23 Mart 2011 Çarşamba

Türkiye'ye nükleer santral kurulmalı mı?


Baştan söyleyeyim: Ben nükleer santral karşıtıyım.

Lise yıllarında alternatif enerji üretim yöntemleri hakkında bir ödev yapmıştım. Yaptığım ilk araştırma çalışmasıydı, hala saklarım. O çalışmamın sonucunda nükleer enerji üretimini sakıncalı ve gereksiz bulmuştum. Hala da aynı fikirdeyim.

Aralarında çevrecilerin de bulunduğu pekçok arkadaşım, özellikle mühendisler, nükleer santrallerin çevreye duyarlı ve elzem olduklarını söyler ve benim fikirlerimi çürütmeye çalışırlardı. Ben de esasen eğitim alanım dışında kaldığından "Herhalde bilmediğim bir şeyler biliyorlar" deyip susardım.

Anne olduktan sonraysa nükleer santral dendiğinde gözümün önüne hep şu resim gelir oldu:


Çernobil faciasından sonra zehirlenen çayı lezzetli bulup içen bakanımız rahmetli oldu mu bilemiyorum ama anneannemin de aralarında bulunduğu pekçok akrabam ve Karadenizli çok sayıda insan kanserden hayatını kaybetti. Nükleer santral benim için artık bu resimle özdeşti.

Tam Akkuyu Nükleer Santrali hususunda Rusya ile anlaşma imzalanırken Japonya depremi oldu. Bir anne olarak kızımın geleceği hakkında karar verecek olan insanların "Risklerden korkuyorsak evlerimize tüp gaz da sokmayalım o zaman" demeleri sinirlerimi son raddede gerdi, dokunsalar ağlayacak noktaya geldim. Bu hususta ne fikir beyan etsem bilimsel alanım dışında olduğundan ciddiye alınmıyordum ama sonra Vatan Gazetesi'nde Mine Şenocaklı'nın nükleer reaktör mühendisi Prof. Dr. Tolga Yarman ile yaptığı röportaja denk geldim.


Bundan 30 sene önce Akkuyu nükleer santralinin yapılması için imza veren mühendislerden biri olan profesörün söyledikleri sanki benim hislerime tercüman oldu. Yazı uzun ama üşenmeyip buraya alacağım; yarın öbür gün bana bıdı bıdı eden olursa bu yazıyı göstereceğim:

Nükleer reaktör mühendisi Prof. Dr. Tolga Yarman, 36 yıl önce bir rapora imza atmış ve “Akkuyu’ya nükleer santral kurulabilir” demiş. Jeofizik mühendisi Prof. Dr. Ahmet Ercan ise bu rapora hazırlık olacak bir çalışmada yer almış. Şimdi her ikisi de Akkuyu’dan dönülmesi için dil döküyor önlerine kim çıkarsa... Ama pek dinleyen yok Ankara’da...



ONLAR artık en azından yerin doğru seçilmesi için çabalıyor. “İllaki nükleer santral kurulacaksa...” diye başlıyorlar anlatmaya... Ne Akkuyu ne de Sinop güvenli. Peki nereye kurulabilir? Ya Yozgat ya da Ankara Nallıhan...


Olmadı Güneydoğu’da bir yer, mesela Gaziantep, Kilis ya da Şırnak... Ankara seçeneğine TBMM’den olur çıkmayacağından emin gibiler. Yozgatlılar’dan ise özür diliyorlar!


Japonya, yani depreme en hazırlıklı ve nükleer enerji konusunda en gelişmiş ülkede, Fukuşima Nükleer Santrali bir facianın eşiğindeyken... Bırakın nükleer santral çevresinde yaşayanları, Tokyolular kaçmak için fırsat kollarken, hükümetimiz nükleer santral kuran firmalardan daha ‘nükleer’ açıklamalar yapıyor! Başbakanımız “Her yatırımda risk var, tüpgaz da tehlikeli” açıklamasıyla tarih yazdı! Üzerine Enerji Bakanımız, “Niye nükleer santralden vazgeçelim? Biz mahallenin delisi miyiz?” dedi ve ekledi; “Bizim santral dünyaya örnek olacak!” Gerçekten de olacak gibi görünüyor; daha baştan yer seçiminde yapılan hatayla belki de! Zira hangi jeofizikçiye sorarsanız sorun, “Akkuyu deprem açısından güvenli midir?” diye, yüzü kararıyor. Fay hattıyla başlıyorlar, tsunami tehlikesiyle bitiriyorlar cümlelerini...


Üstelik bir zamanlar “Akkuyu’da nükleer santral kurulabilir” raporu veren ekipte yer alan nükleer reaktör mühendisi Prof. Dr. Tolga Yarman ile yine o dönem bu rapora ön hazırlık olacak çalışmalarda yer alan deprem uzmanı jeofizik mühendisi Prof. Dr. Ahmet Ercan da bu projeye karşı çıkıyor. Hatta çok daha fazla karşı çıkıyorlar, çünkü böylesi bir hatadan dönülmesini sağlamanın boyunlarının borcu olduğunu düşünüyorlar. Hatalarının farkındalar, hem de en az 30 yıldan bu yana, yani Fukuşima radyasyon sızdırdığı için panikten değil! Aslında yanlış anlaşılmasın buna hata da denemez, zira Akkuyu uygun olabilir dendiği günden bu yana pek çok yeni veri çıkmış ortaya... Ki Marmara Depremi’nin hemen ardından Prof. Tolga Yarman, dönemin Başbakanı Ecevit’e dört saatlik bir brifing vermiş. Ecevit, dönemin Enerji Bakanı ve diğer kabine üyeleri dinlemiş, dinlemiş ve noktayı koymuşlar; “Vazgeçelim!”...


AKKUYU’YA NÜKLEER FİDAN BİLE DİKİLEMEZ


Bir yandan Japonya’dan gelecek daha korkunç bir haberi beklerken, Prof. Yarman’dan randevu aldım. Beykoz’da Hidiv Kasrı’nda buluşacaktık, tam kapıdan içeri giriyordum ki, bir telefon geldi Yarman’dan; “Kusura bakmayın, ben Galatasaray’da ‘Akkuyu’ya hayır!’ yürüyüşündeyim. Yanımda Prof. Ahmet Ercan da var. İsterseniz buraya gelin, sizin için de iyi olur, üçümüz konuşuruz” diye... Daha iyiydi, hem deprem hem de nükleer santraller üzerine daha ayrıntılı bilgi alabilirdim. Böylece kendimi anti-nükleer yürüyüşün içinde buldum!


Tünel’e kadar yürüdük, “Akkuyu ve Sinop Fukuşima olmasın” sloganları eşliğinde... Eylem bitti, Büyük Londra Oteli’nin lobisinde yapmaya karar verdik sohbeti... Yolda Prof. Ercan, “Aslında bizim burada olmamız biraz ayıp... Tolga nükleer reaktör mühendisi, ben jeofizik mühendisiyim. Bizim disiplinler açısından bakarsanız, ikimiz de nükleer santrallere karşı değiliz. Ama yurtseverlik duygumuz, hem Sinop’da hem de Akkuyu’da nükleer santrale karşı çıkmamızı gerektiriyor” dedi. Her ikisi de hemfikirdi, bu ülkede eğer bedelli askerlik için referandum düşünülüyorsa, nükleer santral için kesinlikle yapılmalıydı. “Zira bırakın yaşayan milyonlarca insanı, daha doğmamış milyonları ilgilendiren bir konu bu” dedi Prof. Tolga Yarman.


Bu sırada otele vardık, masaya bir harita yaydı Prof. Ahmet Ercan. Ve başladı konuşmaya; “İllaki nükleer santral kurulacaksa...” diye... Ne Akkuyu ne de Sinop güvenli haritaya göre, aslında Türkiye’deki hiçbir kıyı bölgesi değil. Peki nereye kurulabilir? Pek fazla bir alternatif yok aslında; ya Yozgat ya da Ankara Nallıhan... Olmadı Güneydoğu’da bir yer, mesela Gaziantep, Kilis ya da Şırnak... Ama tüm bu adresler nükleer yatırım için kıyılara göre çok daha masraflı... Her iki uzman da, üstelik ikisi de zamanında “Akkuyu’ya uygun” demiş iki uzman, üzerine bastıra bastıra vurguluyor; “Akkuyu bugün kesinlikle uygun değil!”


Hocam 36 yıl önce “Akkuyu’ya evet” demişsiniz. Peki ne oldu da fikriniz değişti?


Prof. Tolga Yarman: 1984 yılında bir makale yazdım, Milliyet Gazetesi’nde de yayınlandı. Başlığı şuydu; nükleer enerji üretimi artık teknik bir zorunluluk değil, bir siyasi tercih konusudur. Bir defa bugüne kadar Türkiye’deki çeşitli devlet kurumları, Elektrik İşleri İdaresi, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Enerji Bakanlığı, Nükleer Santraller Dairesi hep nükleer enerji üretiminin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorlardı. Ama zorunluluk olmaktan çıktı. Alternatif enerji kaynakları var... Bir de esas itibariyle ilk önce düşünülen yer Akkuyu değildi, Trakya’nın Karadeniz sahiliydi. Ama burada kurulacak bir nükleer reaktör tesisine Genelkurmay Başkanlığımız izin vermemişti. Çünkü o zaman Bulgaristan’dan gelecek bir tehdit söz konusuydu. Nükleer reaktör vurulabilirdi. Ama bugün yapısal özellikler değişti. Genelkurmay Başkanlığı epeydir oraya koyduğu ambargoyu kaldırdı. Tabii depremsel açıdan Türkiye ciddi bir sıkıntı sergiliyor. Bu yüzden önce depremsiz yer aranıyor. Depremli bir yöreye nükleer santral yapılmaz diye bir kaide yok ama güvenlik önlemleri maliyeti ister istemez artırıyor. Akkuyu o zaman bu açıdan da nispeten uygundu. Ayrıca nükleer tesisi bir nehir yahut deniz kenarına kurarsanız yine maliyet düşer. Öteki türlü hava ile soğutmanız gerekir. Türkiye’de ise yaz- kış saniyede 10 ton su sağlayacak herhangi bir nehir yok. Akkuyu olursa soğutma denizden yapılabilecekti, ağır parçalar denizden getirilebilecekti... Tabii o zaman nükleer santraller kaza geçirmiş de değillerdi. Ne Tree Mile Island ne Çernobil yaşanmıştı. Dolayısıyla bugünkü nükleer reaktör tehlike algısı o zamanlar hiç yoktu.


25 km uzağından Ecemiş fay hattının geçtiği de belli değildi galiba?


O konuda Ahmet Ercan Hoca, “Ecemiş fay hattından hiç korkmuyorum” diyor. Ama tehdit olarak biraz uzaktaki Lübnan’ı zamanında ciddi olarak hırpalamış bir kırıktan söz ediyor. Benim açımdan bugün nükleer santralin Akkuyu’ya tesis edilmemesi hissimin temelinde ise deprem riski öncelikli değil.


Peki o zaman siz Akkuyu’da olmasın Sinop’ta kurulsun diyor musunuz?


1999’da rahmetli Ecevit beni davet ettiği zaman dedim ki, “Bugün Akkuyu’ya teknik olarak nükleer santral kuramazsınız. Çünkü o zaman bazı ölçütler gündemde hiç yoktu, sonradan teşekkül etti. Mesela turizm kıstası yoktu. Turizm etki değerlendirmesi yapılmış değildi. Sonra deniz suyu Akdeniz’de, Karadeniz’e oranla yaz-kış 10 derece daha sıcak. Bu da santralin veriminin yüzde 10 kadar düşmesi demek. Başka türlü söylersek, 5 milyar dolarlık yatırımın 500 milyon dolarını banko Akdeniz’e gömmeniz anlamını taşır. 1970’lerin başlarında nükleer santral kurulması teknik zorunluluk olarak algılandığı için bu 500 milyon dolar düzlemindeki kayıp dahi Türkiye Elektrik Kurumu Nükleer Santraller Dairesi’ni yolundan alıkoymuyordu. Şimdi böyle bir zorunluluk yok ki! Hem o günden başlayarak bazı sakıncalar var hem de o günlerden bugünlere bakıldığında hiçbir şekilde görüntü alanında bulunmayan teknik ölçütler ortaya çıktı daha sonra...


Onun dışında iki büyük nükleer kaza yaşanmamıştı...


Ben de onu söylüyorum... Reaktörlerin kamuoyunda meydana getirdiği algı ciddi olarak hasar gördü. Orada bir defa her şey tıkır tıkır çalışsa dahi sebze meyve ihracı ciddi olarak azalacak, turizm hırpalanacak.


Bir nükleer santral herhangi bir kaza olmasa bile çevreyi etkiler mi?


Ben bütün Akdeniz turizmini etkiler diyorum.


Psikolojik olarak mı, yoksa gerçekten etkiler mi?


Her şey tıkır tıkır çalışıyor diyelim. Depremi, teknolojiyi, kazayı aştık, algı diye bir şey var. Ben bu kadar zamandır bu konuda bir araştırma, etki değerlendirilmesi yapılmamıştır diyorum. Hâlâ daha yapılmamış olmasını ayıplıyorum.


Paris’in yakınında da nükleer santral var, oranın turizmini herhangi bir şekilde etkilemiyor deniyor...


Be kardeşim başkasının iyi hal kağıdı ile işe mi gireceksin! Başkasının çürük kağıdı ile askerden mi sıyıracaksın! O zaman lisans çalışması da yapmayalım, başka reaktörün lisansı ile çalıştıralım nükleer santrali. Bu mantık bir defa ciddi olarak arızalı. Hiçbir tutar tarafı yok. Ayrıca bundan 12 sene önce Prof. Tolga Yarman, Ecevit Hükümeti’ne diyor ki; “Bugün buraya nükleer santral kurulursa turizmi etkileyeceğinden o kadar kaygılıyım ki, işte 1999’da Gölcük depremi oldu, bin km uzakta Antalya’da yapılmış turist rezervasyonları bıçakla kesilmiş gibi iptal edildi. Şimdi diyorlar ki, Antalya ile Akkuyu arasında 300 km mesafe var. Algısı nedir turistin, o önemli. Sen bu konuda bir araştırma yapmadın, kendi kendine ahkâm kesiyorsun. “Evelallah bir şeycik olmaz ağabey” lafı vardır ya, onun gibi. Böyle araştırma, böyle bakış biçimi olur mu?


Ben bunun adına arabesk nükleer yaklaşım, nükleer holiganlık, nükleer fanatizm diyorum. Bugünkü söylemler de yakışık almayacak, devlet ciddiyeti ile bağdaşmayan bir inadı ortaya koyuyor. Ben diyorum ki, sen bu algı ölçmesini gerçekleştirmeden oraya nükleer fidan dikemezsin. Yani sen bölge turizmini ve sebze meyve üretimini ciddi olarak heder ediyor olma yönünde bir yaklaşım geliştiriyorsun.


Akdeniz’de de 10-12 metrelik tsunamiler olabilir


Hocam peki sizce neden Akkuyu’ya hayır?


Prof. Ahmet Ercan: Aslında Akkuyu’daki üretim evinin yer önerisini İTÜ olarak biz yaptık. 1982’ye kadar bu araştırmalara devam ettik ve Türkiye için deprem konusunda en dingin yerler olarak Mersin, Sinop, Kırklareli ve İğneada’yı işaret ettik. Ama Tolga Hoca’nın dediği gibi İğneada o gün demir perde ülkelerine yakın diye Genelkurmayca uygun görülmemişti. O zaman bir Güney Akdeniz turizm projesi de yoktu. 1976’dan söz ediyorum... Daha sonra Özal’la birlikte bu proje hayata geçti ve turizm kalkındı. Şu an Türkiye’nin yıllık turizm geliri 25 milyar dolar. O zaman çevrecilik olayları da çok azdı. Dolayısıyla Türkiye Elektrik Kurumu Akkuyu’yu öne çekti.


Peki ya deprem tehlikesi o dönem bilinmiyor muydu?


Deprem tek faktör değildir. Kamuoyunda yanlış bir izlenim var, ‘Ecemiş kırığı çekincelidir’ diye. Hayır, değildir. Gerçi Ecemiş kırığının 190 km uzunluğu var ama 25-30 km’lik parçalardan oluşuyor. Bunların oluşturabileceği depremin büyüklüğü en fazla 6,3 olur. Ecemiş kırığının Akkuyu Termik Santrali’ne uzaklığı yaklaşık 50 km. Buradan alınacak ivme, yapıda alınabilecek önlemlerin çok altında olacağından güvenliği sarsıcı olmayacaktır. Yukarıdaki Pozantı-Karahisar kırığı ve Tuz Gölü kırığı da Akkuyu için bir çekince değildir. Buradan kalkarak Akkuyu Termik Santralini irdelemek bence bilime ters düşer. Onlar tehdit değildir.


Gerçek tehdit nedir peki?


Gerçek tehdit Osmaniye ve Antakya’dan geçen Ölüdeniz kırığıdır. Ölüdeniz kırığı yeryüzünün en büyük depremlerini üreten bir kırıktır.


Prof. Tolga Yarman: O günlerde biz evet derken bu olasılık da çalışılmamıştı. Dolayısıyla bu olasılık nedeniyle de kesinlikle vazgeçilmesi gerekir Akkuyu’dan... Bu da yeni bir ölçüt olarak karşımıza çıkıyor.


Prof. Ahmet Ercan: Ben bunun haritasını da yaptım 2010 yılında. Ölüdeniz kırığıyla, Kıbrıs yayı ve Doğu Anadolu kırığının birleştiği yer, İskenderun Körfezi, özellikle de Çukurova’dır. Çukurova’yı çukur yapan bu 3 ana kırıktır. Bunun gözönüne alınması gerekiyor. Bakın Fukuşima üretim evi deprem odağının tam 250 km uzağındaydı. 250 km uzakta oluşan bir deprem oradaki boruları kırdı ve atık havuzunu etkiledi. Ayrıca süpürtü (tsunami) dalgaları oluşturdu. Benzer bir olay Akkuyu’da da olabilir.


Akkuyu’nun Ölüdeniz kırığına uzaklığı sadece 190 km. Yani Fukuşima’dan daha yakın... Ölüdeniz kırığının yaratabileceği depremler ise yaklaşık 7,5 büyüklüğünde. Ayrıca depremler siyasi sınır tanımaz. Suriye, Lübnan ve Kıbrıs’ta olacak depremler de bizi etkiler. Ölüdeniz kırığında, Lübnan’da, Akka’da, Laskiye’de ve Antakya’da 7,5 büyüklüğünde depremler olmuş ve bunlar 250 bin kişiyi öldürmüştür. Oluşan süpürtü dalgaları Antalya’ya, Fethiye’ye, Kaş’a, Rodos’a, Girit’e kadar ulaşmış, Kıbrıs’ın tamamını süpürmüştür. Bazı yerlerde bu dalgaların yüksekliği 10 metreye kadar varmıştır ve tarihi kayıtlara göre on binlerce kişi ölmüştür. Ben ‘Türkiye’deki süpürtü dalgalarının sakıncaları’ çalışmamı 2010 yılında bitirdim ve Uluslararası Jeofizik Kongresi’nde de sundum. Bütün denizler için bu çalışmayı yaptım. Dolayısıyla burada korkulacak Ecemiş kırığı değil, Kıbrıs yayı, Ölüdeniz ve Doğu Anadolu kırığının kavşağıdır. Aynı zamanda sınırlarımız dışında olabilecek Suriye ve Lübnan depremleridir. Mesela Kıbrıs yayında olan depremlerden biri Akkuyu’ya sadece 40 km uzaktadır. Baf’ta ve Limasol’da olan depremlerin büyüklüğü 7,5’a kadar varmıştır. Bunlar aynı zamanda süpürtü dalgası üretmiştir.


7,5 büyüklüğündeki bir deprem 10 metrelik tsunami dalgaları oluşturur mu?


Tabii oluşturur. Bugüne kadar oluşturduğu kaynak noktasındaki süpürtü dalgaları belgelere göre 1-4 metredir. Ama girintilere girince süpürtü dalgaları 10-12 metreye kadar çıkabilir.


En son bu bölgede böyle büyük bir deprem ne zaman olmuş hocam?


1822’de...


Bugün böyle bir deprem olmayacak denemez herhalde?


Tabii denemez...


Peki illaki nükleer santral kuracağız denirse nereye kurulmalı hocam?


Tolga Hoca’yla biz biraz koşut olarak bu işe girdik. Onun bir nükleer mühendis olarak benim de bir jeofizik mühendisi olarak söylediklerimiz birbirleriyle çok pekişti, örtüştü. Bir jeofizik mühendisi olarak bana Enerji Bakanımız ve Başbakanımız sorsalar, “Biz bunu kıyılardan almak istiyoruz ve mutlaka da kurmak istiyoruz. Pahalı olsun ya da olmasın önemli değil” deseler benim önerebileceğim iller şunlar olur; ilki Yozgat, ikincisi Ankara’da Nallıhan ya da Beypazarı.


Konya da güvenli görünüyor...


Önermem, orası da bir turizm kenti... Ama Karaman’ı önerebilirim.


Orası da Akdeniz’e yakın ama...


Ben sadece süpürtü dalgalarının çekincelerinden ve deprem büyüklüğünden yola çıkarak bu yerleri öneriyorum. Diğer güvenli yerler ise Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Şırnak, Siirt, Batman. Hatta çok ileri olsa da Iğdır’ı da dahil edebiliriz. Ermeniler nasıl bizim gözümüze sokar şekilde nükleer santral Metsamor’u yaptılarsa ben de onların gözüne sokar şekilde Iğdır’ın kırıklardan uzak bir yerine kondururum nükleer santrali. Bu illerde yaşayanlar sakın bana gücenmesin. Ahmet Ercan bizim üzerimize bir çekirdek güresi (nükleer enerji) üretim evi yolluyor diye... Eğer ille de inatları varsa siyasetçilerin oralar olabilir diye yol gösteriyorum bilim adamı olarak. İlle de yapılsın demiyorum.


Güvenli nükleer santral kurulabilir mi hocam? Hiçbir problem olmadan...



Şunu söylemezsem bilim namusundan uzaklaşmış olurum. Bugüne kadar nükleer santrallerde üretilen 400 bin megawatt kadar bir nükleer güç var yeryüzünde.


Bunu bizim anlayabileceğimiz gibi ifade edebilir misiniz?


400 Keban Barajı kadar yani... Dünyada elektrik üretiminin 6’da 1’i nükleer enerji üretimi yoluyla sağlanıyor. Bu santrallerden ise şimdiye kadar 4 bin megawatt, yani yüzde 1 fire olmuş.


Yani Çernobil, Three Mile Island ve Fukuşima ile... Öyle mi?


Evet. Yalnız şurası çok önemli, bu özel kazalar bütün güvenlik önlemlerinin dışında, havsala ötesinde gerçekleşmiştir. Tabii başka ufak tefek kazalar da yok değil. Yüzde 1 fire verilmiş dedim. Yani yüzde 90’ın çok üzerinde pırıl pırıl işlev sürdürülmüş. Ama... Hâlâ daha nükleer atık sorunu çözülmüş değil. Sonra bu büyük kazalar nükleer enerji üretimine öyle bir darbe vuruyor ki!..


Nükleer enerji yatırım grafiği 1970’lerin başında birinci petrol kriziyle yükselmeye başlıyor, ikinci petrol kriziyle daha da dik yükseliyor, sonra yatıyor. Ondan sonra nükleer atık sorunu, verimlilik giriyor gündeme, talebin o kadar yüksek seyretmeyeceğine dair yeni bir felsefeyle karşı karşıya kalınıyor, nükleer enerji üretiminde algı hasarı peydahlanıyor, sökülme sorunları gündeme geliyor ve nükleer santraller ciddi olarak gözden düşüyor. Onun için hâlâ şu kadar yerde nükleer santral kuruluyor gibi değerlendirmeler fevkalade arızalı.


Nükleer atıklar için Amerika 10 milyar dolarlık bir tesis yapmıştı...


Evet. Ben nükleer kabristan diyorum ona. Ama henüz bu tesise bir tek nükleer mevta gömülmüş değil. Çünkü çevredeki halkı ikna edemiyorlar. Çölün ortasında, toprağın altına gömecekler. Ama kimse ikna olmuyor. Demek ki, göreceli olarak bakıldığında oldukça başarılı sayılabilecek bir nükleer enerji karnesi var ama yüzde 1’lik dilim içinde öyle beklenmedik facialar meydana gelmiş ki, bu tüm algıyı hasara uğratmış.


Algı bir tarafa Fukuşima’nın etkisi ne olur insanlığa?


Fukuşima da Çernobil noktasına geldi, onu diyeyim. Henüz onu aşmadı ama o noktaya geldi. Mesela nükleer santralin dış güvenlik kabuğunun 8 atmosfere dayanıklı olması söz konusu, 6-7 atmosfere kadar çıktı. Onun için hababam dışarıya istim koyuveriyorlar. Yani radyoaktivite! Yoksa Japonya’dan Amerika’ya kadar giden radyoaktif atıklar başka türlü gidiyor değil.


Yani düdüklü tencerede olduğu gibi?


Evet. Çernobil’i kontrollü olarak ufak ufak dışarıya salıyorsun. Bir anda patlamasın diye. Tabii yalnızca Japon halkını etkilemiyor bu nükleer istim koyuverme, binlerce kilometre uzaklara da ulaşıyor rüzgârla...


Önümüzdeki on yılda nasıl bir tablo ortaya çıkar bölgede?


Bugün Japonlar kendilerine yeni bir yurt arama noktasına geldiler. Bu facia şu ana kadar yeryüzünde olmuş en büyük nükleer faciadır. Çünkü şimdiye kadar hiçbir mevkide 3 reaktör birden aynı etki uzantısında bu resmi vermedi. 200 bin insanı şimdiden tahliye ettiler. Bu sayı daha da artar... Çünkü bu reaktörlerde mox yakıtı var. Mox yakıtı, içinde plütonyum bulunduran yakıt demek. Plütonyumun yarı ömrü ise 25 bin yıldır. Dışarıya plütonyum saçıldı. Başka çare yoktu, ya Çernobil gibi patlayacak ya da dışarıya ufak ufak vereceksin. Kırk satır mı kırk katır mı noktasında kaldı Japonlar.


Siz daha ilk günlerde “Ben olsam hiç beklemez betonla kaplamaya başlarım reaktörleri” demiştiniz. Nitekim onu yapmaya başladı Japonlar. Bu çare olacak mı peki?


Başka seçeneğiniz yok. Bir şekilde hapsetmeniz lazım. Yalnız bu plütonyum betonu dahi patlatabilir, onu belirteyim. Bakın kim ki bu kazayı Çernobil’in altında tasvir ediyorsa olana bitene nükleer açıdan düzgün bakmıyor demektir. Bu kaza şu anda Çernobil’den de vahim bir kaza.


Şu boyutuyla daha vahim, 3 reaktör birden ergidi ve dışarıya kontrollü olarak da olsa istim salar gibi radyoaktivite salınmak zorunda kalındı. Salınma olmasaydı tehlike çok daha büyük boyutlardaydı. Oradaki topraklar yüzlerce yıl kullanılamıyor olacak. Orada öyle bir puslu bir bölge var ki şu anda... Ne olduğunu söylemek akademik bir çalışma yapmadan mümkün değil. Ama şunu ilk defa söyleme ayrıcalığını taşıyorum, bu hiç akla gelmedi; tsunami geldi vurdu, peki nükleer reaktörlerin yanı başında soğutulsun diye bekletilen nükleer morglarda bulunan nükleer yakıtlara kadar ulaştı mı etkisi, henüz belli değil. Ama etki etmeyecek olma ihtimali çok düşük.


Beklenmeyen derecedeki deprem içeride hangi haltı karıştırdı henüz bilmiyoruz. Nükleer aksamda, kaza senaryoları çerçevesinde öngörülmüş olup devreye girmesi gereken her şey devreye girdi mi bilmiyoruz. Tsunami geliyor, 3 reaktör birden tam susuz kalıyor. Böyle bir facia yaşanmadı. Yedek jeneratörler devreye girmedi. Bir yandan yakıtlarda plütonyum bulunması, dolayısıyla onun kontrollü dahi olsa dışarıya verilmesi uzantısında bir nükleer kirlenmeyle karşı karşıya kalınıyor. Bu reaktörlerin yanı başlarında bekletilen havuzlardaki nükleer morglardaki nükleer mevtaların bir anlamda hortlaması sonucunu beraberinde getirebilir. Ben bu ihtimali bir çırpıda dışlanacak bir ihtimal olarak görmüyorum. Nitekim Amerikan Atom Enerjisi Kurumu ben bunu açıkladıktan sonra böyle bir tehlikenin olabileceğinden dolayı endişelerini ifade etti.


Gerçekten de bundan sonra Kuzey Japonya’da yaşanmaz mı?


En az bir asır orada kalır radyoaktif maddeler. Çok ciddi bir nükleer felaket söz konusu...


Bugün siz başbakan olsanız Türkiye için kararınız ne olurdu?


Her şeyi durdururdum. Çünkü bu hayvanın, yani nükleer reaktörün beklenmedik anlarda ne yapacağına dair bir şey diyemiyoruz artık. Sen iyi bir aslan terbiyecisisin, elinde kırbaç var... Bugünkü teknolojik bilgi birikim ve donanımın da bir kafes olsun...


Bu hayvanı terbiye etmek mümkün değil mi?


Onu der miyim! Nükleer mühendislik hocasıyım ben. Ama her türlü musibet çıkabiliyor. Bu hayvan kafes altında bulunuyor ve sen içine giriyorsun, bugünkü yaklaşımlar itibariyle musibet çıkmaması çok zor.


O hayvanı kafesin içinde eğitmek mümkün mü peki?


Bugün bu teknolojiyi Akkuyu’ya ya da Sinop’a götürmek rezillik bir defa. Bir anda beklenmedik gelişmelerle yüzde 1 ihtimalle bu havyan seni yer! Çünkü 100 hayvandan 1’i seni yiyor, bu çıktı ortaya. Tam ölçü verdim size... 400 bin megawatt var, 4 bin megawatt kafes altında olmasına rağmen bakıcılarını yedi. Bugünkü teknoloji itibariyle 100 hayvandan biri kırbaç altında seni yiyor. Yani tehlike hiç de az değil!

Enerji politikası hakkında halkın fikri hiçbir zaman sorulmaz. Bu nedenle referanduma gidilmesi bana imkansız görünüyor. Reaktör kurulup kurulmaması hakkında benim önerim şu: Bu kararı erkek başkanlar değil, başkanların kadın eşleri versin; özellikle de anne olanlar.

18 Mart 2011 Cuma

Hangi sling'i kullanmalıyım?

Bu sorunun cevabı bebeğinizin ve sizin yaşınıza ve huyunuza göre değişir. Ama hemen hemen tüm bebek taşıyıcılarını denemiş bir anne olarak önerilerimi şöyle sıralayabilirim:

Yeni doğmuş bir bebek için en ideal taşıyıcı "wrap sling" denilen, kumaş taşıyıcılar. Ben küçükken anneannem beni sırtına bir çarşafla bağlardı. Siz de muhakkak köylü kadınlarını ya da Afrikalı kadınları vs bu taşıyıcıyı kullanırken görmüşsünüzdür. Bu taşıyıcıyı evinizde kendiniz de dikebilirsiniz. Ama organik, esnek ve mevsime uygun kumaşlardan hazır yapıp satıyorlar da...


Bu taşıyıcının yenidoğana uygun olmasının nedeni bebeğinizin henüz dik duramıyor oluşu. Dik tutmaya çalıştığınızda henüz omurgasını dikleştiremediği için omurga üzerine yük binmesine neden olursunuz. Bu nedenle bu taşıyıcıların içerisine bebek yatırılıyor. Ezik büzük duruyormuş gibi geliyor ama yüzyılların tecrübesi bebeğin içerisinde çok rahat ve sağlıklı bir pozisyonda olduğunu söylüyor; bilimsel araştırmalar da bu yönde. Ayrıca eğer becerebiliyorsanız (Ben 9 ay boyunca iki elimi de kullanmadan emzirmeyi beceremiyordum.) bu taşıyıcıların içerisinde bebeğinizi kimse görmeden ve ellerinizi kullanmadan emzirebilir, bu arada kitap vs okuyabilirsiniz (Ben kitap okuyabilme raddesine ancak 9 ay sonra varabilmiştim, ama ikinci çocuğumda daha iyi bir performans sergileyebileceğimi umuyorum).
Bir de şehir içerisinde oturuyorsanız yeni doğan bebeğinizi taşıdığınız o devasa pusetlerle kaldırıma inip çıkmak, toplu taşıma araçlarına binmek, market alışverişi yapmak işkence olabiliyor. Oysa bu taşıyıcı ile bebeğinizi rahatlıkla her yere götürebilirsiniz. Hatırlarsanız İtalyan bir parlamenter anne bebeği ile toplantıya bile katılmıştı bu taşıyıcıyla:



Peki, dezavantajları neler:
Eğer benim gibi sezeryanla doğum yapmış bir anne iseniz ameliyatlısınızdır ve zaten dik yürümekte zorlanıyorsunuzdur. Karın kaslarınız olmadığından su sürahisini bile kaldırırken kollarınız titriyordur. Ayrıca dikiş yerlerinizde ağrı vardır. Dış derinizdeki dikiş yeri bir hafta içerisinde iyileşse bile nemli ve kapalı alandaki iç organlarınızdaki kesiklerin iyileşmesi zaman alacaktır. Bu nedenle bebeğinizi taşımak istemeyebilirsiniz, isteseniz bile taşıyamayabilirsiniz. Ben, bebeğimi ancak 2 ay sonra taşıyabildim. Bu nedenle wrap sling'lerden bu dönemde faydalanamadım. Ama normal doğum yapan anneler için kesinlikle öneririm. Hatırlarmakta fayda var, diğer tüm sling'ler gibi bu tür taşıyıcılar ile de 15 kilo çocuğu taşımak bile mümkün ve kolay.
Bu sling'lerin ikinci bir dezavantajı bağlamasının çok uzun sürmesi. Bebek sağlam dursun ve omzuma fazla yük binmesin diye 3 metrelik bezi vücuduna dolayıp duruyorsun. Çeşitli bağlama teknikleri var. Youtube'da bu taşıyıcıları kullanan annelerin videolarından öğrenilebilir. Bir tanesini öğrenip tekrar tekrar bağlayınca el alışkanlığı yapıyor. Ama yine de dışarıda bağlamaya kalktığınızda 5 dakikanızı sırf bebeği bağlamaya ayırmanız gerekiyor. Arabaya binince çıkar, inince baştan bir daha bağla. Sonra kumaşın ucu yere değmesin diye uğraşıyorsunuz, sinir bozuyor. Ama bebeğinizi uzun süre taşıyacaksanız, mesela alışverişe ya da yürüyüşe çıkacaksanız uygun bir taşıma yöntemi.
Bir de benim kızım doğduğu andan itibaren başını dik tuttu, asla omzumuza göğsümüze yaslamadı. Bu sling'lerin içerisinde de başını asla kumaşın içine sokmamızı kabul etmedi. Gerçi, kim bilir, belki ilk günden itibaren kullanabilseydim kabullenmesi mümkün olurdu. Yine de benim kızım gibi huysuz ve asabi bebeklerinizi taşıyıcının içine sokmak için zorlamak pek de mümkün olmayabilir diyeyim ben.
Bir de bu taşıyıcılar ile kızımı sırtıma bağlamakta zorlanmıştım ben. Belki bir çarşaf gibi eni de daha geniş olsaydı daha kolay bağlanrdı ama o zaman da sokakta gezmeye müsait kibar bir görüntüsü olmazdı sanıyorum.

Kızım 2 aylık olunca ilk kullandığım taşıyıcı BabaSling idi:

Benim kızım bu şekilde yatmayı ve emmeyi kabul etmediğinden ben genellikle dik poziyonda kullandım bu taşıyıcıyı. Küçükken bağdaş pozisyonunda dışa dönük, büyüdüğünde ise belimin yan tarafında oturur şekilde kendime dönük olarak taşıdım:


Bu taşıyıcının içinde bebeğinizi dışa dönük taşımak istediğinizde bebeğe bağdaş kurdurmanız gerekiyor. Çok rahatsızmış gibi duruyor ama o pozisyonda etrafa saçtığı gülücükleri görmeniz lazım. Bilimsel araştırmalar da bu oturma pozisyonunun bebeğin belini ve omurgasını rahat ettiren tek oturma pozisyonu olduğunu söylüyorlar. Ancak ben sezeryanlı bir anne olarak kızımı bu taşıyıcının içinde en fazla 10-15 dakika sürelerle taşıyabildim.

Bebeğiniz büyüyünce de bu taşıyıcı ile taşımak mümkün amaaaaaa 4. aydan itibaren bebeğiniz artık sürekli dışa dönük olmak isteyecek. 4 ila 8 ay arasında sürecek bu dönemde bebek sürekli sizin göz hızanızdan etrafı seyretmek isteyecek. Eğer kilometrelerce yürümüyorsanız, ciddi bir omurga sorununuz yoksa ve bebeğiniz de çok ağırlaşmamışsa normal bir kanguru bu dönemde işinizi görecektir:


Baby Björn marka kangurular en pahalı olanlar ve en kullanışlı olduğu iddia edilenler. Bense kısa bir dönem kullanacağımı tahmin ettiğimden (ki öyle de oldu) en ucuzundan dandik bir kanguru ile idare etmiştim bu öne bakma döneminde. Kangurular ile en fazla 8-9 kiloya kadar olan bebekleri taşımak mümkün. Sling'ler gibi 15 kiloya yani aşağı yukarı 3 yaşına kadar taşımaya müsait değiller. Çünkü hem bebek için dar gelmeye başlıyorlar hem de bebeği ön tarafta ve dışa dönük taşımak bele ve sırta çok yük bindiriyor.

Eğer bebeğiniz biraz ağır ve hareketliyse yan kanguru ile daha rahat edebilirsiniz. Eğer bebeğiniz kendini dik tutacak kadar büyüdüyse BabaSling ve hatta bağlamayı becerebilirseniz Wrap Sling içerisinde de bebeğinizi bu şekilde yan taşımanızın mümkün olduğunu hatırlatmak isterim. Ama sling'lerden farklı olarak, dışa dönük yan kangurular da var. Kısa süreli taşıyabiliyorsunuz ama hem bebek dışa dönük durmuş oluyor, hem de ağırlığı sizi daha az yoruyor.

Derken bebeğiniz büyüyecek ve hareketlenecek. Artık bebeğinizi taşıyıcılar içerisinde tutmanız mümkün değil. Yukarıdaki İtalyan parlamenter anne örneğini hatırlayacak olursak:

İkinci resimde annenin ne kadar dinlenmiş ve sağlıklı göründüğüne dikkat çekmek isterim. Bebeğiniz küçükken kendinizi çalışacağım diye zorlamanın bir anlamı olmadığını da böylece hatırlatmakta yarar var :)

Bebek artık büyümüş ve öyle sepet misali taşımak mümkün değil. Sürekli sağı solu karıştırmak isteyen bebeği taşıyıcının içine koyup çıkarmak sorun olacağından en iyisi kendi halinde oynamaya bırakmak. Ancak eğer uzun yürüyüşler yapacaksanız işte benim kullandığım ve memnun kaldığım büyük çocuk taşıyıcıları:


Slingo'nun avantajları:
Türk bir annenin markası ve dolayısıyla diğerlerine nazaran ucuz ve kolay temin edilebiliyor. Bebek içinde rahat ediyor. Önde, sırtta ve yanda taşımak mümkün. Benim kızım gibi huysuz bir bebek bile içinde uyuyakalabiliyor. Ayrıca ilk defa bu sling içerisinde kızımı kendi kendime, yardım almadan ve rahatlıkla sırtıma bağlayabildim.
Dezavantajları:
WrapSling gibi uzun bir iple vücuda bağlanıyor, dolayısıyla bağlaması biraz zaman alabiliyor. Benim kızım gibi huysuz bebeklere biraz sıkışık gelebiliyor.


ErgoBaby'nin avantajları:
Yenidoğan taşıma aparatı ile bebeğinizin ilk gününden itibaren 3 yaşına kadar (yaklaşık 15 kilogramda kadar) taşıyabilmeniz mümkün. Yenidoğan aparatı ile gizli emzirme yapmak da mümkün deniliyor ama sezeryanlı anne olarak ben deneyemedim.
Bebeği önde, yanda ve sırtta taşıyabilirsiniz. Ama tek başıma sırtıma bağlamayı henüz beceremedim.
Normal kangurular gibi klipsli askılar ile takıldığından, takılıp çıkarılması kolay.
Askılar gevşetilip dik duran bebeği aşağı kaydırmak sureti ile emzirmek de mümkün ama mesela benim kızım yatarak emmeye alışkın ve dolayısıyla dik durarak emmekten hoşlanmıyor.
Ağırlığı tamamen bele bindirdiğinden bebeğin ağırlığını hissetmeden saatlerce taşımak mümkün: İşte kızım sırtımda 6 km yürüdüğüm güne dair yazım. (Kızım o dönem 12 kilogramdı ve benim belimde de ileri derecede fıtık vardı.)
İşte 34 aylık kızımla kanyon yürüyüşü yaptığımıza dair yazım. 16 kg ve hala Ergo'nun içinde keyfi yerinde.

Dezavantajları:
Çok pahalı.
Bebeği dışa dönük olarak oturtamıyorsunuz.

ErgoBaby'nin dezavantajlarını barındırmayan muadili bir ürün var: Lillebaby


Hem ErgoBaby'ye çok benziyor, hem nispeten ucuz hem de bebeği öne doğru baktırtmak da mümkün. Ama ben kullanmadım. ErgoBaby'yi aldıktan sonra haberim oldu bu taşıyıcıdan ve o kadar paraya kıyamadım. Ama aklım da kalmadı değil. Bu markanın başka güzel çocuk ürünleri de var. Belki ikinci bebeğimde bundan da alırım, belli olmaz :) Alırsam ErgoBaby mi, LilleBaby mi daha kullanışlı yarazım. Ya da bu konuda fikri olan varsa, yazarsa sevinirim.

Özetle:
ErgoBaby ve LilleBaby pahalı olmakla birlikte hem pratik olmaları, hem ilk güden itibaren 15 kilograma (3 yaşa) kadar kullanılabilmeleri, hem de bele yük bindirmemeleri açısından tüm diğer slingleri denemeden doğrudan almanızı tavsiye edeceğim ürünler.


Tüm bu taşıyıcılar şehir içi gezmelerinde ve uzun yol taşımalarında ideal oldukları gibi ayrıca bir yıl boyunca size yapışık yaşamak isteyecek bebeğinizle ev içinde rahat hareket etmenizi de sağlayacaklardır. Bebeğinizi sırtınıza bağlayıp tuvalete girmeniz, yemek yemeniz, bulaşık yıkayıp yemek yapmanız ve hatta elektrik süpürgesi vurmanız mümkündür. Bebeğinizi önünüze bağladığınızda ise arkanıza yaslanıp kitap okuyabilir, televizyon izleyebilir, parkta bahçede banklara oturup güneşlenebilirsiniz :) Ayrıca bebeği, kucakta uyumayı seven anneler için de ideal ürünler. Hatta koliki olan bebekler için ayrıca tavsiye ediliyorlar. Hem kendi vücut sıcaklığınız ile bebeğinizin bağırsaklarını rahatlatmanız hem de kendini ağrısından dolayı güvensiz ortamda hisseden bebeğinize anne teması sağlamanız ve ayrıca kendinizi de yormamanız mümkün olabiliyor. Eğer evde kullanmak için bir sling istiyorsanız size önerim pouch sling'ler. Hem takması ve çıkarması kolay hem de kendiniz dikebilirsiniz. Dezavantajları ağırlığı tek omuza bindirdiğinden uzun süreli kullanımlar ve dolayısıyla sokakta kullanmak için pek de uygun olmaması ve kişiye özel dikilmesinin gerekiyor olması (Zira herkesin omuz ve bel arası mesafesi ve bel çevresi ölçüleri farklı oluyor.):



Güncelleme:
Sling türlerinin karşılaştırıldığı bit tablo için bkz: http://www.sanalbebekmagazasi.com/index.php?do=dynamic/view&pid=9

Slinglerle ilgili sıkça sorulan sorular için bkz: http://www.sanalbebekmagazasi.com/Slinglerle-Ilgili-SSS,DP-7.html

15 Mart 2011 Salı

Blogspot uzantılı sayfaları nasıl okuyabilirim?

Malum mahkeme kararı ile blogspot sayfaları erişime kapatıldı. Ben bir hukukçuyum ve bu konuda şikayet edenlere şunu söylemek isterim:
Hukuk genellikle halktaki gelişmeyi takip eder. Türkiye tarihinde, hukukun halkın gelişiminden önde gittiği tek dönem Atatürk döenmidir. O dönemde halk hukuku değil, hukuk halkı geliştirmiştir. Günümüzde ise ne yazık ki insanlarımızın hukuku gelişmeye zorlamasını beklemekteyiz.

Sonuç itibariyle ben de pekçok kişi gibi kendi blogspot sayfama giremiyordum. Yorumları okuyor ama cevap yazamıyordum. Yazılarımı yayınlayabiliyor ama anasayfamdan okuyamıyordum. Diğer blogspot sayfalarını google reader üzerinden takip ediyor ama onlara da yorum bırakamıyordum. Sonunda bugün sıkıldım ve ne yapabilirim diye araştırdım. Cevabı bulmam fazla sürmedi, ki pek de bilgisayar uzmanı sayılmam. İlk bulduğum sayfadan yararlandım ve sorunu çözdüm. Şimdi çözümümü buraya not almak istiyorum:

Sorun internet bağlantısındaki dns ayarlarından kaynaklanıyormuş. DNS ayarı nedir bilmiyorum ama sorunu çözmek için bilmek de gerekmiyormuş. Arama çubuğuna "blogspot dns" yazınca pekçok sayfa çıkıyor. Ben çözümü bu sayfada buldum. Benim ağ bağlantılarım farklıydı ama deneye yanıla söylemek istediğini buldum ve bende işe yaradı. Verdiği çözümü olduğu gibi aktarıyorum:

Hatırlatma: Bu ayarlar “Windows XP” için geçerlidir. Ayrıca tüm işlemleri yaptığınız halde giriş yapamazsanız, sayfayı Ctrl+F5 yaparak yenileyiniz. Gene olmazsa Ağ Bağlantısı’nı devre dışı bırakıp tekrar aktif ediniz. Gene olmazsa PC’yi reset’leyiniz. Daha da olmazsa kapatıp yatınız (gerilmeye gerek yok yani).


Evet, başlayalım…


1. Görev çubuğundaki Kablolu/Kablosuz Ağ Bağlantısı ikonu’na tık (tık).


2. Özelliklere tık.


3. Internet Erişimi Kuralları (TCP/IP) şeysine tık tık.


4. Aşağıdaki DNS adreslerini kullan’a tık.


5. Buradaki kutucuklara aşağıdaki DNS adreslerini yazıyoruz.


// Adresleri yazarken atlama yapmak için Boşluk tuşuna basılacak!


- 156.154.70.22, 156.154.71.22


- Açık olan tüm Ağ Bağlantısı pencerelerine Tamam, Tamam deyip bekliyoruz.




7 Mart 2011 Pazartesi

Emziren anne bel fıtığı ameliyatı olabilir mi?

Kolay değil ama uygun zaman kollanırsa olabilirmiş.

Dokuz ay evvel bel fıtığı teşhisi konuldu. Altı farklı doktora gördündüm; hepsi de ameliyat olmam gerektiğini söylediler. Ömrümdeki ilk ameliyatımı sezeryanda olmuştum ve pek de hoşlanmamıştım. Açıkçası ameliyat olmamak için tutulmuş bel ile dolanmaya, ağrılar çekmeye razıydım ama felç riskinin yüksek olduğunun söylenmesi beni korkutuyordu.

O dönemde kızım henüz 9 aylıktı. Ameliyata cesaret edemedim. Sonra bakıcımızı değiştirdik. Kızım 2 ay bana yapışık bir dönem geçirdi (15 ay civarı pekçok çocukta rastlanıyormuş). Derken her şey yoluna girdi. Kızım gün içinde 3 defa emiyordu. Yeme ve uyku düzeninde sorun yoktu. Bakıcısına da alışmıştı. Ama ben ameliyattan sonra kızıma gerekli ilgiyi gösterememekten korkuyor ve ameliyattan hala kaçıyordum. Ama korkunun ecele faydası yok; Şubat ayının ortasında tutuldum kaldım. İşten de sıkıştırıyorlardı. İşe gelip gittikçe, sınav kağıtlarını okumak için masa başında vakit geçirdikçe iyice belim büküldü. Sonunda dayanamadım; zaten bu şekilde de kızıma yeterli ilgiliyi veremiyorum, belki ameliyattan sonra düzelince daha iyi olur her şey dedim ve Şubat'ın sonunda ameliyat masasına yattım.

Perşembe akşamı kızımı uyutup hastahaneye gittim. Ben geceyi orada geçirirken, geceleri uyanmadan uyuyan kızım uyanmış, ağlamış ve uzun bir süre uyumak istememiş. İçine mi doğdu yavrumun nedir? Ertesi sabah ameliyata girdim. Doktorlarımın söylediğine göre ameliyatım yolunda gitmişti. Cuma öğleden sonrayı kendimi toparlamaya çalışarak geçirdim. Kızım gün içinde bir defa uyuyor. Gündüz uykusunu ablasıyla uyumaya alışık olduğundan sorun çıkarmamış. Akşam uykusunda ise yanyana yatarak uyuduğumuzdan sorun olmuş.Üstelik ilk defa hiç meme de emememişti. Babası girmiş yatağına, yanına yatmış. Bir süre "Anne, anne..." diye ağlayınca babası da "Yarın söz anneye gideceğiz" demiş. Laf anlayacak yaşa geldiğinden benim meleğim de yatıp uyumuş.

Cumartesi günü, yani ameliyatın bir gün sonrasında hastahaneye geldi kızım babasıyla. Henüz ayağa kalkmamıştım ve tam olarak da kıpırdayamıyordum. Kızım beni görür görmez meme istedi. Hasta yatağıma, yanıma yatırdılar. Fıtık nedeniyle, uzun süredir yatarak emziriyordum zaten. Ama kızım memeden iki fırt çektikten sonra emmeyi kesti. Sanırım ameliyat sonrası verilen antibiyotikler nedeniyle sütün tadı bozulmuştu. Odadan, serumlardan, kataterden vs korktu. Dışarıda biraz dolaştı ve eve geri döndü. Beni gördükten sonra keyfi yerine gelmiş, sorunsuz bir gün geçirmiş. Pazar günü hastahaneye getirmelerini istemedim. Hem ortamdan hoşlanmamış, tedirgin olmuştu; hem de sütün tadını beğenmediğinden emmiyordu. Gelmesine gerek yoktu. Kızım 3 günü bensiz ve emmeden geçirmişti. Ben de zorda kaldıkça, göğüslerim sızladıkça pompa ile sağmıştım. Kızım emmeyi keserse psikolojik olarak hazırlıklı olmak istiyordum.

Pazartesi eve döndüm, kızım öğle uykusundaydı. Ben de yatağıma uzanıp dinlendim. İnsanın kendi yatağı gibi yok hakikaten. Evime gelince daha iyi dinlenmeye ve daha çabuk iyileşmeye başladım. Neyse, kızım uyanır uyanmaz yanıma geldi ve meme istedi. Bayağı oynadı memelerle ama yine de fazla emmedi. Hala antibiyotik alıyordum; sanırım sütün tadı hala kötüydü. Öğlen uykusunu yine ablasıyla, akşam uykusunu da babasıyla uyudu. Ben yokken de uyanmamıştı gece boyu; ben evdeyken de uyanmadan uyumaya devam etti. Salı gününü de öyle geçirdik. Meme emmek istiyor ama bir iki emdikten sonra yüzü ağlamaklı bir hal alıp bana şikayetçi bir ses tonuyla "Anne?!" diyordu. Ne yapabilirdim ki bebeğim?

Derken şans yüzüme güldü. Doktorum sempozyuma gideceği için beni kontrole erken çağırdı. Dikişlerim kaynamıştı. Dikişler alınınca antibiyotik içmeme de gerek kalmadı ve henüz ameliyatımın üzerinden bir hafta bile geçmeden antibiyotiği kesmiş oldum. Böylece Çarşamba gününden beridir kızım eski emme düzenine geri döndü. Yalnızca akşam uyku öncesi emip uyuma zevki yok tabii artık. Emdikten sonra babasıyla odasına gidip yatıyorlar. Akşam yatma konusunda hiç sorun çıkarmayan kızım artık huzursuzlanıyor, odasına gitmek istemiyor, uykuya yatmak istemiyor; ikna etmemiz gerekiyor. Oysa eskiden kendisi beni odasına götürür, babasına da el sallardı. İkna çalışmaları nedeniyle uyku saati de sarktı. Ama yine de zaten erken uyuyan bir çocuk olduğundan uyku saati en geç 9.30'a sarkıyor ve bütün gece kesintisiz uyumaya devam ediyor.

Şimdilik tek sıkıntım kızımın akşam uyku saatinin sarkması ve bu nedenle ertesi gün öğlen uykusunu da geç uyuyup geç uyandığından, öğleden sonra dışarı çıkacak zamanı bulamayıp tüm günü evde geçirmesi. Uyku saatine bir çare bulamadım ama öğleden sonra gezintilerini sabaha çektim. Öğleden sonra  da arkadaşlarını eve davet ettim. Böylece biraz daha sakinleşti hareketleri.

Arada kucağıma alamadığım için kızıyor, uzun uzun ağlıyor. O zaman bir sandalyeye oturup, onu da kucağıma oturtturuyorum. Biraz sonra sıkılıp kendisi iniyor zaten. Yavaş yavaş kabullendi durumumu. Salondaki koltukta yatıyorum. Benimle oynamak istediği zaman elimden tutup koltuğa götürüyor "Anne, e-e." diyor. Ben yatınca da kitaplarını alıp yanıma koyuyor "Anne, oku." diyor, beraber okuyoruz. Ya da halkalarını getiriyor, beraber diziyoruz.

Eskisi kadar uzun süre ve keyifli ememiyor kızım artık, çünkü benim canım yanıyor emzirirken ve o da bunu hissediyor sanırım. Belki bırakır kendisi yavaş yavaş. Ama sonuç olarak onun seçimi. Benim ameliyatımdan dolayı zorla memeden kesilmek zorunda kalmadığı için çok memnunum. Gerçi 17 aydır emiyor zaten ama yine de annelik psikolojisi işte, istediği kadar emsin istiyorum.

Sonuç olarak:
  • Bebeğini emzirerek uyutan, aile yatağında yani yanında yatıran ve gece boyu besleyen annelere uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum. Çocuğun psikolojisi için zararı var dense de ben ikinci çocuğumu da kendi odasında ve gece boyu uyumaya alıştırmaya niyetliyim. Aksi durumda şu ameliyatlı dönem bizim için kabusa dönüşebilirdi. Nispeten sorunsuz atlatmamımızın başlıca nedeni kızımın kendi odasında ve gece boyu kesintisiz uyuyabilmesidir.
  • Kızımı benim yanımda da olsa başkasından bakım almaya alıştırmanın da faydasını gördüm. Babası ve bakıcı ablasının bakımını her zaman kabul ediyor. İkinci bebeğim olursa daha ilk günden benimle birlikte babasının ve bakıcısının bakımını kabul etmeye alıştıracağım. Kızımda biraz geç başlamıştım, şanslıyım ki başkasından bakım kabul etmediği zamanlarda ameliyat geçirmek zorunda kalmadım. Günde 12 defa bez değiştirdiğimiz o ilk zamanlarda, günde sadece 2 defa bir başkası bebeğin bezini değiştirse yeterli bence...
  • Kızım ek gıdaya başladıktan sonra meme emmeyi günde sadece 3 defaya indirmiştik. Kendiliğinden gelişmişti bu durum. Hatta bir ara günde sadece 1 defa emdiği bir dönem geçirdik. Memeden kesilir diye korkmaya gerek yokmuş, 18 aylık halen emiyor. Ayrıca gün içerisinde emzirmek zorunda kalmadığımdan haftasonu dışarı çıktığımızda da sorun yaşamamış oluyordum. Şimdi de ameliyat sonrası 3 gün hiç emmemesine, 3 gün de tadından dolayı ememesine rağmen memeyi bırakmamasının en büyük nedeni sanırım gün içinde emme sıklığının zaten az oluşu...
  • Kızım küçükken yatarak emzirmeyi bir türlü becerememiştim. İkinci bebeğimde umuyorum ki ilk günden itibaren yatarak emzirebilirim. Her açıdan yatarak emzirmek daha rahat. Bebeklerde ortakulak iltihabına neden olabileceği söyleniyor ama kızımda henüz böyle bir yan etkisini görmedim ki son 9 aydır yatarak emiyor.
  • Kim ne derse desin erken uyumak çocuk için önemlidir. Akşam gezmelerine gidemiyorum diye çocuğumu geç uyumaya alıştırmadığıma memnunum. Çünkü şu anda, uyku ritüeli bozulduğu halde, ne kadar nazlanırsa nazlansın en geç 9.30'da uykusuzluktan sızıp kalıyor. Ama uykuya zaten 10'da geçen bir çocuk olsaydı artık gece yarılarına kadar ayakta kalırdı herhalde. Ayrıca 9.30'da uyuduğunda bile ertesi günü çok verimsiz geçiyor. Bir çocuğun erken uyanması ile geç uyanması arasındaki farkı artık daha net görebiliyorum.
Ameliyat sonrası 2. hafta raporu:
  • Kızım memeyi bırakmadı, eski tempoda emmeye devam ediyor.
  • 2. hafta itibariyle kızımın yatağına girebiliyorum. Kızım yine el sallayarak uykuya gidiyor ve erken uyuyor.
  • Sonuç olarak: Ameliyattan 2 hafta sonra eski düzenimize geri döndük. Şimdilik tek sorun kızımı kucağıma alamıyor, düştüğünde eğilip yerden kaldıramıyor oluşum. Öyle anlarda ağlayan kızıma bakarken kendimi çok kötü hissediyorum. Ama bir müddet sonra bu sorunu da aşacağımızı düşünerek rahatlamaya çalışıyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Instagram

Instagram

Twitt'le

Translate

İstatistiklerim


View My Stats