlı, yeşil salata vardı. Masa dolu doluydu ve herkesin karnı doydu sanırım.


Crem Ole Pasta

Bir de yine annemin getirdiği, konuklarımıza ikram ettiğimiz badem şekerleri ile çakıl taşı süsü verilmiş çikolatalarımızı unutmamak lazım.




Günün sonunda diğer arkadaşlarım da bebeklerine diş buğdayı partisi yapmaya karar verdiler ki, onlar da benim kadar eğlenmiş olmalılar.

14 Eylül 2010 Salı

Çocuk büyütmek sabır işi mi?

Cevap: Evet; ama sabır kavramınız anne olduktan sonra tamamen değişiyor.
Bir anne kendi günlüğünde öyle güzel ifade etmiş ki bu duyguyu; altına imzamı atmakla yetinmek istiyorum...
"Sabır senin içsel zamanınla senin dışında akan bir zaman arasında yaşanan uyumsuzluğu anlayışla karşılamayı öğrenmen demekmiş. 
Bebeğin kendi zamanında yerken onu beklemeyi, kendi hızında yürürken ona uymayı, kendi hızında çiş kaka yaparken ona eşlik etmeyi ve senin kendi zamanını ona dayatmamayı öğrenmen demekmiş. 
Yavaşlık aldığın yudumun hakkını vermek, hayattan daha çok tad almak, çocuğunun zamanını izlerken akıp giden günlerine başka bir bakışla bakmak demekmiş. 
Güzel bir şeymiş, keyifli bir şeymiş sabırla yavrunun büyüyüşünü izlemek."


27 Ağustos 2010 Cuma

Çocuklu hayat çok mu zor?



Bu sorunun cevabı bardağın dolu tarafını mı, boş tarafını mı gördüğünüze bağlı olarak değişir.

Geçenlerde kızımla parkta dolaşırken köpeğini yürüyüşe çıkarmış bir teyze ile karşılaştık. Kızım av-av ile ilgilenirken ben de teyze ile sohbet ettim. Laf döndü dolaştı teyzenin kızına geldi. Kızı benimle yaşıtmış ve eşyalarını teyzenin evine yığıp 3 seneliğine Kanada'ya doktora yapmaya gidiyormuş.

İçimden teyzenin kızı için üzülürken yakaladım kendimi. Teyze durumu anlatırken hüzünlenivermişim: "Vah vah, benimle yaşıt ama henüz evli bile değil". Dikkat edin: "Evli bile değil" diyorum. Evlilik çocuk doğurmak için atılması gereken ilk adım ya, ondan :)))

Sonra düşündüm: "Sivri zeka" dedim kendi kendime "O kızcağız da seni görse burada, amliyatla doğum yapmış, vücut perperişan, saç baş bir tarafta, çocuğun peşinde kendini kaybetmiş, doktora tezini tamamlamaya vakit bulamayıp gerim gerim gerilmiş vaziyette... Herhalde sana acırdı. Hatta içinden de "ohhh, ben ne mutlu ki çocuk yapmadım, istediğim zaman istediğim yere gidebilir, doktora da yapar, üzerine de doçentlik tezi yazarım" derdi."

Gülümsedim sonra kendi kendime... Yaşadığım hayatı ben tercih ettim ve seçimlerimin sonucundan memnunum. Kızım ileride "Ben kariyerimde ilerlemek için çocuk sahibi olmaktan vazgeçiyorum" derse çok üzülürüm ve ona hata yaptığını söylerim.

Bence: Çocuk büyütmek bir insanın hayatta alabileceği en büyük sorumluluk ve dolayısıyla en büyük olgunlaşma hamlesidir.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Çocuğumu bakıcıya bırakmak istemiyorum; bende bir anormallik mi var?


Eğer sizde bir anormallik olduğunu düşünüyorsanız, o zaman bende kesin var!

Hem okuyan hem de çalışan bir kadındım. Okumaya o kadar meraklıyım ki doktora yaparken üniversite sınavına tekrar girip farklı bir bölümde lisans okumaya başlamıştım. Benim dışımda gelişen olaylar sonucu ve ayrıca hormonlarımın baskısıyla hamile kaldım. "Bebek 6 aylık olunca bağlı bulunduğum kurumun kreşine bırakır işime ve okuluma devam ederim" diyordum, ki şu anda bu düşüncemden çok utanıyorum :) Derken doğum yaptım, bebeğimin yüzünü gördüm ve ilk görüşte aşka bu şekilde inandım. O gün bugündür bir kara sevdanın elindeyim ve aşkımı kimselerle paylaşamıyorum - doğal olarak-.

Ben de bebeğime kendim bakmaya karar verdim. Ücretli, ücretsiz bütün izinlerimi aldım. Bebek bakmanın tam zamanlı bir iş olduğunu düşünerek ve ameliyat ile doğum yaptığımdan vücuduma fazla yüklenmemek adına bir yardımcı tuttum. Bakın, "yardımcı" diyorum; temizlikçi, gündelikçi adı her neyse... Ama "bakıcı" demiyorum; bebeğime bakıcı tutmadım yani. Tuttuğumuz kadına iş tanımı bu şekilde yapıldı. Bebekle tek ilgisinin benim yardım isteklerime karşılık vermek olacağı da söylendi kendisine. Mesela bebeğin poposunu yıkarken havluyu uzatmasını rica etmek gibi.

Evimize gelen yardımcımızı ben çok sevdim, ki sevmesem tüm günümü birlikte geçirmek istemezdim zaten. Kızımla ise her zaman kendim ilgilendim; tüm öz bakımlarını kendim yaptım; yardımcımız hiçbir şekilde ne kızımın altını değiştirdi, ne yemeğini yedirdi, ne de banyosunu yaptırdı.

Kızıma 11 ay boyunca 7/24 ben baktım. İş yerime gitmem gereken 4-5 gün haricinde gün içerisinde bile kimseye bırakmadım. Yardımcıma ise toplam 2 kez, sadece tuvalete girebilmek için beşer dakikalığına bıraktım ve ikinci bırakışımda bebeğimin ağzında bardak varken kendisini yakaladım. Ben kızıma ilk 6 ay sadece anne sütü verdim - en azından ben öyle zannediyorum- ama her ne hikmetse herkes kızıma bir şeyler yedirip içirmek gayretindeydi. Yardımcımız da "Ne yapıyorsunuz?" şeklindeki soruma "Ben su içiyordum, bebek de yutkundu; demek ki o da susamış deyip su verdim; yazık bebeğe" diyerek cevap verince bir daha da kendisine bebeğimi asla emanet etmedim.

Gelgelelim evdeki hesap çarşıya uymadı. Kızım 11 aylık oldu. Benim de evden bile olsa yavaş yavaş çalışmaya ve işlerime zaman ayırmaya başlamam gerekiyor. Kızım evimizdeki yardımcı kadınla sadece oyun oynadığı için, onu oyun arkadaşı zannediyor ve aynı kız kardeşine bağlılık gösteren bir bebek gibi koca kadına bağlandı. Benden sonra en çok onu gördüğü için ve ben her zaman yardımcımızla oynamasını teşvik ettiğim için benden sonra en çok yardımcımıza güven duyuyor. Başka denemelerim de oldu ama kızım kimseye ısınamadı. Sonunda pes ettim ve kızımı yardımcımızla oynaması için gün içinde salonda bırakmaya ya da onunla birlikte oyun parkına göndermeye başladım. Kızım artık mutsuzluğunu, huzursuzluğunu belli edebiliyor; anlatmak istediklerini işaret diliyle bile olsa anlatabiliyor ve en önemlisi kendi kendine meyvesini yiyip, suyunu içebiliyor. Yardımcımızı da konu komşudan yemek alıp yedirmemesi için iyice tembihledim ve aksi takdirde işine son verebileceğimi de ifade ettim; içim bir nebze rahat.

Fakat sorun şu ki, yardımcımızla sürekli bir otorite savaşı halindeyiz. Kendisi nerede duracağını bilemiyor. Kızımla sadece ve sadece oyun oynadığı halde, kendisini etrafa bakıcısı olarak tanıtıyor. Ben kızımı yıkamaya çalışırken gelip orasını burasını ovalıyor; altını değiştirirken poposunu öpüyor, mıncıklıyor. Kızımla oynadığı günler kızımın ne zaman uykusu geldiğine kendisi karar veriyor ve en önemlisi -hastalık, ateş vb nedenlerle- kızımın huzursuz olduğu günlerde kızımı kollarımın arasından çekip alarak kendisi sakinleştirmeye çalışıyor. ÇIL-DI-RI-YOR-UM!

O benim bebeğim, aşkım, canımın içi kızım. Bir başkasının onu sahiplenmesine katlanamıyorum. Çalışan bir anne olsam bu durumdan mutlu bile olabilirdim. Bu yaştaki bir bebeğin bağlanma davranışı geliştirmesi çok sağlıklı. Ama ben evden çalışan bir anneyim ve sürekli kızımın yanındayım. Yemeğini ben yapıyorum, ben yediriyorum, emziriyorum, banyosunu ben yaptırıyorum ve altını ben değiştiriyorum. Bir başkasının bu tür öz bakım işlerini yapmasını kaldıramıyorum. Her an kızıma istemeden de olsa bir zarar verilebilirmiş gibi geliyor. Çıplakken, altı açıkken öyle savunmasız görünüyor ki... Biliyorum herkes çocuk yetiştirirken hatalar yapar ama ben bebeğimin benim hatalarımla büyümesini istiyorum; başkasının hatalarının sorumluluğunu ben üstlenmek istemiyorum.

Bende bir anormallik mi var acaba? Bebeğini bakıcıya bırakmakta zorlanan bir tek ben olamam, değil mi?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Instagram

Instagram

Twitt'le

Translate

İstatistiklerim


View My Stats