Okulsuz Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okulsuz Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2017 Pazartesi

Üniversitede Ders Veriyorum ve Çocuklarımı Okula Göndermiyorum (Çeviri)

http://pocketfulofpebbles.com/teach-university-unschool-kids/

(1 Ağustos 2016)

Neredeyse tüm hayatım boyunca okullarda okudum. 3 yaşımı bitirmeden hemen önce anaokuluna, ilkokula ise 6 yaşında başladım. Klasik yollarla ortaokul ve liseyi okuyup doğrudan üniversiteye girdim. Üniversitenin akabinde 2 yüksek lisans ve ardından doktora yaptım. Doktoradan sonra bile okuldan ayrılmak istemedim. Şimdi bir üniversitede öğretim üyesiyim.

Tahmin edebileceğiniz gibi okulu seviyorum. Okulda iyi bir öğrenciydim. Okuldan çok şey öğrendim. Bu nedenle, çocuklarımı okula göndermemeyi tercih etmiş olmam bazı insanları şaşırtıyor. Çocuklarımı okula göndermek yerine "okulsuz eğitim" felsefesini benimsedim. "Okulsuz eğitim", evde eğitimin bir çeşididir, ancak klasik evokulundan farklı olarak, okul ortamının evde taklit edilmesini de reddeder. Bunun yerine yaşayarak öğrenme ve tamamen dünya ile meşgul olarak, kendi kendini yönlendirerek öğrenmeyi savunmaktadır. Aşağıda, çocuklarımıza okulsuz eğitim vermemizin en önemli 8 nedenini sıraladım:

1. Çocuklarımın öğrenmeyi öğrenmelerini istiyorum.

Geleneksel okul eğitiminde talimatları takip etme yönünde ağır bir vurgu vardır. Anaokulundan başlar ve lise bitene kadar devam eder. Hatta üniversite derslerinin çoğunda bile öğrencilerin nasıl başarılı sayılacakları bellidir. Talimatlara uygun şekilde ödevlerini yap ve en iyi puan olan "A"yı al. Bravo! Başardın! Bana bir ödev verilirse, ödevle birlikte verilen yönergeleri harika takip edebilirim. Ne yazık ki bu beceri gerçek hayatta yararsızdır (vergi iadesi fişlerini dosyalamak dışında). Bu beceri ayrıca okulda ne kadar ilerlersen, o kadar faydasız hale gelmeye başlar. Aslında okullarda ilerledikçe, okul eğitimi, okulsuz eğitime benemeye başlar. Tezim üzerinde çalışmaya başladığımda, artık yönergeleri takip ederek yerine getireceğim ödevler yoktu. Birden bire, sorular sormak ve sorduğum sorulara cevap vermek bana kalmıştı. Bu benim için büyük bir değişimdi ve kendi kendine öğrenme (self-directed learning) işini nasıl halledeceğimi anlamadan önce, ne yapacağımı bilemediğim birkaç yıl geçirdim. Okulsuz eğitim alan bir kişinin bu konuda büyük bir avantajı olacaktır.

2. Ben liderler, düşünürler, yaratıcılar ve girişimciler yetiştirmek istiyorum.

Herhangi biri, zamanında gelen ve denileni yapan, geleceğin işçisini ve çalışanını yetiştirebilir. Ama dünyadaki olaylara yön veren ve vizyon sahibi, geleceğin işverenini yetiştirmek daha zor bir iştir.
Elbette çocuklarım işletme sahibi olarak yetişmeyebilir. Amaç bu değil. Amaç, başkalarının planlarına göre adımlar atan değil, tutkularını işlerine dökebilen, motivasyonu yüksek düşünürler yetiştirmektir.

3. Çalıştığın iş konusunda tutkulu olmanın gücünü biliyorum.

Akademik hayat, işleri ve meslekleri konusunda tutkulu insanlarla doludur. Bu insanlar işlerini gerçekten tutkuyla yaparlar. Öyle "Ben işimi seviyorum, ama haftasonu gelsin diye de sabırsızlanıyorum" tarzı bir tutkudan bahsetmiyorum. İşi sadece mesleği değil, aynı zamanda hobisi ve hatta tüm hayatı olan insanlar tanıyorum. Bu insanlar çok başarılılar. Sadece para ve prestije sahip olmak yönündeki geleneksel standartlarda değil, ayrıca yaptığın işe aşık olmak ve o işi her gün yapmak istemek yönündeki daha önemli standartlarda başarılılar.

4. Çocuklarımın matematikten korkmalarını istemiyorum.

Okulsuz eğitim veren ebeveynlere en sık sorulan sorulardan biri de "Çocuklarına matematiği nasıl öğreteceksin?"dir. Bu sorunun bu kadar sık sorulması bile, bir çok insanın matematiğin okuma, yazma, müzik ya da biyolojinin öğrenildiği gibi öğrenilemeyecek kadar gizli bir bilgi biçimi olduğuna inandığını göstermektedir. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Matematiği diğer bilgi biçimlerinden farklı yere koyan, aslında insanların ona karşı olan korkusudur. Üniversitede matematik branşında okurken, okuduğum bölümü söylediğimde insanların yüzlerinde beliren acılı bakışa alışmıştım. Bir keresinde uçakta ödevimi yaparken uçuş görevlisi ödevime bir göz attı ve "Matematik mi bu? Matematikten nefret ediyorum." deyiverdi. Okul sistemi belli ki öğrencilere matematiği sevdirmekte pek de başarılı değil. Bir konuyu sevmek ve öğrenmek arasındaki güçlü ilişki göz önüne alındığında, matematik sevgisini evimizde korumak ve canlı tutmak isterim.

5. Okulsuz eğitim çocuklarımı, üniversite hayatına daha iyi hazırlayacaktır.

Bazı okulsuz eğitim veren aileler, üniversite diplomasını çocukları için bir hedef olarak görmüyorlar. Okulsuz eğitim alan bazı çocuklar karlı işlere başlarlar, çıraklık yaparlar, kariyerlerine adım atarlar veya okul çağındaki akranlarının çoğunun üniversiteye bağımlı olduğu 18-22 yaş arasında kendilerini kurumların dışında eğitmeye devam ederler.
Tüm bunların zamanınızı harcamanın faydalı yolları olduğuna inanıyorum, ama aynı zamanda üniversitelerin sunduğu zengin fırsatlardan dolayı çok değerli bir deneyim olduğuna da inanıyorum. İşin kilit noktası, bu fırsatlardan en iyi şekilde faydalanmaya hazır olmaktır. Tecrübeme göre, ev okulu eğitimi almış öğrencilerin, kendi eğitimlerinden sorumlu olduklarını ve profesörlerin orada sadece kolaylaştırıcılar olarak görev yaptıklarını açıkça daha iyi anladıkları yönündedir. Üniversitede başarılı olmak için gereken şey de işte budur.

6. Okulsuz eğitim çocuklarımı, iş hayatına daha iyi hazırlayacaktır.

Siz henüz bir çocukken, büyüyünce ne olacağınız mutlaka sorulmuştur. Ne cevap verdiğinizi hatırlıyor musunuz? Sosyal medya koordinatörü demiş olabilir misiniz? Köpek veya atlar için masaj terapisti? Belki de doğum fotoğrafçısı? Ya da mobil uygulama (aplikasyon) geliştiricisi? Sanırım cevabınız bunlardan hiçbiri değildi. Çünkü biz çocukken bu mesleklerden bazıları mevcut değildi, diğerleri de belki vardı ama bizler bilmiyorduk. 20 hatta 10 yıl içinde dünyanın nasıl bir görünüm kazanacağına dair hiçbir fikrimiz yok. Geleneksel okul eğitimi, çocukları bugünkü işler için hazırlar. Okulsuz eğitim ise onları, gelecekteki meslekler için hazırlar.

7. Çocuklarım okulsuz eğitim alarak, iş hayatına veya üniversiteye hazırlanmayı bir varış noktası olarak görmeyecekler.

Bilgili ve üretken bir yetişkin vatandaş olmak çok önemlidir, ama bunun ötesinde de bir hayat var. "İyi bir öğrenci" olarak büyümüş biri olarak, kuşkusuz bazen eğlence ve macera aramayı ve hatta anlamlı insan ilişkileri kurmayı unutmuşum. Bir ebeveyn olduktan sonra yavaş yavaş bu durumun farkında varıyorum. Okulsuz eğitimin en güzel yönü, birlikte olduğumuz zamanlarda birlikteliğimizin tadını çıkaran bir aile olmaktır. Ödev yaptırmak için verilen savaşlar bizim hayatımızda yok. Bizim hayatımızda birlikte yaşadığımız maceralar var. Sabahları saat kurmuyoruz, kendi kendimize uyanıyoruz. Ertesi gün okul olduğu için erken yatmak zorunda da değiliz. Arkadaşlarımızla geç saatlere kadar eğlenebiliyoruz. Biz sadece hayata hazırlanmıyoruz, hayatı şu anda yaşıyoruz.

8. Hiç kimse tüm cevapları bilemez, bunun farkındayım.

Bazı çok zeki insanlarla düzenli olarak birarada olmak insana, aslında ne kadar az şey bildiğini gösterir. Ancak bir süre sonra bu durumun herkes için geçerli olduğunu fark edersiniz. Hiçkimse her şeyi bilemez. Çocuklarım bana her gün cevabını bilmediğim sorular soruyorlar. Bu durumda utanılacak bir şey yok. Aslında, bir şeyi bilmediğinizi fark etmek ve daha sonra bunu öğrenmeye çalışmak çok değerlidir. Tıpkı başkaları gibi, okulsuz eğitim veren ebeveynler de tüm cevapları bilemezler. Ama birçok soru sorarız ve ortak varsayımlar ile sosyal normların ötesine geçerek derin araştırmalar yaparız. Bundan daha iyi bir gerçek eğitim örneği olabileceğini düşünemiyorum.


21 Mart 2016 Pazartesi

Çocuklarla Gün İçinde Neler Yapabiliriz, Neler Oynayabiliriz?


+



Çocuklarımın ikisi ile de tüm gün bir arada olduğumuzdan 6 yıldır gün içinde yapılabilecekler konusunda biraz tecrübe edindim. Bu konuda okuduğum kitaplar arasında ise yukarıdaki fotoğrafta görülen kitap, bence, açık ara en iyisi. Kitap içerisinde çok fazla oyun önerisi yok ama genel olarak çocuklarla neler yapabileceğinize ve bu konuda evinizde yapabileceğiniz düzenlemelere ilişkin akla gelebilecek hemen hemen her konuya değinmiş. Bu konuda tavsiye edebileceğim en temel kitap (okuduklarım arasında).

Ben işimi yaparken çocuklar da kendileri oynamaları gerektiğini öğrendiler. Bebeklik zamanında çocuğun önüne dağıtabileceği, kirletebileceği ve bana sonradan iş çıkaracak bir uğraş koyduğumda kendi işimi yapabildiğimi gördüm. Böyle böyle, büyüdükçe, ben iş yaparken onlar da kendilerini oyalamaları gerektiğini anlıyorlar. Ayrıca bu şekilde, bir işi yapmanın en doğru yolunu da kendileri keşfediyorlar, ben onlara öğretmemiş oluyorum.

Genellikle gün içinde 1-2 saat bana ait, en az 3-4 saat de sokaktayız. Onun dışında kalan zamanlarda da ev içinde zaman geçiriyoruz. Sokakta veya evde geçirdiğimiz zamanda çocukların kendi kendilerine oyun bulabilmeleri için onlara fikir ve araç gereç sağlamam lazım. Mesela sokakta seksek oynayabileceklerini gösterdikten sonra, çantamda da sürekli tebeşir bulundurmam lazım ki seksek oynamak istediklerinde ortam yaratabileyim.

"Her güne bir aktivite" şeklinde bir planım yok ama "Çocuklarla neler yapabiliriz?" diye düşündüğümde fikir bulabilmek adına kendime yaptığım bir liste var. Bu listedeki tüm oyunlar her yaş grubuna hitap edebiliyor ama yaş ve yetenek durumuna göre farklı seviyelerde davranmak gerekiyor. Bazı oyunlar tek başına, bazıları diğer çocuklar veya bir yetişkinle paralel olarak, bazıları da hep birlikte oynanabiliyor. Esneklik olmazsa, sıkı plan program işlemiyor çocuklu hayatta. Listemde toplam 15 kalem fikir var: 

1) Ev işi: Sabahları ilk iş ev işlerini yapıyoruz hep birlikte. Çamaşır makinesini doldurma-boşaltma, çamaşırları asma, bulaşık makinesini doldurup boşaltma, elektrik süpürgesi vurma, toz alma, cam /ayna silme, yerleri paspaslama vs.

2) Yemek yapmak: Her gün günlük yemek yapıyoruz. Çocuklar kendi yaptıklarını daha bir iştahlı yiyorlar, yeme konusunda daha hevesli oluyorlar. Yemeği hazırlama aşamasında yıkama, doğrama, karıştırma konusunda bana yardım ediyorlar, ya da belki de ben onlara yardım ediyorum demeliyim :) Bazen de zevk olsun diye kek, kurabiye, yulaflı bar gibi atıştırmalıklar hazırlıyoruz. Yemekleri hazırlarken yemek malzemeleri hakkında konuşuyoruz. Neden beyaz unun ve şekerin zararlı olduğunu, balı neden ısıtmamamız gerektiğini vs anlatıyorum. Yemek yaparken daha etkili oluyor bu tür konuşmalar.

3) Açık hava oyunları: Bunların bazıları seksek, saklambaç, yakalamaç, yerden yüksek gibi kurallı sokak oyunları. Haftada 1-2 defa da oyun grubumuz ile buluşup serbest oyunlar oynuyorlar. Trambolinde zıplıyorlar mesela ya da yüzüyorlar, kumdan kale yapıyorlar, ormana gidersek ağaçlara tırmanıyor, kozalak topluyorlar; bisiklete, kaykaya, patene biniyorlar. Bazen de bahçede zaman geçiyoruz; ekiyoruz, biçiyoruz, bitki bakımı yapıyoruz, kompost yapıyoruz vs.

4) Civar geziler ve yolculuklar: Küçük bölgelerde yaşamayı tercih ediyoruz. Bulunduğumuz bölgedeki kafeler, pastaneler, postahane, kütüphane, kırtasiye, tuhafiye, nalbur vs ilk öğrendiğimiz ve her hafta ziyaret ettiğimiz yerler. Bunun haricinde civarda huzurevi, hayvan bakım evi gibi yerler varsa oraları da ziyaret ediyoruz. Ayrıca civardaki müzeler ve tarihi ören yerleri de sık sık ziyaret ettiğimiz yerler. Sınırsız girişli, yıllık müze kart alıyorum kendime. Bölgemizdeki pazar yerlerini öğrenip, alışverişimizi pazarlardan yapıyoruz. Ayrıca sık tercih etmemekle beraber yakın bölgedeki alış veriş merkezleri arasında da seçim yapıyoruz, gitmemiz gerektiğinde tercihimiz olana, mesela özellikle üstü açık olanlara gidiyoruz. Şehirlerarası veya uluslarlarası yolculuk yaptığımızda da bu kalemdeki yerleri araştırıp, öncelikle onları ziyaret ediyoruz.

5) El sanatları: Resim çizme-boyama (pastel boya, kuru boyalar, keçeli kalemler, sulu boya, parmak boyası olarak da kullanılabilecek guaj boyalar, evde de nişasta ve gıda boyası ile hazırlanabilen boyalar, sokakta kullanmak için tebeşir vs), oyun hamuru türleri (moon sand, oobleck, slime vs, kil), bahçede oynama sırasında çamur oyunları (mud pie), origami türü kağıt işleri, baskılar (patates, lahana vs),; ayrıca pipetle, pamukla, kulak çubuğuyla vs desen çıkararak da resimler yapılabilir. Dikiş dikmek, ileri yaşlarda dikiş makinesi kullanmak; şiş, tığ veya parmakla örgü örmek; halı veya bileklik dokumak. Atık malzemelerden ve aklınıza gelebilecek her türlü malzemeden (midye kabukları, makarna, bakliyat, ponpon, kırtasiyelerde satılan oynar gözler, ağız ve burun vs) kolaj çalışması yapmak. Mesela çocuğun önüne bir kağıt, bir kağıt peçete, bir ip, bir makas ve bir de yapıştırıcı koyuyorsunuz; bakalım neler yapıyor. Bardabas kutularına üyeyiz, her ay 5 farklı el işi yapıyoruz en azından. Maket yapımı, en basitinden karton kutulardan televizyon, roket vs yapmak. Tamir aletleri ile yapılan aktiviteler, mesela balkabağına vidalarla ve çekiçle düğme çaktık. İlerleyen dönemlerde marangozluğa da geçiş yapılabilir. Ben sanat eserlerinin hepsinin fotoğrafını çekiyorum, üzerlerine tarih atıyorum, sergileme alanına asıyorum. Tüm bu süreç de eseri meydana çıkarmak kadar heyecan veriyor.

6) Fen Matematik oyunları: Her türlü deney (Çocuklar için deney kitaplarından veya internetten faydalanılabilir). Diğer etkinliklerle birleştirilebilir. Mesela yoğurt/kefir mayalamak, sirke anası oluşumunu gözlemlemek, altına bal sürdüğümüz bir taşı bahçeye koyup taşa ziyafete gelenleri seyretmek, saç kurutma makinesini çalıştırıp hava akımına bir pinpon topu yerleştirmek vs. Bugün mesela 20 aylık küçüğüm sodanın içine şeker atıp baloncukları gözlemledi. Diğer oyunlar gibi, deneylerin de yaşı yok bence ve önemli olan nokta, tıpkı diğer etkinliklerde olduğu gibi sürekli tekrar. Tekrar ettikçe kafaya yerleşiyor ve her tekrarda farklı bir şey öğreniyorlar. Çeşitli cetveller ile boyut ölçmek ve farklı tartılar ile ağırlık ölçmek de zevkli oyunlar.

7) Özbakım becerileri: Diş fırçalamak, el yıkamak, kıyafetleri kirli sepetine atmak, temiz kıyafetleri katlayıp uygun çekmeceye koymak, hava durumuna uygun kıyafet seçmek, ilerleyen yaşlarda günlük sırt çantası veya gezilerde bavul hazırlamak, banyo ve tuvaleti kullanmak vs. Hatta belki de klozet temizliğini de bu kapsama almak gerekiyor. Kimyasal temizleyici kullanılmıyorsa, klozeti fırçalamak çocuklar için eğlenceli oluyor. Bu tür beceriler de tıpkı diğer etkinlikler gibi bir yetişkin eşliğinde ve belki de diğer çocuklarla birlikte daha eğlenceli ve öğretici oluyor. Çocuklar gözlemleyerek öğreniyorlar. Kendilerinden büyükler ne yapıyorlarsa aynısını, aynı şekilde yapmak istiyorlar. Yetişkinlerin bu işleri öğretirken kendilerinin de aslında her şeyi bilmediklerini göstermesi bence önemli. Mesela siz ayakkabınızı böyle bağlamayı biliyor musunuz: http://onedio.com/haber/muhtemelen-bugune-kadar-bilmediginiz-en-hizli-ve-pratik-ayakkabi-baglama-yontemi-514674


8) Okumak Yazmak: En küçüklere bez kitap alınabilir. Kitapların içindeki hayvanların sesleri çıkarılabilir; renklerin, şekillerin, nesnelerin isimleri tekrarlanabilir. Biraz daha büyüdüklerinde günlük hayattan alınmış hikayeleri olan kısa, resimli kitaplar okunabilir. Daha da ilerleyen dönemlerde Heidi gibi, Tom Sawyer gibi daha kalın kitaplara geçilebilir. Bazı çocuklar yetişkinlerin okudukları kitapları dinlemeyi de seviyorlar. Gün içinde sakin geçirmek istediğiniz bir zamanı sesli kitap okumaya ayırmak hem eğitici, hem dinlendirici, hem de çocukla bağ kurucu oluyor. Masallar anlatılabilir. En küçüklere kendi günlük hayatı masal şeklinde anlatılabilir "Bir gün küçük bir kız varmış. Sabah uyanıp kahvaltı etmiş. Kahvaltıda bir yumurta yemiş." gibi mesela. Daha büyüdüklerinde kendi küçüklük hikayeleri veya aile fertlerinin küçüklük anıları ilgi çekici oluyor. Biraz daha büyüdüklerinde günlük hayatına uygun hikayeler anlatılabilir, sihirsiz büyüsüz. Biraz daha büyüdüklerinde peri kızları, kaf dağları ile ilgili masallara geçilebilir. Anneannesi kızıma sürekli rüyalarını anlattığı için kızım da kendi rüyalarını bize anlatmaya başladı. Önceleri nedense rüyalarını anlatmaya çekiniyordu, belki de rüyaların gerçek olup olmadığını belli bir yaştan sonra anlamaya başlıyorlardır. Ben de kızımın anlattığı rüyaları yazıyorum. Sonra istediği zaman ona geri okuyorum. Ayrıca canımız istedikçe günlük yazıyoruz; kızım gününü anlatıyor, ben de yazıyorum. Bazen günlüğünü okumamı istiyor. Eskiden akşamları "Bugün neye kızdım biliyor musun? Sen neye kızdın bugün en çok?", "Bugün şu işe çok şaşırdım. Senin şaşırdığın bir şey oldu mu bugün?" gibi, duygularını ifade etmesini sağlayacak sorular sorarak muhabbet açıyordum. Artık bunun bir ritüel olduğunu düşünüyor ve "Hadi, bugün neye kızdın? yapalım" diyor kızım. Ve artık günlüğüne de yazıyoruz, o günkü duygularını. Ayrıca o gün gittiğimiz yerlerden afiş, bilet vs almışsak, onları da günlüğüne yapıştırıyoruz. Bazen kendisi günlüğüne resim çizmek istiyor. Çizmeyi seven çocuklar için resimli günlük hazırlamak da mümkün. Bana gelen mektupları sesli okumamdan da hoşlanıyor kızım, sonra mektubu eline alıp kendisi de okur gibi yaparak epey oyalanıyor. Bazen de ezberinde olan hikayeleri bana kendisinin anlatmasını istiyorum. Bu ara anlattığı hikayeleri yazmamı istiyor. Sonra hepsini zımbalayıp kitap yapacakmışız. Resmi seven çocuklar, kendi hikaye kitaplarını resimleyebilirler de. Bir de hikaye zarları yapıyoruz. Zarı atan, zarın üstünde kalan resme uygun bir hikaye anlatıyor ya da anlatmakta olduğumuz hikayenin devamını getiriyor. Hazır satılan hikaye anlatma zarları da var, internetten çıktı alıp yapmak ya da elle çizerek yapmak da mümkün. Bir de okuduğumuz kitapları, kahramanlara uygun kostümler giyerek canlandırıyoruz. 6 yaşından sonra yeni yeni kitap kritiğine de başladık. Okuduğum kitabın her bölümünden sonra ya da kızımın konuşarak tepkisini belli ettiği noktasında "Sence neden böyle olmuş? Bence böyle yapması uygun olmamış." gibi ifadelerle sohbet ortamı yaratıyorum. Bazen okuduğumuz bölümden daha uzun kitap kritiği yapıyoruz. Bence "okumak" sadece harfleri yan yana getirmek değildir; düşünmeyi gerektiren, aktif ve harfleri birleştirmekten çok daha derin bir eylemdir.

9) Sözel oyunlar: Bilmecelere bayılıyor kızım. Yeni yeni fıkralara merak sardı. Espriler, tekerlemeler, "o piti piti, karamela sepeti" gibi saymacalar, karşılıklı el vurarak ve saçma sözleri tekrarlayarak oynanan oyunlar (oynamışsanız beni anlamışsınızdır). Kostüm giyerek müzikal yapıyoruz mesela. Şovumuzu birilerine sergiliyoruz ve videoya da çekip sonradan izliyoruz. Bazen kızım tutkulu bir şekilde konuşmaya başladığında da onu rahatsız etmeden videoya çekiyorum, sonradan kendisini izleyip dinliyor. Dans ve ritmi de sözel oyunlara dahil tutuyorum ben. Gün içinde dansa ve müziğe de zaman ayırıyorum. Tüm dünyadan çeşitli müzik türleri dinlemelerini önemsiyorum. Bu nedenle gün içinde özellikle Açık Radyo dinliyorum veya https://groups.yahoo.com/neo/groups/montessoribyhand/info grubunun dosyalar kısmından indirdiğim dünya müziklerini çalıyorum ya da Ay Işığı Sonatı'nı açıveriyorum; kendime ait zamanlarda da Klasik Türk Müziği, Türk Halk Müziği ve Türkçe "rock" parçaları dinliyorum, bazen dinlerken kendimi kaptırıp dans ediyorum, bakıyorum benimkiler de dansa başlıyorlar. Türkçe'yi güzel kullanmalarını da önemsiyorum. Bunun için TRT Radyo dinliyorum, en güzel konuşan spikerler orada oluyor. Müşfik Kenter'in, Erol Günaydın'ın sesinden masal dinletiyorum. Radyo Tiyatrosu dinliyoruz.

10) Konuşturmaca oyunları: Aslında bunlar da sözel oyunlara dahil ama kızım o kadar çok seviyor ki ayrı bir başlığı hak ediyor. Minik oyun evleri yapıp, minik tahta oyuncakları konuşturuyoruz 6 senedir bıkmadan. Bir plajı ya da bir otoparkı ya da bir evin içini canlandıran oyun halılarının üstüne koyuyoruz minik insan ve hayvanları. Parmak kuklaları kızım çok sevmemişti ama oğlum bayılıyor. Bazen onlara söylemek istediklerimi oyuncaklara söyletiyorum ya da mesela onlara kızmak istediğimde oyuncaklara kızıyorum "Ama ayıcık ne yaptın sen? Her yeri ıslatmışsın? Ne olacak şimdi?" diyorum mesela. Ya da "Merhaba Aliş, beraber yemek yiyelim mi?" diyorum bir oyuncağı konuşturuyormuş gibi yaparak. Serkan Bilgi'nin hazırladığı Hacivat Karagöz Sahne Seti'ni yıllardır severek kullanıyoruz. O kadar çok sevdik ki bir tane de anneannesinin evine aldık. Serdar Bilgi ile de şahsen tanıştık hatta onun elinden satın aldık. Bu da güzel bir anı oldu bizim için. Olur da burayı okursa, kendisine teşekkür etmek istiyorum. Kızım Zenne, Bebe Ruhi hepsini tanıyor sayesinde. 3 senedir aklımıza estikçe çıkartıp oynuyoruz. Özellikle geceleri odayı karartmak, sahnenin arkasına ışık tutmak gibi hazırlıklar da en az oyunun kendisi kadar heyecan verici oluyor çocuklar için. Aynı şekilde kızımın bebekliğinden kalmış, saydam kapağı olan bir kutunun içine fener koyarak ışık kutusu (light box) yaptım. Işık kutusunun üstüne kendi kestiğim şekilleri koyarak veya karagöz-hacivat gibi saydam tasvirler koyarak hikaye kurguluyoruz. Odayı karartıp, az bir ışık eşliğinde parmaklarımızın gölgeleri ile duvarlarda şekiller yapıp konuşturuyoruz. El fenerinin ucunu renkli saydam kağıtlar ile kaplayıp değişik renkte ışıklar da ekleyince, ortam neşelenince daha da zevkli oluyor oyun. Bir de evimize gelen istisnasız her çocuğun en severek oynadığı alet: Telsiz. "Walkie Talkie" dediğimiz telsizlerden var bizde. Çocuklar o telsizlerle ne oyunlar oynuyorlar! Bizdeki telsizin "bebek telsizi" özelliği de var. Bebek telsizine para vermek yerine, böyle bir telsiz alınırsa, bebek büyüdüğünde de işe yarar. Karton bardak ve ip ile de telsiz yapıyoruz, bu şekilde telsizin nasıl çalıştığını görmüş oluyor.

12) Zar, Kart, Kutu oyunları: Monopoly, Tabu tarzı kutu oyunları; iskambil kartları ile oynanan oyunlar; dama, satranç, go gibi tahta üzerinde oynanan oyunlar; küçükler için eşleştirme kartları, flash card'lar; Meraklı Minik Dergisi'nin her ay verdiği zarla oynanan oyunları; pazıllar vs.

13) Serbest oyun zamanı: Çocuğun kendi başına ya da eve gelen arkadaşları ile oynayabilmesi için odasında "evcilik" oynamaya uygun oyuncakların bulunması gerekiyor. Kostüm kutusu; oyuncak ev; oyuncak mutfak; minik hayvan figürleri, oyuncak taşıtlar, oyuncak bebekler; yatak, beşik, bardak, oyuncak puset, mama sandalyesi; oyun çadırı, minderler, yer yatağı, yer sofrası, mini boy masa ve sandalyeler; aynalar, el feneri, ışıldak, dünya küresi, dünya ve Türkiye haritası, belki yaşanılan yerin haritası; ipler, sopalar, taşlar, kozalak vb doğa hazineleri ilk aklıma gelenler.

14) Ekran zamanı: Da Vinci Learning tarzı televizyon kanalları, TRT Çocuk Haber, Bay Becerikli gibi programlar; çeşitli Youtube kanalları (http://imaginationsoup.net/2015/10/06/steam-youtube-channels-for-elementary-kids/; Barış Özcan; Çocuklar İçin İngilizce, herkes için basit İngilizce; herkes için sanat; İnglizce sesli kitaplar;  ); Khan Akadem Türkçe, Çocuklar için İngilizce öğreten sayfalar, http://www.freddiesville.com/songs/whats-your-name-song/, yazma çalışması yapmayı sevenler için, online radyo tiyatrosu, çocuklar için radyo tiyatrosu; matematik çalışmaları için çıktılar, çocuklar için bilgisayar bilimleri, birinci sınıflar için deneyler, çocuklar için teknoloji rehberi: http://www.onlineanne.com/; birinci sınıflar için matematik; bazı ev oyunu önerileri; interaktif dünya atlası; çizgi roman yazmak için hazır sayfalar; çarpma öğrenme; sesli öyküler; ücretsiz dosyalar; Nasıl Yapılır? tarzı belgesel programlar ve belgesel kanalları vs vs. Bizim evde dizi takip edilmez, haber izlenmez, genel Türk kanalları açılmaz ama bunun dışında televizyon, iPad, iPhone üzerinden yararlanabildiğimiz her türlü yöntemden yararlanıyoruz. Biz fazla seyretmediğimiz için çocuklar da aşırı bir talepte bulunmuyorlar. Aynen paketli gıda tüketiminde davrandığımız gibi davranıyor ve sağlıklı tercihlerde bulunmalarını sağlamaya çalışıyoruz, yasaklama getirmiyoruz.

15) Sosyal İlişkiler: Aile, dostlar, komşular ve arkadaşlar için özel zamanlar yaratıyoruz. Yakalayabildiğimiz kadar doğum günlerini yakalamaya çalışıyoruz. Doğrusu bu konuda pek iyi sayılmam, bazen 2 ay sonra doğum gününü kutladıklarımız oluyor, maksat doğdukları ve hayatımızda oldukları için mutlu olduğumuzu göstermek. Bir de seçtiğimiz arkadaş çevresinde bizi olumsuz etkileyecek kutlamalar yapılmıyor, rahatsız kıyafetler içinde oturup pahalı hediyeler seçmek zorunda kalmıyoruz. Katıldığımız doğum günü partilerinde gerçekten eğleniyoruz, en son bu haftasonu arkadaşımızın bahçesinde yumurta avı yaptık mesela. Bir de içten dışa doğru büyüyen bir güven çemberimiz var. Öncelikle çekirdek ailemiz, sonrasında anneanne/dede/hala/amca/yenge ve kuzenlerden oluşan geniş ailemiz, sonrasında benim dedem gibi biraz daha geniş ailemiz, sonrasında kendi seçtiğimiz arkadaş çevremiz, sonrasında mahalledeki komşularımız ve mahalle esnafı var. Her bir çembere özel önem veriyoruz. Akrabalarımız şehir dışında olmalarına rağmen 1-2 ayda bir görüşmeye çalışıyoruz. Dedemin köyüne hemen her sene gidiyoruz. Ayrı şehirlerde olduğumuz arkadaşlarımızla da yılda en az 3-4 kez görüşmeye çalışıyoruz. Bize yatıya davet ediyoruz, geldiklerinde çok mutlu oluyoruz. Kızım arkadaş çocukları ile bebekken çekilmiş fotoğraflarını gördüğünde şaşırıp mutlu oluyor "Bu kadar küçükken de birlikte mi oynuyorduk?" diye soruyor. Haftada en az bir kere ya misafirliğe gidiyoruz ya da misafir ağırlıyoruz. Bazen önceden randevulaşıp, çiçek buketi ve tatlımız ve özellikle de kendi yaptığımız bir hediye ile resmi misafirlik yapıyoruz. O da ayrı eğlence oluyor. Bazen de çat kapı gidip, bir kahve içip kalkıyoruz. Bazen de biz kısır, kurabiye hazırlayıp kapı kapı gezerek, bize gelecek komşu arıyoruz. Mahallenin esnafı ile tanışıyoruz. Özellikle bazen parasız çıkıyorum, basit bir şey almak istiyorum, misal ekmek. "Tüh, para almamışım yanıma" diyorum. Eğer esnaf "Olsun, ne önemi var, sonra verirsiniz" derse, o esnafa canım feda, kızımı da güvenerek yalnız gönderiyorum bu tür esnafa alış verişe. Sonra bazı becerileri olan komşularımızdan yardım da istiyoruz. Mesela İngilizce "handy" denilen, el işlerinde maharetli bir komşu dedemiz var. Kızım en son "kedi evi" yapacağımız zaman, komşu dedenin yardımını istedi, o da sevinerek yardım etti. Bugün de mesela bir başka komşumuza "yaş pasta" yapımına davetliyiz. Bedava atölye çalışması yani :) Ben 40 yaşıma yaklaşırken, insana yatırım yapmanın önemini anladım, çocuklarım daha da önce fark etsinler istiyorum. Okul sınıflarında ya da iş ortamlarında zorunlu olarak sosyalleştiğim insanlar vardı zamanında, günümün ve hatta ömrümün çoğunu onların yanında geçirdiğim. Şimdi 1-2 tanesi kaldı hayatımda. Kendi seçtiğim, ortak zevk ve ilgi alanı sahibi olduğum insanlar ise hep hayatımdalar. Dolayısıyla artık iş toplantılarına, resmi yemeklere vs zaman ayırmak istemiyorum. Bir dağ köylüsü ile sohbet etmek daha ciddi sosyalleşme gerektiriyor bence. Çocuklar için de her gün aynı odanın içine kapatıldıkları 20 aynı yaş grubu çocuk ile birlikte olmak değil bence sosyalleşmek; her yaş, gelir ve kültür grubundan insan ile paylaşmayı öğrenmeleri gerekli bence ve elimden geldiğince bu konuda ortam hazırlamaya çalışıyorum.

Son olarak değinmek istediğim husus, çocukların akademik bilgi (okul) veya yapılandırılmış etkinlik (mesela basketbol kursu) yerine neden oyun oynamaları daha önemli? Oyun oynarken ne öğreniyorlar?


  1. Başkaları ne hisseder?
  2. Bir şey nasıl çalışır?
  3. Bir şey nasıl yapılır?
  4. Başkalarıyla nasıl sosyalleşilir, nasıl paylaşımda bulunulur?
  5. Düşünce ve duygular nasıl ifade edilir?
  6. Yeni şeyler nasıl yapılır? (Özellikle abi ve ablalar başta olmak üzere diğer çocuklardan ve ilgilendiği konuyu tutkuyla yapan yetişkinlerden daha rahat öğreniyorlar)
  7. Kurallara nasıl uyulur? (Kural belirleme aşaması bazen oyundan daha uzun sürer. Zira kural belirlemenin kazancı, oyunun kendisinden daha büyüktür, çocuk içgüdüsel olarak bunu bilir)
Oyun fikirleri ve gereçleri yetişkinlerden gelse bile oyunu kuracak ve yönetecek olan çocuklardır. Yetişkinler için oyuna müdahale etmemek çok zor olabiliyor, çünkü hayatta en zor işlerden biri, bir işin nasıl yapılacağını bilirken, bir başkasının yapamamasını seyretmek. Ama ne olursa olsun müdahale etmediğimizde, çocukların kazancı çok daha büyük oluyor.



Yukarıdaki kitabın 0-2 yaş arası olan dönem için olan bir versiyonu da var. Özellikle ilk bebeklerini kucaklarına almış olan ebeveynler için öneririm, masraf yapıp almak isteyeceğiniz pek çok bebek malzemesini almaktan vazgeçip kendiniz yapabilirsiniz bu kitap sayesinde.


17 Ocak 2016 Pazar

Bir Maddenin İçinde Asit Olup Olmadığını Nasıl Anlarız? Asit Alkali Deneyi (Bilimsel Deneyler Kitabı, Tübitak Yayınları)




Hazır kış gelmiş, kırmızı lahanalar tezgahlarda yerini almışken asit belirteci yapalım dedim. Yaptık ve çok eğlendik. Ayrıntıları fotoğraflardan okuyabilirsiniz.

Deney fikrini aldığımız kitabın içinde çeşitli konularda, evdeki malzemelerle yapılabilecek oldukça basit ve hoş deneyler var. Kitabı da tavsiye ediyorum.








Önce kırmızı lahanayı haşlayıp süzdük ve yapraklardaki renk ve doku değişimini inceledik:




Malzemelerimizi hazırladık: Limon suyu, portakal suyu, elma suyu, karbonat, un, soda, yoğurt, suda erimiş asprin, suda erimiş Talcid (mide ilacı), şeker, diş macunu.




Bardaklara belirteçten biraz biraz döktük. Sonra diğer malzemeleri tek tek bardaklara ekleyerek renk değişimlerini gözlemledik.





Renk değişimlerinden ziyade köpüklenme ilgisini çekti kızımın her zamanki gibi. Hele de köpük pespembe olunca...









Renkler değiştikçe deneye ilgi arttı. Kızım artık kendisi ve kardeşi için bir laboratuvar istiyor. Anneannesine birer laboratuvar önlüğü dikmesi için sipariş verdi bile.










Bu deney için önceden hazırlandık. Manava gidip lahanayı beraber aldık, haşladık, soğumasını bekledik, süzdük. Eczaneden aspirin ve Talcid aldık. Diğer malzemeleri hazırladık. Deney esnasında da pür dikkat ilgisini deneye verdi kızım. Sonuç olarak bu deneyden memnun kaldık.












Ablasının deneyi bitince malzemeler oğluma kaldı...








7 Eylül 2015 Pazartesi

Ev Okullu Ünlüler : Wilson Bentley (Kendi Kendini Yetiştirmiş Bilim Adamı ve Kar Fotoğrafçısı)




KAR TANESİ BENTLEY (Snowflake Bantley)

çiftçilerin saban sürdüğü
karanlığın lüks lambalar ile uyandırıldığı zaman
bir çocuk yaşardı karı çok seven
dünyadaki her şey ama her şeyden


Wilson Bentley 9 Şubat 1865'te, kar yağışının üç metreyi bulduğu Champlain Gölü ile Mansfield Dağı'nın arasında kalan Vermont Jericho bölgesinde, karlar ülkesinin başkentinde doğdu.

Willie'nin annesi 14 yaşına kadar onun öğretmeni idi.

Çiftçi bir ailenin sahip olduğu yükümlülükler ve zor hava koşulları nedeniyle Willie sadece birkaç sene okula gidebildi.

Annesinin öğrenme ihtiyacını giderebilmesi için aldığı ansiklopedilerin "her sayfasını okudum" demişti.


İlk gençliği boyunca suyun hallerini çalıştı, hava durumu raporları tuttu, yağmur taneleri ile ilgili deneyler yaptı. Willie Bentley'in en mutlu olduğu günler kar fırtınasının olduğu günlerdi. Vermont bahçelerinin kurumuş otlarına, ahırlarının koyu renkli metal kapı koluna ve eldivenlerine yağan karları seyrederdi. "kar en az kelebekler kadar, elma çiçeği kadar güzel" derdi. Kelebekleri ağ ile tutup abisi Charlie'ye gösterebilirdi, elma çiçeklerini toplayıp annesine götürebilirdi, fakat kar tanelerini kimse ile paylaşamıyordu, onları saklayamıyordu.

Willie’nin kar sevgisini gören annesi, ona ansiklopedilere ek olarak bir mikroskop aldı. Willie mikroskopla çiçeklere baktı, yağmur damlalarına, otların iki yüzüne; hepsinden güzeli, kar tanelerine...

Diğer çocuklar kardan kule yaparken, kargalar gibi ötüşerek kartopu savaşı oynarken Willie kar tanelerini toplardı. Kar fırtınalı günün ardından buz kristalleri üzerinde çalışırdı. Kar kristallerinin girift, dallı budaklı şekillerini hayal ettiğinden daha güzel olduğunu gördü. Bütün tanelerin birbirinin kopyası şeklinde, aynı olacağını sanıyordu. Hiç öyle olmadıklarını öğrendi. Kristallerin büyük çoğunlukla 6 dallı olduğunu keşfetti, çok az sayıda 3 dallı olduğuna şahit oldu. Her kar tanesindeki 6 dal birbirinden farklıydı, benzersizdi. Bir kar tanesi eridiğinde arkasında herhangi bir kayıt bırakmayan bir güzellik de gitmiş olur diye düşünür, hüzünlenirdi. 

Üç kış boyunca kar kristallerini resmetmeye çalıştı. Her seferinde çizim bitmeden taneler eriyordu. Willie herkesin tanelerin harika şekillerini görebilmesi için, onları bir şekilde saklamaya karar verdi,. Mutlaka bir yol bulmalıydı.


16 yaşına giren Willie kar tanelerini resmetmeye devam ederken bir gün yeni bir şey öğrendi. Fotoğraf makinesi denen içinde kendi mikroskobu olan bir aletin var olduğunu öğrendi. Annesine "eğer öyle bir kameram olsaydı kar tanelerini resimleyebilirdim", dedi. Annesi Willie'nin kara bakarken gördüğü heyecanı başkalarının hissetmeyeceğini, insanların ilgilenmeyeceğini, oğlunun üzüleceğini düşünüyordu. Babası "karla uğraşmak kadar saçma bir iş olabilir mi?" diyordu. Ama oğullarını seviyorlardı. 

17 yaşında ailenin tüm sene boyunca biriktirdiği para ile Willie'ye fotoğraf makinesini aldılar. Fotoğraf makinesi yeni doğmuş bir danadan daha uzundu ve ücreti babasının 10 sığırına bedeldi.


Willie fotoğraf makinesi ile çalışmalara başladı. İlk fotoğraflarının gölge gibi görünen başarısız hallerine rağmen vazgeçmedi. Hata üzerine hata, kar tanesi üzerine kar tanesi... Her kar fırtınasında çalıştı. Kış bitti, karlar eridi ama ilk sene güzel resimler çekemedi gelecek kar mevsimini bekledi. Sonraki kış, yine karlı günlerden bir gün, yeni bir yöntem denedi ve işe yaradı, kar tanesinin fotosunu nasıl çekeceğini keşfetmişti. Kar kristallerinin daha net görünmesi için kristallerin negatiflerinin kenarındaki koyu kısımları yontuyordu, bu ekstra iş ve saatler demekti ama Willie aldırmıyordu. Kimse de Willie'ye aldırmıyordu. Komşuları kar fotoğrafı çekme fikrine çok gülüyorlardı. "Vermont'ta kar, çerçöp gibi bir şeydir, fotoğrafına gerek yok" diyorlardı. Willie kar tanelerinin aynısından bir tane daha olmayan biricik yapıları ile tasarımın şah eserleri olduğunu düşünüyor, fotoğrafların dünyaya kendisinden bir hediye olacağını söylüyordu.


Willie büyüyor, çiftlik hayatı devam ediyordu. Diğer çiftçiler kışları ocaklarının önünde ısınır, at ve kızakla şehre inerken Willie kar fırtınaları boyunca çalışırdı. Sundurmanın kapısının önünde durur ve siyah bir tepsiye kar tanelerini toplardı. Topladığı kar tanelerinin şekilleri bozulmuş ise tepsisini hindi tüyü ile temizleyip yeni taneler toplamaya koyulurdu. Bazı kışlar sadece birkaç düzine fotoğraf çekebilirken, bazı kışlar yüzlerce çekerdi. Aile yadigarı mesleği, içinde bulunduğu ortam gereği Willie doğayı çok sever, doğa fotoğrafları da çekerdi ama elbette en çok sevdiği kar tanelerini çekmekti. 


Kar taneleri fotoğraflarından albümler yaptı, kimi zaman hediye etti, kimi fotoğrafları birkaç liraya sattı, yaz akşamları kar tanesi fotoğraflarından dostlarına foto sunumlar yaptı. Kimi kolej ve üniversiteler Willie'nin bazı fotoğraflarını satın aldı. Willie ‘nin kar tanelerini fotoğraflama işinden pek para kazandığı söylenemez, harcadığı paranın üçte birini geri kazandı ama yaşamını çiftçi olarak kazanan Willie'nin zaten bu işten para kazanmak gibi özel bir amacı da yoktu, "kar tanelerinin kendisi benim için ödül" diyordu…


Kimi üniversitelere verdiği fotoğraflar ile ilgili çalışmalar yapılıp gelir elde edildiğinde çektiği en güzel taneleri kitaplaştırmak için Willie'ye bir fon sunuldu. 

66 yaşına gelmişti ve hala kar tanesi fotoğrafçılığından emekli olmaya niyetli değildi. Kitabı çıktıktan bir ay sonra, yeni bir kar fırtınasını fotoğraflamak için 10 küsur kilometre yürüdüğü bir yürüyüş sonrası zatürre oldu ve iki hafta sonra vefat etti. Vefatından kırk sene sonra, yaşadığı bölgede açılan müzede kendisi için bir anıt düzenlendi.


Kar tanelerine aşık olan bir çiftçi bilim adamı Wilson Bentley, 
çektiğin fotoğraflar tıpkı kar kristalleri gibi şehrin Vermont'tan uçarak dağları aştı ve dünyayı dolaştı. İnsanlar eldivenlerine yağan mucizeye şahit olabilmek için yaşadığın yerlere geldi, seni andı. Ruhun şad olsun “kar tanesi adam”.

Kaynak: "Snowflake Bentley", Yazar: Jacqueline Briggs Martin 



Çeviri: Zuhal Bibi




Ayrıntılı bilgi için bkz.:


27 Ağustos 2015 Perşembe

Okulsuz Eğitim veya Ev Okulu Tercihi Radikal Bir Karar mı?



Evokulu ve okulsuz eğitim kararları artık daha fazla tercih edilir ve daha fazla dillendirilir oldu. İşte Milliyet Gazetesi'nde bir röportajda Yeşim Büber de çocukları için tercihinin bu yönde olacağını belirtiyor. Röportajda ayrıca okulsuz eğitimin sırf çocuk eğitimi ile ilgili bir karar olmayıp bir yaşam tarzı seçimi olduğunu da çok net görebiliyoruz:

Hayatın figüranı olmayacağım...


Yedi yıldan bu yana eşi, ikiz oğulları Can Yunus ve Nehir ile teknede yaşayan Yeşim Büber ile Marmaris’te buluştum. Teknelerini bağladıkları Okluk Koyu’nda bir günü beraber geçirdik. 2007’de evlerini boşaltıp, tekneye sığarak İstanbul’dan yola çıkmışlar. Tekneleri öyle lüks değil. Ne yardımcıları var ne de tayfaları… Her şeyi kendileri yapıyorlar.Elbette ne kadar tüketim çılgınlığından kaçsalar da asgari tüketim için bile para gerekiyor. Mehmet Aksın özellikle reklamsektöründe aranılan bir görüntü yönetmeni. En son Zehirli Sarmaşık ve Acayip Hikayeler’de rol alan Yeşim Büber de doğum sonrası ara verdiği dizi sektörüne bu kış dönmeyi planlıyor. Bir dönem çok ses getiren İnşaat ve Yolda filmlerinde de oynayan Yeşim Büber ile alternatif hayatı konuştuk.

KUYU SUYU İÇİYORLAR
Anneler artık çok anne, bütün hayat çocuklara göre organize ediliyor. Biliyoruz ki tekne o kadar da steril değil. Nasıl büyüyor çocuklar?                                
Ormanda emeklediler, yürüdüler. Ağızlarına toprak, taş atıp, dal kemirmeye bayılıyorlardı. Son derece steril olmayan bir ortamda büyüdüler. Halâ öyleler. Ama bunun da karşılığı olarak doğduklarından bu yana hastaneye gitmedik. 2 yaşındalar. Gayet sağlıklı gidiyor her şey. Toplumda genel olarak bir temizlik takıntısı var. Hijyen pazarlanıyor. Anneler için çocukları en hassas noktaları olduğu için temizlik pazarlaması çocuk büyütmede en çok iş yapan sektör haline geliyor. Normal doğum yaptım. Hastaneden çıkıp ertesi gün yine tekneye geçtik. Teknede kendilerine dikkat etmeyi öğrendiler. Anneler, babalar sürekli çocuk düşmesin diye kalkan gibi çocuğun tepesindeler. Çocuk için de çok daraltan bir hal o. Kendi başına bir şey yapmaya çalışıyorsun, sürekli tepende birisi. Rutin flor takviyesi verecekti doktor. Kuyu suyunu arıtıp içtiğimizi öğrenince onu da vermedi. Kuyu suyu flor açısından daha zenginmiş. Ticari sularda eksik oluyormuş.

Çocuklar reklamlarda bir şey görüp istediğinde nasıl ikna ediyorsunuz peki?
Reklam görmüyorlar ki! Televizyonumuz yok.
İlk yardım kursu aldılar

Açık denizdesiniz ve çocuklar hastalandı. Bu bir risk değil mi?
Çocuklar olduktan sonra çok uzun mesafe yapmadık. Riski minimuma indirmek için Marmaris’te hastanede iki günlük kurs aldık. Çok yetkin bir ecza dolabımız var. Hafif cerrahi müdahaleler, kırık çıkık müdahaleyi yapabilir durumdayız. Eğer ihtiyacınız olursa uzaktan teşhis ile doktorlardan yardım almak mümkün.

Evhamlı şehir annelerine ne öneriyorsunuz?
Doğadan o kadar da koparmamak lazım. Annelik içgüdüsü denen bir şey var ya, onu dinlemek lazım. Sen anne olarak zaten doğru olanı biliyorsun. Sürekli bir kitap anneliği var. Bu kadar uzaklaşmamak lazım kendinden. O kadar da kitaplardan öğrenilecek bir şey değil annelik.

Pasifik’e açılacaklar
Teknede yaşama fikri nasıl oluştu?
İstanbul artık zor gelmeye başlamıştı. Sorgulamalar başladı. Bu trafikten mutlu muyum, yaptığım işten mutlu muyum? Mehmet’in deniz sevdası vardı. Bir tekne alalım, teknede yaşayalım dedik. 2007 yılında evi tamamen kapatıp tekneye yerleştik. Bir yıl Akdeniz’i gezdik. Niyetimiz daha yola devam etmekti. Sonra hadi dönelim, çalışalım, tekneyi büyütüp çocuk yapalım, devam edelim dedik. Tekneyi büyüttük, çocukları yaptık, Şimdi tekrar yola çıkacağız, bir iki sene daha çalıştıktan sonra... Pasifik’e doğru gitmek istiyoruz.   

Bir teknede iki kaptan
Tekneye de sığılıyormuş! Evlere niye sığamıyoruz?
Lüks sevmiyorum. Zaten şu an hayatımı bu kadar küçültmeme rağmen gezegene yine de zarar veriyorum. Bunun vicdani rahatsızlığını hissediyorum. Bir de o kadar büyük hayatları ahlaki olarak kaldıramayacağım. Sığamama durumu sistemin tuzağına düşmek işte. Ne kadar tüketirsek o kadar var olacağımızı sanmanın yanılgısından kaynaklanan bir şey. Hayatın figüranı olmak. Olmayacağım dedim kendi kendime ve hayatımı olabildiğince küçülttüm. Teknemiz 15 metre. Daha büyük bir teknemiz olsa mesela, bu kez tayfamız olması gerekecekti. 
İki kaptanız; Mehmet ile ben. Uzun yolda vardiya usulü kullanıyoruz. Bakımını da kendimiz yapıyoruz. Kendi kendinize yeterli olmayıp, çalışanınız olup hizmet almaya başladığınız anda ‘lüks’ bir hayat başlıyor. Bu bize göre değil. Burada İstanbul’da harcadığımızın yüzde 30’unu anca harcıyoruz. 
 
 
Yeşim Büber ve eşi Mehmet Aksın, çocuklarıyla son derece sağlıklı bir ilişki kurmuş. Onların kalkanı değil yoldaşı olduklarını sık sık vurguluyorlar.
 
Mektupla ya da okulsuz eğitim

Çocuklar okula başladığında nasıl olacak?
Eğitim sistemi ile ilgili çok ciddi kuşkularım var. O gri, ruhsuz binalarda, askeri eğitim almadık mı hepimiz. Öğretmenlerimizle hiyerarşik ilişkilerimiz, kendimizi hep değersiz hissetmemiz. Kimlik bulma çabalarımızın hep engellenmesi. Okullar, sistemi sorgulamayan bireyler yetiştirmeye yarıyor. Bu olumsuz deneyimleri çocuklarıma yaşatmak istemiyorum. Türkiye’de evden okul, dışarıdan eğitim legal değil. Eşim Mehmet’in Fransız vatandaşlığı da var, çocukların da. Home schooling (mektup eğitimi) denen bir sistem var Avrupa’da. Müfredat size geliyor, siz çocuğun ebeveyni olarak eğitmeni oluyorsunuz. Sınavlarını gönderiyorsunuz. Bir de unschooling diye bir kavram var. İngiltere, Kanada gibi ülkelerde uygulanıyor. Bunda ise bir müfredat yok, çocuğun okul ile ilişkisi yok. Herhangi bir zamanda okula başlamak istediğinde yeterlilik sınavına giriyor. Başarılı olduğunda nereden isterse oradan başlıyor okula. Bunlardan birisini seçeceğiz. Çocuklarıma TEOG stresini yaşatmak istemiyorum. Ben çocuğuma gezegenine sahip çıkmasını öğretmek istiyorum. Başkalarının hayatlarına, varlığına saygı duysunlar, kendi hayatlarına sahip çıksınlar. Bir şey ekip biçebilsinler, hayatta kalabilsinler, bence başarı budur. 
 
‘Kuaför ve ütü hayatımdan çıktı’
2007’den beri saçını boyatmadığını söyleyen Yeşim Büber, “Her ay kuaför, manikür-pedikür, üstümden ağır bir yük kalktı. Ütü yapmıyor, sürekli temiz giysiye ihtiyaç duymuyorum. Kırışık, lekeli, yırtık, hiç dert değil artık. Sadece üşümemi engellesin ya da güneşten korusun yeter. 
Çok mutluyum, hakikaten keyfim çok yerinde” diyor.
 
Bu kış ekranlara dönüyor
Yeni dizi var mı?
Projeleri değerlendirmeye başladım. Bu kış birisinde çalışacağım. Çocuklar doğduktan sonra çok çalışmak istemedim. Bebeklik dönemini birlikte geçirmek istedim. Önümüzdeki sezon için görüşmelerim sürüyor. Çalışmaya başlayacağım şimdi yeniden.  
 



20 Ağustos 2015 Perşembe

Ev Okullu Ünlüler: Agatha Cristie



Agatha Christie, 15 Eylül 1890 tarihinde doğdu ve kendisine Agatha Mary Clarissa Miller ismi verildi. Annesi İngiliz ordusuna bağlı bir yüzbaşının kızı, babası ise varlıklı bir New York borsacısıydı. Agatha İngiltere'de, Devon'da büyüdü ve hiçbir zaman Amerikan vatandaşlığına geçmedi. Agatha Cristie, polisiye türünde ünlenmiş, üretken ve popüler İngiliz roman ve oyun yazarı olarak tanınmaktadır. Onun yarattığı karakterlerden Hercule Poirot ve Miss Marple polisiye kurgu romanlarının simgeleri haline gelmiştir.

Agatha'nın  Madge ve Monty isimli iki ablası özel bir okula devam ederlerken, Agatha son derece utangaç olduğu için evde eğitim aldı. Agatha Christie matematik eğitimini babasından aldı (http://www.nndb.com/people/583/000026505/). "çocukluğunda hiç okula gitmedi ve evde mürebbiyeler ve özel öğretmenler tarafından eğitildi. Çok erken yaşlarda kendisini meşgul edecek oyunlar yaratmakta ustalaşmıştı. Utangaç bir çocuk olarak duygularını yeterli biçimde ifade edebilmek için bir ifade aracı olarak müziğe ve daha sonra da yazıya başvurdu." (http://christie.mysterynet.com/). 

Müzik ve dans, Agatha'nın eğitim müfredatının hep önemli bir parçası olmuştur. Gençlik yıllarında, Agatha, bir şarkıcı ve klasik müzik piyanisti olarak eğitildi. Yetenekli olmasına rağmen, topluluk önüne çıkmakta zorlanıyordu.  Agatha, Sir Arthur Conan Doyle'un, özellikle Sherlock Holmes polisiyelerinin hayranı ve istikrarlı bir okuruydu. Agatha'nın imlası oldukça kötüydü. Ancak buna rağmen yazma konusundaki ilgisi, annesi ve roman yazarı komşuları Eden Philpotts tarafından hep desteklenmiştir (http://www.nndb.com/people/583/000026505/).

Ev okulu ile mezun olduktan sonra, Agatha o dönemde İngiliz toplumu için moda kış tatil noktası olan Mısır'da annesi ile birlikte üç aylık bir tur yaptı. Bu gezi sırasında Agatha'nın diğer kültürlere ve geçmişin büyük medeniyetlerine karşı ilgisi uyanmıştı. Böylece arkeolojiye karşı bir ömür boyu sürecek ilgisi uyandı ve daha sonra kitaplarında kullanacağı bir dizi malzeme topladı. 

1912 yılında, Agatha, Kraliyet Havacılık Kıtası'ndan Christie Archibald adlı bir havacı ile tanıştı. 1914 yılında, Archie Fransa'da savaşmaya gitmeden önce Noel arifesinde evlendiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 24 yaşındaki Agatha, Kızılhaç'a bağlı bir hastanede gönüllü hemşire olarak hizmet verdi. Hemşireliği, "herkesin yapabileceği en ödüllendirici mesleklerden biri." olarak tanımladı. Üç yıl sonra eczanede çalışmaya başladı. Orada farmasötik ilaçları, bunların hazırlanmasını ve öldürücü dozajları da dahil olmak üzere kullanımlarını öğrendi. Bu bilgiler daha sonra yazılarını da büyük ölçüde etkilemiştir. 

Savaşın sonunda, Agatha ilk romanı, Ölüm Sessiz Geldi'yi (The Mysterious Affair at Styles) yazdı. Bu eser altı yayıncı tarafından reddedilmiş olmasına rağmen, 1920 yılında yayınlandıktan sonra eşsiz bir başarı elde etti. Eserde, zehirlemek suretiyle işlenen cinayet o kadar iyi betimlenmişti ki kitap Kraliyet İlaç Derneği'nin resmi gazetesinde yer aldı. Ölüm Sessiz Geldi ayrıca Sherlock Holmes karakterinden sonra en popüler polisiye roman karakteri bir dedektif olan Hercules Poirot'un yer aldığı ilk eserdir. Böylece Agatha Christie dünya çapında "Polisiye Kraliçesi" olarak tanınma yolunda ilerlemeye başladı.

Yarım yüzyıldan uzun süren yazı kariyerinde, Agatha Christie seksen roman ve kısa öykü yazdı. Kitapları birçok farklı dile çevrildi ve iki milyardan fazla sattı. Tüm zamanların en çok satan polisiye yazarı olmasının yanı sıra, Christie, Shakespeare ve İncil'den sonra tarihinin en çok basılan eserlerini yazmıştır. 

Agatha Christie, bir dramaturg olarak da uluslararası ün kazanan tek polisiye roman yazarıdır. En ünlü oyunu olan "Fare Kapanı" da dahil olmak üzere bir düzineden fazla oyun kaleme almıştır. Kraliçe Mary'ye doğum günü hediyesi olarak yazdığı "Fare Kapanı" isimli oyun, tiyatro tarihinin en uzun soluklu sahnelenen oyunudur. Ayrıca Agatha, Londra'nın West End bölgesinde aynı anda üç oyunu sahnelenmiş tek kadın dramaturgudur. Christie'nin eserlerinden birçoğu film olarak çekilmiştir. Doğu Ekspiresinde Cinayet (Murder on the Orient Express) (1974) en bilinenidir. Kısa öyküleri, tiyatro oyunları ve romanları ayrıca televizyona, radyoya ve son olarak da bir bilgisayar oyununa (And Then There Were None, 2005) adapte edilmiştir. 


Agatha'nın en tuhaf gizemi, gerçek hayatta başına geldi; hem de klasik Christie hikayelerinin tüm unsurlarını eksiksiz taşıyarak... 1926 yılının Aralık ayında Agatha'nın kocası bir başka kadın ile görüştüğünü söyleyerek boşanmak istediğini açıkladı. Aralarında çıkan kavga sonrasında, Archie evi terk etti ve Agatha da ortadan kayboldu. Agatha'nın otomobili yoldan çıkmış ve terk edilmiş vaziyette bulundu ve büyük bir insan avı başlatıldı. On bir gün sonra, Agatha'nın sahte isimle bir termal otelde kaldığı ortaya çıktı. Christie, hiçbir zaman o dönem zarfında ne yaptığını ve nasıl oraya gittiğini açıklayamadı. O dönemde, kocasının kendisini aldattığının ortaya çıkması ve aynı dönemde annesini de kaybetmiş olması nedeni ile yoğun stres ve depresyon altında geçici hafıza kaybı yaşadığı düşünülmektedir.

Christie yavaş yavaş hayatını yeniden inşa etmeye başladı ve 1930 yılında Bağdat'ı ziyaret etti. Orada tanışmalarından kısa bir süre sonra kendisine evlenme teklif edecek olan arkeolog Max Mallowan ile romantizmi ve macerayı keşfetti. Bu sefer evliliği mutlu ve kalıcı oldu. Çift birlikte pek çok arkeolojik kazılar yaptılar ve aynı zamanda Agatha'nın arkeolojik çalışmaları ona uzman fotoğrafçı olma yolunu açtı.Tüm bunlar olurken Agatha, evde ve alan gezileri sırasında yazmaya devam etti.

1955 yılında Christie, Amerika'nın Polisiye Yazarları Büyük Ödülü'nü aldı. 1958 yılında Agatha, ünlü Keşif Kulübü Başkanlığı'nı, hiçbir zaman konuşma yapmayacağı hususunda kesin bir anlaşma yaptıktan sonra, kabul etti. Agatha'nın eşi 1968 yılında yapmış olduğu arkeolojik çalışmalar nedeniyle şövalye ilan edildikten üç sene sonra, 1971 yılında Agatha, edebi eserlerinden dolayı İngiliz İmparatorluğu tarafından "dame" yapılarak onurlandırıldı. Agatha ve eşi, karı koca olarak bu şekilde onurlandırılan birkaç çiftten birisidir. 

Agatha Christie, popüler polisiyelerinin yanı sıra Mary Westmacott takma adıyla bazı az bilinen romantik romanlar da yazdı.  Ayrıca aralarında bir otobiyografi ve arkeolog eşi ile yaptığı keşifleri anlattığı "Come, Tell Me How You Live" isimli kitaplar da dahil olmak üzere dört adet kurgusal olmayan eser yazdı.

Agatha Christie 15 yıllık bir süreyi (1950 - 1965) kapsayan bir de otobiyografi (An Autobiography) yazdı. Bu kitapta kendi hayat hikayesini onun ağzından okuyabilir ve hatta kendi sesinden de dinleyebilirsiniz. Agatha Christie otobiyografisinin yeni baskısı, kırk yıl önce kaydettiği ses kayıtlarını CD olarak içermektedir. CD içerisinde, normalde çok çekingen ve sessiz olan Agatha, bir saatten fazla bir süre kendi hayat anlatmaktadır. 

Çok başarılı bir kariyer hayatının ardından Agatha, 12 Ocak 1976 tarihinde huzur içinde vefat etti. Christie'nin Rosalind adında tek bir çocuğu oldu. Rosalind adını Shakespeare'in "As You Like It" isimli eserindeki kadın kahramandan almıştır. Torunu Mathew Prichard, onu "Konuştuğundan daha fazla dinleyen, fark edildiğinden daha fazla gören" biri olarak nitelendirmiştir. 



Kaynaklar
http://www.agathachristie.com - Bu site, Agatha Christie'nin tek torunu tarafından işletilmektedir. Sitede Agatha Christie Derneği, biyografisi, kitapları ve oyunları, TV, film ve film karakterleri hakkında bilgiler bulunmaktadır. Agatha Christie faaliyetleri takvimi ve bir de sohbet odası içermektedir.
http://christie.mysterynet.com - Agatha Christie hakkında her şey, biyografi, resimler, kitaplarının ve filmlerin bağlantıları (linkleri) bulunmaktadır.
http://www.nndb.com/people/583/000026505 - Agatha Christie biyografisi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Instagram

Instagram

Twitt'le

Translate

İstatistiklerim


View My Stats