Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Evdeki Malzemelerle Gülsuyu Nasıl Yapılır (Distilizasyon-Damıtma)?

Ev yapımı damıtma :)

Ben ilk defa geçen sene evde gülsuyu yapmaya karar verdim. En hızlı cilt bakımında maden suyu ile birlikte gülsuyu kullanıyorum ve çok işe yarıyor: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2012/10/bir-anne-cilt-bakmna-zaman-ayrabilir-mi.html


Bizim pazarlarda gül goncaları satılmaya başlıyor Mayıs ortasında. Mayıs-Haziran aylarında Isparta'da gül hasadı ile birlikte gül turları da yapılıyor.
Ama piyasada satılan gülsularının çoğunun içinde sadece su ve gülsuyu esansı var, gerçek gülsuyu hele hele gülyağı barındıran gülsuyu bulmak çok zor ve özellikle gül yağı son derece pahalı (1 kilo gülyağı için 2.000 adet güle ihtiyaç varmış). Kendi yaptığım gülsuyu bana bir sene yetti, etkisinden de memnun kaldım.


Gülsuyu elde edebilemem için gül goncalarını damıtma işleminden geçirmem gerekiyordu. Ev yapımı damıtma (distilizasyon) makineleri var aslında. Diğer çiçeklerin kokusunu başarılı bir şekilde damıtabilen varsa, ben de alacağım o makinelerden. Ama henüz ev yapımı alkol  damıtanlar haricinde çiçek kokusu damıtan görmedim. Eğer bu konuda tecrübesi olan varsa, paylaşırsa çok sevinirim.


Ben de tencerede kaynatmak suretiyle damıtmaya karar verdim. Google'da biraz inceleme yaptıktan sonra işe koyuldum:


Öncelikle geniş ve derin bir tencere buldum. Tencerenin içine kiremit koyun deniyordu ben bir güveç kabı kafa aşağı koydum.


Kafa aşağı duran güveç kabın üzerine bir kase koydum. Kaseye gelmeyecek kadar su doldurdum ve goncaları suyun içine koydum.




Eğer kaplar hafif gelir de kaynarken hareket ederlerse, üstteki kabın içine ağırlık yapması için temiz taş konulabilir.



Sonra tencerenin ağzını boşluk kalmayacak şekilde kapatacak bir kapağı, kafa aşağı olacak şekilde kapattım. Öyle ki tencere kapağının tutacak yeri üstteki kasenin içine girdi. Böylece tencere içindeki su kaynayıp tencere kapağına vurduğunda, sıvı hale dönüşen buhar, kapağın dış bükey olmasının etkisiyle önce tencere kapağının kulpuna, oradan da üstteki kasenin içine doluyor.


Kaynamanın etkisiyle oluşan su buharının suya dönüşmesini hızlandırmak ve fazlalaştırmak için tencere kapağının üstüne de buz koydum.


Bu şekilde goncaları haşlarken üstteki kapta biriken su, gülyağı içeren su oluyor.


Altta kalan haşlama suyunu da ayrı bir kaba döktüm. Hem gülyağı içeren buhardan elde edilmiş suyu, hem de haşlama suyunu kullandım. Gülyağı içeren damıtılmış su elbette daha yoğun kokuyor ve asıl etkili olan da o zaten. 

Damıtma işlemi biraz uzun sürüyor. Uzun süre kısık ateşte durması gerekiyor tencerenin. Yılda bir sefer zararı olmaz diye düşündüm, ama keşke bir kuzinem olsaydı, o zaman çok daha eğlenceli olurdu sanırım.

"Gül ile meşgul olan, gül kokar." Mevlâna

Sağdaki uzun şişede gülsuyunun haşlama suyu, soldaki kısa şişede ise damıtma yoluyla elde edilen gülsuyu var.


Artık kendi lavanta yağımızı da üretiyoruz..









9 Mart 2014 Pazar

Boğaz Ağrısı Doğal Yollardan Nasıl Geçirilir?

Solda: Bakteriyel; şişmiş küçük dil, beyazımsı noktalar (iltihap), kırmızı şişmiş bademcikler, boğaz kızarıklığı, gri tüylü dil (ayrıca farklı bir ağız kokusu). Sağda: Viral; kırmızı şişmiş bademcikler, boğaz kızarıklığı.

Kendimi bildim bileli, özellikleri kışları durup durup boğazım şişer, iltihaplanır. Eskiden antibiyotik kullanmadan iyileşemezdim ya da öyle olduğuna inanmıştım. Hamile kaldığımdan beri (5 senedir) ilaç kullanmıyorum. Ve her sene daha az hasta oluyorum.

En sık başıma gelen boğaz ağrısı ve bademcik iltihabı oluyor. Faranjit, laranjit ve tonsilit üçlüsünü artık kendi kendime teşhis edebilir durumdayım.

Kimyasal ilaç kullanmadığım gibi, doğal ilaç da kullanmak istemiyorum. Ama yutulmadan, dışarıdan yapılan müdahalelerden çekinmiyorum. Neler yapıyorum:

  1. Adaçayı çayı: Eğer bakteriyel bir durum varsa, bademciklerimde beyaz iltihapları görüyorsam ya da boğazım kıpkırmızı olup şişmişse hemen ılık adaçayı içiyorum.
  2. Tuzlu su gargarası: Tuzlu suyla gargara  yapıyorum. Aklıma her geldiğinde ya da boğazım her sızladığında gargarayı tekrarlıyorum. Tuzlu gargaranın aynı zamanda uyuşturucu bir etkisi var, boğaz ağrısını alıyor anında. Bir bardağa 4 yemek kaşığı tuz katıyorum aşağı yukarı.
  3. Tuzlu adaçayı gargarası: Ilıkken içine bol tuz katıp erittiğim adaçayı soğuduktan sonra, tuzlu adaçayı gargarası yapıyorum.  En etkili ilacım budur.
  4. Karanfil: Karanfilin de uyuşturucu etkisi var. Ağzıma bir karanfil atıp tutabildiğim kadar uzun tutuyorum. Yutkundukça boğazım uyuşuyor.
  5. Bal, limon (karanfil ve zencefil): Limonsulu bal, gıcık şeklindeki öksürüğü de yatıştırıyor. Limonun içindeki asit de bazı virüs ve bakterileri öldürüyormuş. Balın da antibakteriyel özelliği olduğu gibi aynı zamanda yutak mukozasına yapışıp, öksürürken vs incinmesini önlüyor. Bal yoksa, pekmez de aynı işlevi görür. Karanfil ve zencefil kaynatılıp çıkan suya bal ve limon da eklenip içilebilir.
  6.  Acı biber: Doğrudan yendiğinde ya da gargara yapıldığında acıyı alıyor ama boğazı da yakıyor biraz.
  7. Pirinç haşlama suyu: Pirinci haşlayıp çıkan su ile gargara yapılınca da boğaz rahatlıyor, yumuşuyor.
  8. Sıcak bitki çayları: Yatıştırıcı çaylar içiyorum. Ekinezya, papatya, kekik ya da ıhlamur gibi çayları içerken içine bal da katıyorum. Bir doktor sadece adaçayının tıbbi olarak etkisinin kanıtlandığını, diğer çayların etkisinin plasebo etkisi olabileceğini söylemiş, ama en azından hastayken bol su tükettirmesi açısından çayların olumlu etkisi olduğunu belirtmişti. Plasebo da olsa, bol su tükettiriyor da olsa hastayken bitki çayı içmeyi seviyorum.
  9. Elma sirkesi: Elma sirkesini hemen her gün içmeye çalışıyorum zaten. Bazı mikroplar, sirkenin yarattığı asetik ortamda barınamıyorlarmış. Hastalığı önlemek açısından da faydalı. Bir bardak ılık suyun içine bir tatlı kaşığı elma sirkesi, bir tatlı kaşığı da bal koyuyorum. Yalnız sirkemi kendim yapıyorum, marketten alınan hazır sirkelerin etkisine kefil olamayacağım.
  10. Elma sirkesi gargarası: Elma sirkesi ile yapılan gargara da boğazdaki bazı tür mikroları öldürebiliyormuş. Eşit oranda sıcak su ile elma sirkesini karıştırılıp gargara olarak kullanılabilir.
  11. Sarımsak: Midem hassas değildir, sarımsağı da çok severim. Özellikle bakteriyel bir durum varsa, yemekle birlikte bir oturuşta 1 baş sarımsağı yerim, en çok da ılık zeytinyağlı barbunya ile yemeyi severim (yazarken de canım çekti). Eğer yemek yiyemeyecek durumdaysam 2 baş sarımsağı ezip, allicin enzimi ortaya çıksın diye 10 dakika kadar bekletip, eğer kokusu biraz yok olsun istiyorsam zeytinyağı ekleyip, daha da yiyemeyecek gibiysem biraz da bal ve/veya limon karıştırıp, ekmeğin üzerine sürüp yerim. ("Allicin zararlı saldırılara karşı sarımsağın savunma mekanizmasıdır diyebiliriz. Sarımsak bitkisi taneleri dış kabuklar soyulduktan sonra herhangi bir fiziksel zarara ezmek kırmak bıçakla doğramak gibi maruz kaldığında, bir enzimatik reaksiyon ile Allicin üretir. Sarımsağın ana etken maddesi Alliğin çeşitli reaksiyonlarla ve oksijenle temasla ilk önce Allinaseye sonra ise allicine çevrilir. Allicin enziminin ömrü kısadır. Sarımsak iyice ezildikten sonra ortalama 4-10 dk arasında açığa çıkar ve 40 ila 60 dakika arasında tekrar allinaseye dönüşür." bkz.http://www.devazen.biz/2013/09/sarmsak-ve-allicin-nedir-nasl-kullnlr.html#ixzz2vT7ALqR6)
  12. Nane yağı: Burun açıcı olarak cold-mix kullandığımı yazmıştım (bkz. http://sormabulmadunyasi.blogspot.com.tr/2011/12/cold-mix-nedir-baby-x-cold.html). Nane ve onun aktif maddesi mentol anti-enflamatuar, antibakteriyel ve antiviral özellikler içerir, nefes almayı kolaylaştırır, sümüğü inceltir, balgam söktürücüdür, boğaz iltihabı ve kuru öksürük için de teskin edici ve yatıştırıcıdır; deniyor. Söyleyenlerin yalancısıyım :) Ama kokusu hasta insanı diriltiyor, orası kesin. Ayrıca tadı da çok güzel, çaya ya da sıcak suya eklenip içilebiliyor. Soğuk buhar makinesine de ekliyorum eğer nemsiz bir ortamdaysak.
  13. Yoğurt: Yoğurdun içindeki enzimler ve bakteriler hem boğazı rahatlatıyor hem de iyileşmesine yardımcı oluyormuş. İçine bal katılmış yoğurt da yemek yenmediği zamanlar enerji verir en azından.
  14. Zerdeçal: Ballı sıcak süt içmeyi severim. Bir bardak sıcak süte bir çay kaşığı zerdeçal de eklendiğinde boğaz ağrısına iyi geliyor. Mukusu arttırdığı için tavsiye etmeyenler de var sütü. Eğer öksürüğünüz varsa süt içmemek en iyisi sanırım.
  15. Kekik veya adaçayı (acı elma yağı) veya defne yağı: Bu yağları zeytinyağı veya badem yağı gibi taşıyıcı yağlarla hafifletmek gerekir özellikle çocuklar için. Ayak tabanına ya da doğrudan ağrıyan bölgeye sürülebilir, çocuklar açısından en iyisi ayak tabanına sürmektir. 
Kızım hastalandığında başka neler yaptığımı da şu yazımda yazmıştım: http://sormabulmadunyasi.blogspot.com.tr/2013/01/ks-hastalklarnda-ilac-kullanmadan.html


Boğaz ağrısı grip gibi bir hastalığın belirtisi de olabilir ya da sadece kirli hava, nemsiz kuru hava, hava değişikliği gibi tahriş edici nedenlerden de kaynaklanabilir. Yukarıdaki doğal ilaçların hangisinin istediğiniz etkiyi sağlayacağı, boğaz ağrısının kaynaklandığı nedene göre değişiyor. Deneme yanılma metoduyla bulmak gerekiyor.

3 Ocak 2014 Cuma

Kaynayan Sütün Taşması Nasıl Önlenir? Sütü Kaynatmak Gerekli Midir?




Sadece çiğ süt kullanıyorum. Sütü ocağın üstüne koyup da işe dalınca her seferinde taşırıyordum. Tencerenin ağzına yağ sür filan dediler ama ona da üşeniyordum. Sonunda tam bana göre bir yöntem buldum:
Porselen bir Türk kahvesi fincanının tabağını sütü kaynattığım tencereye koyuyorum. Süt kaynamaya başlayınca tabak da tencerenin dibine vurarak tıkırdamaya başlıyor, sütün kaynadığını haber veriyor. Ayrıca tabak, sütün içinde bir hava koridoru oluşturduğundan taşmasını da engelliyor.
Yalnız tabağın tencerenin dibine yapışmaması lazım. Bu nedenle önce sütü tencereye döküp, sonra altını yakıp tabağı öyle atın tencereye. Hatta bir kere de karıştırmakta fayda var. Eğer tencerenin dibi sıcakken tabağı atarsanız da tabak dibe yapışırsa sütün taşmasını engelleyemiyor.
Bu yöntem sayesinde sütün başında beklemekten kurtuldum, çok mutluyum.
Bu arada geniş bir kesimce doğru kabul edilen bir yanlışı da belirtmeden edemeyeceğim: Pastörizasyon işlemi için yani sütün içindeki bakterilerin öldürülmesi için sütün kaynatılması gerektiği bilgisi yanlıştır. Kaynatmak bakterileri fazladan öldürmeyeceği gibi sütte tat ve bir takım faydalı içeriklerin de kaybına yol açar.
(UHT yöntemi ile süt sterilizasyonunda süt 2 ila 6 saniye arasında 134-150 °C'de ısıtılır.)

Soldaki süt çiğ olarak alınıp evde pastörize edilmiş, sağdaki ise şişe pastörize süt. Şişelenmeden önce yağı alındığı çin sağdaki süt daha beyaz, soldaki ise yağlı ve sarı.

Bir alıntı yapayım:
Pastörize Süt nedir?

Sütün 63-66 ˚C’de 10 dakika veya 72-75 ˚C’de 30 saniye veya 85 ˚C’de 5-10 saniye (hijyenik şartlar gerektiriyorsa süre 1 dakikaya kadar uzatılabilir) ısıl işlem görmesinden sonra derhal 10 ˚C’nin altına (buzdolabı sıcaklığında) soğutulmasıdır.

Pastörizasyon ile şu yararlar sağlanır;
•Hastalık etkeni bakterilerin tamamı yok edilir. Böylece insana sütle geçen hastalıklar tamamen ortadan kalkar.
•Hastalık etkeni olmayan bakterilerin sayısı da çok düşük düzeye indirilir (% 99’u ölür)
•Süt ısıtılıp soğutulduğu için dayanma süresi (raf ömrü) uzar.
•Pastörizasyonla B grubu vitaminlerinde % 5-10 ve C vitamininde % 10-20 oranında kayıp olabilir. Bu kayıp diğer içme sütü çeşitlerine göre çok düşüktür. İçme sütünün kalitesi bakımından ısıl işlem yöntemleri karşılaştırıldığında, çiğ sütün direkt tüketilemediği kabul edildiğine göre, insan beslenmesi ve sağlığına en yararlısı ve mükemmelinin pastörize süt olduğu söylenebilir.
•Süt serum proteinlerindeki %5-10 oranındaki denatürasyon sindirim açısından yararlı bir işlemdir. Midede olması gereken ön sindirim daha süt vücuda alınmadan gerçekleşmiş olmaktadır.
•Lisin amino asidindeki kayıp kaynamış sütte %6, UHT sütte %4.5 iken pastörize sütte %1.5’dir. Lisin kaybı en az olan süt pastörize süttür.
•Süt yağının homojenize edilmesiyle (ince zerrecikler halinde dağılmasıyla) pastörize sütün tadı daha beğenilir hale gelmektedir.
•Süt proteinlerindeki lisinin amino grupları ile laktozun karbonil grupları arasındaki maillard reaksiyonu sonucunda diğer sütlerin renginde esmerleşme görülebilir. Pastörize süt doğal beyaz rengindedir. Çocukların, yetişkinlerin iştahını arttırır.
•Diğer süt çeşitlerinde süt şekeri 100˚C’nin üzerinde proteinlerle pişmiş tad -Laktoglobulinin yapısındaki S ihtiva eden amino asitlerin parçalanarak SH(gruplarının serbest hale gelmesi) oluşturabilir. Pastörize sütte kesinlikle bu durum söz konusu değildir. Uygulanan sıcaklık yüksek olmadığı için pastörize sütün tadı çok hoştur.
•Süt yağı ve mineral maddeler pastörizasyonla etkilenmez.
•Çiğ süte kıyasla pastörize süt ile verimlilikte, enfeksiyonlara karşı koyma, kan yapımı ve çocukların gelişmesinde herhangi bir fark bulunmadığı araştırmalar sonucu ortaya çıkarılmıştır.
•Pastörize süt ısıtmaya gerek kalmadan her yerde güvenle içilebilir.

Bütün bu üstünlükleri nedeniyle sütten yararlanmanın en iyi yolu pastörize (günlük süt) olarak içilmesidir.
Pastörize süt tüketilirken şu hususlara dikkat edilmelidir;
•Pastörize süt kesinlikle kaynatılmamalıdır. Aksi halde besin değerinde ve lezzetinde kayıplar olmaktadır.
•Raf ömrü içerisinde (son kullanma tarihine dikkat !) tüketilmelidir.
•Tüketilene kadar 10 ˚C’nin altında muhafaza edilmelidir (buz dolabında)
•Pastörize sütü buzdolabına koymayan marketten süt satın alınmamalı.
•Pastörize süt uzun ömürlü (UHT) kutu sütleriyle aynı süt olarak görülmemeli.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Ateşi Nasıl Düşürüyorsun? Hastalık Sırasında Yükselen Vücut Isısı Düşürülmeli Mi?





Kızım için ilaç kullanmadığımı duyan herkesin ilk sorduğu soru genellikle "Ateşi nasıl düşürüyorsun?" olur. Sorunun alt metninde "Ateş çıkarsa mutlaka düşürmek gereklidir." ifadesi gayet net anlaşılabiliyor. Bu düşüncenin temel nedeni de Türk halkının havaleden korkması sanırım.

Bir önceki hastalık yazımda tecrübelerimi paylaştım. Bu yazımda ise sadece bir takım tıbbi bilgiler paylaşacağım, çünkü temelde anlatacaklarımla ilgili hiçbir tecrübe yaşamadım. E, tıp uzmanı da olmadığıma göre, ben kimim ki tıbbi bilgi paylaşıyorum? 

Esasen hastalıkla savaşmak üzere yükselen vücut ısısını ilaç ile düşürmek daha büyük risk taşımasına rağmen, ben bebeğine ilaç vermeyi reddeden bir anne olarak, yüksek ateşin tetiklediği herhangi bir rahatsızlıkta günah keçisi olarak ilk suçlanan kişi olacağım. Hatta belki de suçlayan kişi de kendim olacağım (bir annelik ikilemi...). Bu nedenle yüksek vücut ısısının olası nedenleri ve muhtemel sonuçları hakkında, ilaç kullanan annelerden çok daha fazla bilgi sahibi olmam ve yüksek ateşle seyreden hastalıklarda, çok daha fazla tetikte olmam lazım. İşte bu nedenlerle hastalık sonucu ortaya çıkan yüksek ateş hakkında olabildiğince çok araştırma yaptım. Bebeğim hastalandığında da hep tetikteyim, edindiğim bilgileri sürekli tazeliyorum ki herhangi bir hata yapmayayım. Şimdi de bu bilgilerimi paylaşacağım. Ama tıp uzmanı olmadığım, sağlık sektörüyle uzaktan yakından alakam da olmadığı için elbette okuduklarımı ya da sorularıma aldığım cevapları yanlış yorumlamış olmam mümkündür. Eğer herhangi bir düzeltme yapacak birisi varsa, eleştirisini kızım ve kendim adına büyük mutlulukla kabul ederim. Ne de olsa, hatanın neresinden dönsek kârdır.

Öncelikle tekrar belirtmek isterim ki kızım temel olarak sağlıklı bir bebek. Ailemizde herhangi bir havale öyküsü yok, kızımda epileptik krizler hiç yaşamadık, menenjit olmuş birisiyle hiç karşılaşmadık vs vs. Yani herhangi bir risk öykümüz yok. 

Olağan kış hastalıklarında (grip, üşütme, soğuk algınlığı, nezle vs) sıklıkla vücut ısısı yükselir. Zira vücuda giren mikroplarla savaşan bünyenin savaş silahları zaten azdır. Bunlar öksürme, hapşırma, burun akıntısı ve en etkilisi de vücut ısısını yükseltmedir, ki biz buna yüksek ateş diyoruz. Yüksek ateş vücudun mikroplarla savaşta en etkili silahıdır. Hastalığı esnasında bebeğini dikkatli gözlemleyen her anne bilir ki yüksek ateşle başlayan hastalık daha kısa sürer. Ateşsiz seyreden hastalıklar ise sürünür de sürünür, bir türlü iyileşmez. 

Ateş, bulaşıcı hastalıklarda vücudun gösterdiği bir tepki mekanizmasıdır.

Termoregülasyon denilen bu durumda sadece ateş çıkmaz. Ayrıca: Uyku artması, iştahsızlık, anemi ve (erişkinlerde) seks dürtüsünde azalma da olur.


 1- Uyku artması: Ateşin yükselmesi ile birlikte, vücudun oksijene ve diğer besleyici maddelere ihtiyacı çok artar. Uykunun artması ile birlikte, vücut istirahat durumuna geçtiği için bu maddelerde tasarruf sağlanmış olur. Ateş ilaç verilerek suni olarak düşürüldüğünde, çocuk uyanır, hareketlenir ve bu ihtiyaç maddelerini savurgan bir şekilde tükettiği için, vücut zayıf düşer, hastalığın iyileşmesi daha uzun bir hal alır.

2- İştahsızlık: Ateş yükselmesi ile birlikte, vücut önemli organlara daha fazla oksijen ve diğer gerekli maddeleri taşıyabilmek için, sindirim sisteminden kan çeker. Bu durum iştahsızlığa sebep olduğu gibi, eğer sindirim sitemi dolu ise, bunların kısa sürede kusma ve ishal ile atılmalarına da sebep olur. Bu durum ishal ve kusmalı hastalıklarda görülenlerden farklıdır, onlardan çok daha kısa sürer.

3- Anemi durumu: Serbest demir, bakteriler için "büyüme hormonu" gibi etki ettiğinden, bakteriler demiri bol bulduklarında daha rahat bölünebilir, yani çoğalabilirler. Vücut bu duruma mani olabilmek için, demiri depolara çeker. Bu sebeple, ateşli durumlarda yapılan kan tahlillerinde, kan değerleri düşük bulunur. Yüksek vücut sıcaklığında bakterilerin çoğalmasını sağlayan demir, çinko ve bakır miktarları azalır. (http://www.ilmimercek.net/makale/112932/vucut-sicakligini-kontrol-altinda-tutan-mukemmel-sistem)

4- Erişkinlerde; seks dürtüsünün azalması da, enerji tasarrufu için vücudun aldığı bir tedbirdir. 


Ateş, hastalıkla savaşta insanı dinlenmeye zorlamak için özel olarak ayarlanmış bir güvenlik önlemidir. Bu nedenle ben ateşi severim, ateşim yükseldiği zaman hemen bunu dinlenmek için bir uyarı kabul ederim. Olabildiğince yatarak ve sıvı tüketerek vakit geçirmeye çalışırım. Ağır gıdalar sindirim sistemini meşgul eder ve vücut ısısının iyice yükselemesine neden olurlar, hastayken olabildiğince rahat sindirilebilecek gıdalar tüketmek gereklidir. (http://www.anneoluncaanladim.com/yazarlar/21/kadir-tugcu/1595/atesin-yan-bulgulari-ve-sebepleri, Amerikan Pediatri Akademisi Üyesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Kadir Tuğcu)

Neler yenilebilir: Tam tahıllı ekmek, meyve, haşlanmış veya buharda pişmiş sebze, meyve suyu ve sebze çorbaları ve nedeni tam olarak ispatlanamamış olsa da gribe karşı etkisi kanıtlanmış olan tavuk suyu çorbası (Prof. Dr. Mehmet Öz ve Prof. Dr. Michael F. Roizen, Siz/Kullanma Kılavuzunuz, Koridor Yayıncılık, 2005). Neleri yemekten kaçınmalıyız: Kızartmalar, sindirimi zor çiğ gıdalar (olgunlaşmış meyve, pişmiş sayılır), et ve türevleri, aşırı yağlı yiyecekler, çikolata ve türevleri, paketli hazır gıdalar vs. Zaten hasta iken insanın vücudu, neyi yiyip neyi yememesi gerektiğini gayet net belli eder. Ben kızımın da hasta iken yaptığı yemek seçimlerine ve yememe tercihlerine saygı gösteriyorum, yemesi için zorlamıyorum (emzirmenin rahatlığı). 

Besinlerin hücrelerimizde metabolik olarak yıkımı (yani sindirim) ısı enerjisi açığa çıkarır. Yüksek enerji veren besinler yemek, sıcak içecekler içmek vücut ısımızı arttırır. Vücut ısımızı arttıran en büyük kaynak iskelet kaslarımızın kasılmasıdır. Kas kasılması ısı enerjisi sağlar. (http://www.ilmimercek.net/makale/112932/vucut-sicakligini-kontrol-altinda-tutan-mukemmel-sistem)

İşte ateşimiz yükseldiğinde tüm bunlardan uzak durmamız gerekiyor. Sindirime az zaman ayırması için bebeği yemek yemeye zorlamamak lazım (anne sütü sindirimi en kolay besindir, bol bol emebilir bebek). Zaten ateşi olan çocuğu, şifa olur niyetiyle sıcak içecekler içmeye zorlamamak gerekir. Ayrıca ateşi yüksek olan çocuğun olabildiğince az hareket ederek dinlenmesi gerekir. Eğer zaten ateşli olan çocuğu hastanenin acil servisine, şehrin diğer ucundaki doktoruna, kan ve idrar tahlili yaptırmaya filan taşıyıp durursak, vücut ısısı iyice yükselecektir. Bunu da akılda tutmak gerekiyor.

Yüksek ateşin çocuk açısından faydalarından birisi de budur: Çocuk paralize olur, ateş nedeniyle hareket edemez hale gelir ve bu şekilde enerjisini sadece mikroplarla savaşa harcayabilir. Ateş yükselmesi, insan bedeninin hastalıkla savaşma belirtisidir ve insanı dinlenmeye ve yatmaya zorlar. Böylece vücudun ihtiyacı olan enerji; yürümek, gezmek, çalışmak vs. gibi günlük aktivitelere harcanmamış olur. (http://www.ilmimercek.net/makale/112932/vucut-sicakligini-kontrol-altinda-tutan-mukemmel-sistem). Eğer çocuğun ateşini düşürürseniz, doğal olarak kalkıp oynamak isteyecektir ve bu da hastalığın iyileşmesini zorlaştıracaktır. Ben de hastalandığımda fiziksel ve zihinsel efor gerektiren her türlü etkinlikten kaçınırım. Çocuk bunu bilinçli yapamaz elbette, içindeki oyun oynama ve hareket etme dürtüsünü yok edemez. Yüksek vücut ısısı, çocuğu hareketsiz kılarak çocuğun enerji kaybetmesini engeller.


  • Peki ya ilaç kullanmadığımız için ateş ölümcül derecede artarsa?
Normal, sağlıklı bir insanda bu da mümkün değil. 

Ateş tehlikeli boyutlara ulaştığında vücudumuzda salgılanan kortizol hormonunun mucizevi bir etkisi ortaya çıkar. Kortizol hormonu farklı etkilerinin yanı sıra tehlikeli ateşin durması için de yaratılmıştır. İnsanın yüksek ateşten ölme tehlikesi ile karşılaştığı durumlarda kortizol devreye girer ve ateş merkezini aktive eden IL-1 maddesinin üretimini durdurarak ateşi düşürür.(http://www.ilmimercek.net/makale/112932/vucut-sicakligini-kontrol-altinda-tutan-mukemmel-sistem)

Hiçbir insanın ateşi 43 derece olmaz, insan vücudu buna izin vermez.  Ama ateşin mutlaka düşürülmesi gereken kimi olağanüstü durumlar olabilir. Mesela vücudunuzda bir kist vardır ve patlamıştır. İltihap kanınıza karışıp, vücudunuza yayılmaktadır ve acilen ameliyata alınmanız gerekmektedir. Yüksek ateş ile ameliyata da alınamayacağınız için acilen vücut ısınızın düşürülmesi gerekmektedir. Bu durumda tüm ateş düşürücü ilaçları kullanırsınız elbette. Ama buna karar verecek olanlar doktorlardır. Yoksa evde kendi kendine otururken, çocuğun ateşi çıktı, bir düşüreyim derseniz, bir hastalık belirtisini yok ediyorsunuz demektir. Bu da hastalığın teşhisini güçleştirebilir. Ayrıca yukarıda verdiğim örnekte bile, tüm hastahane koşullarında verilen tüm ilaçlara rağmen ateşin düşürülemediğini ve son çare olarak hastanın buzlu torbaların içine yatırıldığını da gözlerimle görmüş biriyim ben. Yani o ateşin düşmeyeceği varsa, çocuğa bir şişe ateş düşürücü şurup da içirseniz, ateşi düşüremeyebilirsiniz. Ben annelerin kendi aralarında "Eğer ateş ısrarcı ise, yani düşmüyorsa ya da çıkıp çıkıp iniyorsa, ateş olsun olmasın 3-4 saatte bir düzenli olarak şurup ver." ya da "Şu iki şurubu kullanan. Her 3 saatte bir birini, diğer 3 saatte diğerini kullan" gibi önerilerde bulunduklarını çokça duydum. Tabii bu önerilerde bulunanlara kimse "Doktorculuk oynama" demez ama birisi çıkıp da "Ateş ısrarcıysa düşürme, biraz oturup gözlemle, belki tahmin etmediğin bir hastalığın belirtisidir" dese hemen "Doktor musun, sen de kim oluyorsun?" diye sorulur. Ben ister kimyasal ister bitkisel olsun, her türlü ilacın kullanım şekli ve dozunun kişiden kişiye değiştiğini düşünüyorum. En azından ilaç içerikleri farklı. En azından çocukların kiloları ve bünyelerinin kaldırabileceği ilaç miktarı farklı. Bu nedenle ister kimyasal, ister doğal olsun; ilaç tavsiyesinde pek bulunmam. Hele hele ki kimyasal ilaçları tavsiye etme yetkisinin ancak doktorlarda olduğunu düşünürüm. O nedenle kızıma kullandığım ilaçların isimlerini ve verdiğim dozları asla paylaşmam.


  • Peki ateş ölümcül derecede artmasa bile ya çocuk havale geçirir ve sakat kalırsa?

Vücutta ısının yükselmesi ile bütün dokuların oksijen ihtiyacı çok artar. Bunu karşılayabilmek için kalbin ve solunumun hızlanması gereklidir. Yani yüksek ateş, kalp atış hızını ve nefes alıp verme sayısını da arttırır ve böylece kalbe ve akciğere de yük bindirir. Bu nedenle yatıp dinlenmek en iyisidir. Ama buna rağmen oksijen ihtiyacı yeterli gelmezse vücut, ilave kanı önemli organlara göndermek için el, ayak, yüz gibi organlarda vazokonstriksiyon yapar. Buna da tıp dilinde konvülsiyon, halk arasında da havale adı verilmektedir. 

Kalp hızının normalden fazla olduğu altı aylıktan küçük çocuklarda bu sebeple havale görülmez. 

Altı ay ile dört yaş, çocuklarda havalenin en sık görüldüğü devredir. 

Bu yaşlarda ateşin yükselmesi ile vücudun ısınarak kalbi ve solunumu hızlandırması gereklidir. Eğer ateş hızlı yükselir ve vücut buna ayak uydurarak kalbi ve solunumu hızlandıramaz ise beyin, gelen oksijeni yeterli görmeyerek, tasarruflu çalışmak ve fazla oksijen tüketmemek için vücut ile olan irtibatı keser (benzer durum aşırı ağrı uyarısı ile de olur, şahıs bayılır). İrtibatın kesilmesi ile vücut, deserebrasyon durumuna geçer. Spinal uyaranlarla kasılmalar ve havale dediğimiz tablo ortaya çıkar. Bunun sonucunda kalp ve solunumun hızlanması ile, beyine yeterli oksijen gelmeye başlar ve beyin eski fonksiyonlarına geri döner. 

Ateş yavaş yükselir ve vücuda ısınması için zaman tanırsa, havale gelmez. Yani ateşi 40 dereceye çıkmış bir çocukta havale beklemek boşunadır. Böyle bir çocuk, ateş düşürücü ilaç verilmeden, yani iç ısısı düşmeden soğuk tatbik edilirse ve dış ısı düşürülerek kalp ve solunum yavaşlatılırsa havale gelebilir. Bu sebeple ateşli çocuklarda soğuk tatbiki gereksiz ve zararlıdır. (http://www.anneoluncaanladim.com/yazarlar/21/kadir-tugcu/279/ates-ve-tedavisi, Amerikan Pediatri Akademisi Üyesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Kadir Tuğcu. Ayrıca söz konusu doktorun bu makalesinin bilimsel olmadığını iddia edenler olduğunu biliyorum. Söz konusu bu makale, Hacettepe Üniversitesi, Toplum Hekimliği Bülteni'nde bilimsel atıfları ile birlikte yayınlanmıştır: http://www.thb.hacettepe.edu.tr/arsiv/2002/sayi_2/baslik2.pdf).

Üstelik kendisi bu yorumda bulunan tek doktor da değildir:

Havale nöbetleri genellikle 6 aylık ile 5 yaş arasındaki çocuklarda olur. Çoğu zaman yüksek ateş ile beraberdir. Ancak ateşin yüksekliği ile havale geçirme arasında her zaman bir ilinti yoktur. Yani bazılarında çok yüksek ateşte havale olmazken, bazı bebeklerde daha düşük ateşlerde bile havaleye rastlanabilir.(http://www.genetikbilimi.com/genbilim/bebeklerde.htm, Uzm. Dr. Esra Özaydın). Ateşli havale ise, ateşin kaç dereceye yükseldiğinden çok ne kadar hızlı yükseldiğiyle ilişkilidir. Genellikle, ateşin çıktığı farkedilmeden önce havale görülür. Ateşli havale, ailesel risk taşıyan ( anne, babanın da çocukken ateşli havale geçirmiş olduğu aileler ) 6 ay- 5 yaş arası sağlıklı çocuklarda görülür. O anda aileye yaşattığı korku ve panik bir yana, ilerisi için kalıcı bir hasara, zihinsel gelişimde geriliğe yol açmaz.(Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Nilüfer Toprakçı, http://www.sagliklicocuk.com/sc01/crklr/file/gncl/ates.asp)


  • Peki havalenin hiç mi zararı yok?

Çocukların %4-5 inde hayatlarında en az bir kez havaleye rastlanırken, bunların yarısında bir kereden sonra havale görülmez. Eskiden, havale geçiren çocuklarda mutlaka beyin hasarı kalacağı düşünülürken, bunun doğru olmadığı artık anlaşıldı. Önemli olan havalenin kendisi değil, havaleye neden olan hastalıktır. Bu iyi tedavi edilmediği taktirde hasar kalabilir. (http://www.genetikbilimi.com/genbilim/bebeklerde.htm, Uzm. Dr. Esra Özaydın)

Tek bir nöbetin beyinde hasar oluşturduğu, IQ'da düşüş yaptığı veya çocuğun kişiliğinde değişiklik oluşturduğuna ait bilimsel herhangi bir veri yoktur. Doktor ya da ebeveyn tarafından oluşturulan fazla korumacı yaklaşım, konvülziyondan daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Tekrarlayıcı nöbetlerde, nöbet kontrolü sağlanıncaya ve/veya neden belirleninceye kadar belirli kısıtlamalar getirilebilir. (http://www.turkpediatriarsivi.com/sayilar/39/1-.pdf, Doç. Dr. Nimet Kabakuş, Türk Pediatri Arşivi, 2004; 39: 101-5). Ayrıca söz konusu makalede havalenin ortaya çıkış nedenleri tek tek sayılmaktadır. Başlı başına ateşin varlığı havale nedeni olarak gösterilmemiştir. Ateşe neden olan enfeksiyon, çocukluk çağı havalesinin başlıca nedeni olarak gösterilmektedir. Yine ilgili yazıda havale getiren çocuğa nasıl davranılması gerektiği, neler yapılması gerektiği de anlatılmaktadır ki eğer okursanız göreceksiniz, ailesinin yapması gerekenler arasında ilaçlı müdahale, hele hele fitil sokma gibi tavsiyeler kesinlikle bulunmamaktadır.

Aranırsa pek çok kaynak bulunabilir, hepsi de birbirinin aynı sonuçlara varıyor. Bu konuda başka bir kaynak, bir Uzmanlık Tezi, Bakırköy Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne 2008 yılında Dr. Pınar Uysal tarafından sunulmuş: http://www.istanbulsaglik.gov.tr/w/tez/pdf/cocuk_sagligi/dr_pinar_uysal.pdf

Söz konusu makalenin 15. sayfasının son paragrafını okursanız basit febril nöbet ile kompleks febril nöbet arasındaki farkı görebilirsiniz (38 derecenin altında, halk arasında soğuk havale denen nöbete de göz atmak isterseniz, 16. sayfada afebril nöbet başlığına bakabilirsiniz. Ayrıca ilaçlara bağlı, toksik zehirlenme nedeniyle de nöbetlerin ortaya çıkabileceğine ilişkin 17. sayfadaki toksik nöbetler başlığına bakabilirsiniz. Hatta daha da ilginci annenin tercihi ile sezaryen ile doğan bebeklerde (elektif sezaryen), acil bir nedenle sezaryen sonucu doğan bebeklere kıyasla %1 ihtimal daha fazla kompleks (yani birden fazla) havale geçirme olasılığı olduğuna ilişkin makalenin 19. sayfasının ilk paragrafını okuyabilirsiniz. Hatta anne sütü almayan çocuklarda havale riskinin arttığını da 20. sayfada okuyabilirsiniz). Makalenin başlangıcındaki Latince sizi caydırmazsa, ilerleyen sayfalarda her birimizin gayet net şekilde anlayabileceği üzere, basit (bir defalık) havale ile kompleks (birden fazla geçirilen) havale nedir, gayet net açıklanmış. Makale temel olarak epileptik (afebril) havale ile ilgili olsa da, normal havale ile karşılaştırmalı olarak anlatıldığından, havale konusunda çok aydınlatıcı bir yazı olmuş.


  • Peki, havale sonunda sakat kaldığı söylenen çocuklar yok mu?
 Bu sakatlıkların nedeni havalenin kendisi değil, havaleye neden olan hastalıklar. 

Basit yani gün içinde bir kere geçirilen, tekrarlamayan ve 15 dakikadan kısa süren havale sonucu meydana gelen sakatlıklarda genellikle menenjit veya ensefalit sorumlu oluyormuş, bunun da tek önlemi aşılarmış: http://www.anneoluncaanladim.com/forum/forum_posts.asp?TID=11407

24 saat içinde tekrarlayan veya 15 dakikadan fazla süren (yani kompleks) havalelerde ise  ancak geçici sakatlıklar oluşabiliyor ve 1-2 günde düzeliyormuş. Yukarıda atıf verdiğim gibi (Dr. Esra Özaydın'ın makalesi) çocukların %4-5 inde hayatlarında bir kez havaleye rastlanırken, bunların yarısında bir kereden sonra havale görülmez. Yani havalenin tekrarlama riski çocukların ancak %2'sinde ikinci defa, ikinciyi geçirenlerin de ancak yarısı üçüncü havaleyi geçirmekteymiş . Bunların da ancak %0.4 kadarında 1-2 günde geçen sakatlıklar görülebiliyormuş (Dr. Fatma Tufan, Uzmanlık Tezi, http://www.istanbulsaglik.gov.tr/w/tez/pdf/aile_hekimligi/dr_fatma_tufan.pdf, s. 7-8 ve 22).

Dr. Fatma Tufan'ın tezi de gayet anlaşılabilir günlük bir Türkçe ile herkesin anlayabileceği şekilde yazılmış. Havalenin olası nedenlerini, nasıl meydana geldiğini, havale sonrasında doktorların ve ailenin yapması gerekenleri etraflıca anlatmış. 


  • Peki yüksek ateş ile seyreden hastalıklar açısından dikkat edilmesi gerekenler neler? Ateşin yükseldiğinde veya kızının ateşi yükseldiğinde sen ne yapıyorsun?

Benim açımdan en dikkat ettiğim hastalık, doktorların bile rahatlıkla gribal enfeksiyon ile karıştırabilecekleri romatizmal ateş: http://pedkard.uludag.edu.tr/cocukkard/kkh%20bilgi/Ara.htm
Bu rahatsızlık daha çok 5 yaşından sonra görüldüğüden, şimdilik kızım risk altında değil. Ama dikkate alınmazsa vardığı sonuçlar çok rahatsız edici olduğundan, her zaman aklımın bir köşesinde...


Anjin, orta kulak iltihabı, ishal, idrar yolu enfeksiyonu ve nadiren zatürre, menenjit, tüberküloz gibi ciddi enfeksiyonlar da ateşin nedeni olabilir. Bu nedenle ateşi düşürmeden ateşin seyrini izlemeyi tercih ediyorum. Çocukta uyku hali, huzursuzluk, solunum zorluğu varsa, aşırı iştahsızsa ve sıvı alımını da reddediyorsa, şiddetli başağrısı varsa, ateşi düşse de genel durumu düzelmiyorsa veya ateş iniş çıkış yaşamadan 48 saatten fazladır sürüyorsa hemen doktora gitme zamanı gelmiş demektir.

Yukarıdaki resimde kızım ilk ciddi hastalığını geçiyor. Aynı zamanda dişi çıkıyor. Ateş yüksek ve huzursuz, ağlıyor. Ama genel görünümü iyi, baygın gibi bir hali yok, gayet dik oturuyor. Oyunlarımıza karşılık veriyor, bilinci açık. Meme emmeyi reddetmiyor. Dolayısıyla panik olmama ve ateşini düşürmeye çalışmama gerek yok. Ama ateşi olmasa bile nefes alıp vermesinde bir gariplik, neredeyse baygınlığa varacak bir hareketsizlik, tepkisizlik, yemeden içmeden tamamen kesilme, bir yerinin ağrıdığını düşündürecek şiddetli bir ağlama gibi tepkiler olsaydı saniye beklemeden doktora götürürdüm (ateşini yine de kesmezdim ki doktorun teşhis koyması için gerekli olan malzemeyi yok etmeyeyim).

Ben ateşi ölçmüyorum. Çünkü fark ettim ki ateş ölçmek benim sinilerimi bozmaktan başka işe yaramıyor. Kızımın düşük ateşte havale geçirmesi de mümkün. Düşük ateşte çok hasta olması ya da yüksek ateşe rağmen keyfinin gayet yerinde olması da mümkün. O nedenle ben sadece kızımın genel olarak keyfini ve ateşin iniş çıkış seyrini izliyorum. Ateş genelde geceleri daha çok yükselir. İlk gün yavaş yavaş artar veya ilk gece ya da ikinci gece tepe noktaya vardıktan sonra yavaş yavaş azalarak yok olur. Yani en azından benim kızımda böyle oluyor. Ben de bu seyri takip ediyorum. Eğer bu iniş çıkışlarda bir gariplik, olağan dışı bir durum sezersem ateşi düşük bile olsa doktora götürürüm. Ama eğer ateş düşürücü kullanırsam bu seyir tamamen bozulmuş olur ve ben herhangi bir hastalık belirtisini yok etmiş olmaktan korkarım.

Kızım 40. ayında ve şimdiye kadar 2-3 kaşık ateş düşürücü şurup almıştır. Sanırım hemen hepsi de gece yatmadan önce, ateşin en yüksek olduğu noktadaydı. Bir keresinde ateşi 41-41,5 gibi görünüyordu. Meme emiyordu ama elleri titriyordu ve uyumakta zorlanıyordu. Hastalıkla savaşması için güce de ihtiyacı olduğunu düşünerek bir kaşık şurup vermiştim. Ama biliyorum ki inatçı ateş, şurup da verseniz düşmeyebilir. Sonuç olarak kızım artık 40. ayında ve bu seneyi tamamen ilaçsız atlattı, artık titreme noktasına gelecek kadar ateşlenmiyor. Sanırım bağışıklık sistemi gitgide kuvvetleniyor. Ayrıca kızımla birlikte uyuyoruz. Kendi odasında yattığı zamanlarda da hastayken yanımda yatırırdım. Gece saat kurup da kalkıp ateşini ölçmek gibi bir adetim hiçbir zaman olmadı. Hala kızım çişi geldiği için gözlerini açsa, ben de onunla birlikte uyanıyorum. Kendim de hasta değilsem, kendim de ilaç almamışsam, kızımdaki en ufak değişikliği uykumda bile hissedebiliyorum. Ve ben tedirgin oldukça, çocuğu da tedirgin ettiğimi düşündüğümden, o hastayken olabildiğince rahat davranmaya çalışıyorum. Ayrıca biliyorum ki şimdi çektiği her acı ileride ona rahatlık olarak geri dönecek. Yukarıdaki resminde 9 aylık kadardı. Şimdi ise artık o kadar şiddetli ateşlenmiyor, ateşlendiği zaman da o kadar rahatsız olmuyor.

Kızım ateşlendiğinde tüm hastalık seyrini ve fiziksel tepkilerini dikkatle gözlemliyorum. Ateşten dolayı eklem yerleri ya da kasları ağrımışsa yorgun olup olmamasına göre ılık duş aldırıyorum, yağla masaj yapıyorum ya da ıslak havlu koyuyorum ağrıyan yerlerine. Elleri veya ayakları üşüyorsa sıcak su torbası koyuyorum. Ateşten dolayı terliyorsa kıyafetlerini sık sık değiştiriyorum. Yattığı yerde oyalıyorum; televizyon izlemesine izin veriyorum veya kitap okuyup masallar anlatıyorum. Hepsi bu...


  • Ateş düşürücü kullanmanın ne zararı olabilir ki, kullansak da çocuk da rahatlasa?

İnsan vücudu hayatta kalmak ve sağlıklı olmak üzere programlanmıştır. Dolayısıyla olağanüstü bir durum olmadıkça insan vücudunun verdiği her tepki, olması gereken tepkidir. Eğer vücut, ısısını yükseltiyorsa bir nedeni vardır.

Ateş, mikrobik hastalıkların ilerleyerek vücudun hasar görmesini engelleyen bir mekanizmadır. Yüksek vücut sıcaklığında bakterilerin çoğalmasını sağlayan demir, çinko ve bakır miktarları azalır. Ayrıca hücrenin sindirim organeli olan lizozomlar kolay bölünür. Lizozomlardan açığa çıkan parçalayıcı enzimler, hücreleri içindeki virüslerle birlikte öldürür. Yüksek vücut sıcaklığı, savunma hücreleri olan lenfositlerin de çoğalmasını sağlar. Aynı zamanda virüsleri öldüren interferon üretimi de artar (http://www.ilmimercek.net/makale/112932/vucut-sicakligini-kontrol-altinda-tutan-mukemmel-sistem).

Eğer ateş düşürücü kullanırsam bu işleyişin bir noktasına ket vuruyorum demektir. Dolayısıyla vücudun savaşmasını engelliyorum ve bu suretle de hastalığın süresinin uzamasına ve şiddetinin artmasına neden oluyorum demektir. Ayrıca ateş, çocuğun hareket etmesini de engeller. Ateşi düşürürsem çocuk daha fazla hareket etmye başlayacak ve enerjisini hastalıkla savaşmaya değil de boşa harcayacaktır. Bu durum da hastalığın süresini uzatıcı bir başka etken.

Ayrıca ateş, bir hastalığın belirtisidir. Eğer ateşi baskılarsam, hastalık belirtisini de yok ederim. Misal belki çocuk menenjit mikrobunu kapmış. Ateş düşürücü kullansam bile ateşin düşmeyip menenjitin beyne vurması ihtimali her zaman mevcut. Oysa ateşi düşürmeden gidişatı izlesem, belki vücudunun verdiği anormal bir tepkiyi fark edip, "Bu ateş normal bir grip ateşi değil" diyebilir ve vakit kaybetmeden doktora başvurabilirim. Aynı durum romatizmal ateş için de geçerli olabilir.

Havale geçirirse de ne yapacağımı biliyorum. 30 dakikadan kısa süren ve gün içinde tekrarlanmayan, bir kerelik havalenin zararı yok. Bir kere havale geçirmesi durumunda ikinciyi geçirmesi daha az ihtimal, üçüncüyü geçirmesi ise çok çok daha az bir ihtimal biliyorum. Bu havaleler sonucunda bir araz çıkarsa 1-2 gün içinde iyileşecek, öğrendim. Eğer kompleks havale geçiriyorsa, tekrarlayan havalelerde doktor önerisi ile fitil kullanabilirim, bunu da biliyorum. Zaten havale görüntü itibariyle kötü bir şey olduğundan, havale geçiren bir çocuğun doktora götürülmemesi imkansız. Ben aklıma kötü şeyler getirmem ama doktor kontrolünü de elbette ihmal etmem.

Sonuç itibariyle ben vücut ısısını düşürmemeyi tercih ettim. Bunun doğru seçim olduğuna inanıyorum. Ama bu demek değil ki ateşi çıkan çocuğumu ihmal ediyor, kendi haline bırakıyor "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" diyorum. Bilakis ilaç kullananlardan çok daha dikatli ve düzenli gözlemliyorum, tepkilerini biliyorum ve anormal tepki olursa da tespit edebileceğime inanıyorum.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Kış Hastalıklarında İlaç Kullanmadan İyileşmek Mümkün Mü?

Kızım hastayken komodinimizin görüntüsü böyle oluyor :) Sol üstte soğuk buhar makinesi, yanında doğal yağlarımız ki püskürtmeli şişede olanı masaj için kullanıyorum, sağda ön tarafa bal ve yemek için kaşık, sonrasında ağız silmek için ıslak el bezi, ki el bezini gerekirse ağrıyı azaltması için kompres olarak da kullanıyorum, içmesi için pipetli termosta su ve oyalanmak için de bol bol kitap...

Kızım 40 aylık (şu an 52 aylık) ve henüz hiç ilaç kullanmadı. Üstelik ilk hastalığını 6 aylıkken geçirmişti, 12-14 ay civarında bir ara bronşiolit teşhisi de konuldu ve 3 senedir, her sene 2-3 defa hasta olur (senede 6 defaya kadar hastalanmayı doktorlar "normal" olarak değerlendiriyorlar). 6. ayından bu yana her gün, yaz kış sokaktayız. İnsanlarla bu kadar içli dışlı olan bir bebeğin hasta olmaması zaten mümkün değil.

Yani kızım ortalama her mevsim bir hastalık geçiriyor ama ilaç kullanmadan atlatıyor. Bunu duyan, gören herkes "Ateşi düşürmek için ne kullanıyorsun? Öksürük kesmek için ne kullanıyorsun?" diye sorarak doğal ilaç önerileri bekliyor benden.

Bu yazıda sıradan kış hastalıkları (grip, nezle, üşütme, soğuk algınlığı vs artık adına ne derseniz, viral hastalıklar) konusunda edindiğim tecrübelerimi paylaşmak istiyorum. Ama öncelikle belirtmem gerekiyor ki ben tıp doktoru değilim, tıp konusuna girebilecek hiçbir alanda uzmanlığım yok. Kızımı 1 yaşına kadar her ay, 1 yaşından sonra da ortalama 6 ayda bir doktora götürdüm. Kızım normal kiloda ve zamanında doğdu (yani düşük kiloda ya da erken doğmadı); akciğer, idrar yolları ve kulak-burun-boğaz ile ilgili herhangi bir hassasiyeti yok. Yani temel olarak sağlıklı bir bebek. Sadece baba tarafından alerjiye ve dolayısıyla alerjik astıma genetik yatkınlığı var (egzaması olduğunda doktorlar bu tahminde bulunmuşlardı).

Tüm bunları saydıktan sonra da şunu söylemek istiyorum: Ben ilacın her türlüsüne karşıyım. Bir hastalığı önlemek veya tedavi etmek ya da belirtilerini ortadan kaldırmak için her türlü yolla kullanılan maddelere ilaç denir (http://tdkterim.gov.tr/bts/). Ben, kızım hastalandığında haricen kullanılan yağlar haricinde hiçbir tür ilaç kullanmıyorum. Kendimde ise mecburen bazı bitkisel ilaçlar deniyorum.

Neden ilaç kullanımına karşıyım?

Öncelikle söylemek istiyorum ki ben ilaçlara tü-kaka diyenlerden değilim. İlaçların kimyasal mucizeler olduklarını ve insan hayatını da uzattıklarını düşünüyorum. Ama zorunlu olduğu zamanlar kullanılmalılar ki, gerektiğinde bünyeye etki etsinler. 

Neden kızım için ilaç kullanmadığıma gelince, ilk nedenim kendi bünyem. Annem, beni düzenli olarak çocuk doktoruna götürüyormuş. O da sağ olsun sık sık antibiyotik reçete ediyormuş. Diş minelerim kullandığım antibiyotiklerden dolayı sapsarıdır şu an. Ayrıca çok sık hasta olurum, hastalıklarımı da çok ağır geçiririm. Vücudum kendi kendini iyi etme yeteneğini kaybetmiş ne yazık ki... Ve en büyük korkum, antibiyotiklere bağışıklık kazanmış olmak... Eğer ileride gerçekten ağır bir hastalık karşısında antibiyotik kullanmak zorunda kalsam, vücuduma etki etmemelerinden çekiniyorum:

"Antibiyotiğe karşı oluşan bağışıklık, ilaç artık bakterilere karşı işe yaramamaya başladığında ortaya çıkar. Bu gibi rahatsızlıklarda tedavi zorlaşır, iyileşme süresi uzar ve daha uzun ve pahalı tedavilere başvurmanız gerekebilir. Hatta öyle ki bazı enfeksiyonlar ölüme kadar götürebilir. Uzmanlar bakterilerin bağışıklık gösteremeyeceği antibiyotikler oluşturmaya çalışsa da bu organizmalar yeni antibiyotiklere çabuk adapte olabilirler. Örneğin MRSA adlı bir bakteri bir zamanlar sadece hastanedeki hastaları etkilemekteydi, fakat bu bakterinin ilaca bağışıklık kazanan yeni bir formu artık tüm insanlarda enfeksiyon oluşturabilmekte." (http://www.ilacpedia.com/makale/antibiyotikler-yanlis-kullanimi-sizi-ve-cevrenizdekileri-riske-sokar). 


Antibiyotik direnci diye internet üzerinde arama yaparsanız, korkumun nedenini anlayabilirsiniz. Örnek bir bilimsel yazı için bkz. http://www.cocukenfeksiyon.org/sayilar/2/33-38.pdf

Kızımın bu tür bir riskle karşı karşıya kalmasını istemiyorum. O nedenle antibiyotik kullanmıyorum.

Antibiyotik direnci ispatlanmış bir bilimsel gerçek ama ben diğer ilaçlar için de aynı durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum. Örneğin ömrü boyunca dağ başında bir köyde büyümüş ve ilaç kullanamamış bir insan, başı ağrıdığında bir tane aspirin alsa, ağrıyı geçirmekte yeterli geliyor. Oysa bizim gibi çocuk aspirinlerini şeker gibi içen bir nesil, kutu kutu aspirin içse hiçbir fayda göremez. Aynı şekilde düzenli ağrı kesici ya da spazm giderici kullananlar da gitgide aynı etkiye ulaşmak için doz arttırmak zorunda kalmaktadırlar. Buna "tolerans geliştirme" diyorlar. Kafeine karşı bile tolerans geliştirip, dozu arttırmak zorunda kalabiliyor insan, eğer sıkça kullanıyorsa.


Özellikle çocuğun ilk hastalıklarında ilaç kullanımının bağışıklık gelişimini olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebileceğine de inanıyorum. Şöyle izah edeyim: Bebek hasta oluyor. Onu hasta görmekten tedirgin olan yetişkinler kaptıkları gibi soluğu doktorda alıyor. Doktor elbette biliyor ki viral bir hastalığı ilaçla iyileştirmek mümkün değil. Hani "ilaçla bir haftada, ilaçsız yedi günde geçer" derler, o hesap. Ama panik içinde kucağında ateşi olan ve öksüren, burnu akan, huzursuz, yemek yemek istemeyen vs bebeği ile gelen aileye (zira genelde çocuk; ana-baba, anneanne, babaanne, dedeler, halalar, amcalar vs hep beraber götürülür doktora) "Yapacak bir şey yok, eve gidip hastalığın bitmesini bekleyin" diyen hiçbir doktor Türkiye'de iş yapamaz. Hem hasta kaybeder, hem de adı kötü doktora çıkar. O nedenle zararının en az olduğunu tahmin ettiği semptom, yani hastalığın belirtilerini giderici ilaçlar verir bebeğe. Günümüz doktorlarının hastalığı tedavi etmek yerine, tetkik sonuçlarına karşılık sadece ilaç yazdıklarını sadece ben değil, doktorların bizatihi kendileri söylüyorlar: http://www.ahmetrasimkucukusta.com/2013/01/18/etibba-diyor-ki/17449/

Anne, bebeğe bu ilaçları kullanınca kendisini her şeye muktedir hisseder. O kadar ki çoğunlukla 1-2 hastalıktan sonra bebeği doktora götürmeye bile gerek kalmaz. Zaten her anne, her semptomu yok edecek ilacı bilir artık. Ateşi düşürmek için hangi ilaç, kaç saatte bir kullanılmalı; hangi ilaç öksürüğü keser, hangi ilaç balgam atmayı kolaylaştırır, hangi sprey burnu açar, hiç ilaç kullanmamış ben bile biliyorsam, tüm anneler biliyor demektir...

Ama sorun şudur ki, hastalığın semptomlarının giderilmesi, hastalığın bittiği anlamına gelmez. Yani çocuk artık öksürmüyor diye, içindeki mikrobu attığı ve hastalığı sonlandırdığı düşünülmemelidir. Sadece ilaçlar nedeniyle öksürememektedir.

Vücuda bir mikrop girince insan vücudunun çok az savaşma yöntemi vardır:
  • Vücut ısısını yükselterek mikropları öldürür.
  • Boğaza yerleşen mikropları öksürerek vücuttan dışarı atmaya çalışır.
  • Akciğere ya da nefes borusuna yerleşen mikropları balgam üreterek atmaya çalışır.
  • Burna, genze yerleşen mikropları sümük salgılayarak vücuttan atmaya çalışır.
E, şimdi biz kendi kendisine iyileşmeye, mikropları öldürüp kendisinden uzaklaştırmaya çalışan vücudun tüm bu savunma yollarını kesersek, yani ateş düşürücü ile ateşi düşürüp, balgam seyreltici ile balgamlı öksürüğü keser, öksürük kesici ile öksürüğü toptan keser, burun spreyleri ile burun akıntısını da yok edersek, bu vücut mikropları nasıl öldürecek? 

İşte bu nedenle ben kimyasal ya da bitkisel, hiçbir ilaç vermiyorum kızıma. Onun bünyesi sapasağlam. Bu da ona en büyük hediyedir. Bu hediyenin kıymetini biliyorum ve bağışıklığını ellerim ile güçsüzleştirmek istemiyorum. Atlattığı her gripten sonra biliyorum ki artık o virüse ve türevlerine karşı bağışıklığı var ve bir daha aynı tür virüsle karşılaştığında hasta olmayacak. Her hastalığı, onun için bir hediye. Her hastalıkla birlikte, başka bir tür virüse karşı daha bağışıklık kazanıyor. Ve muhtemelen ileriki yaşamında, tıpkı babası gibi hiç hastalanmayan, sapasağlam bir insan olacak. Ben 1,5 aydır öksürüyorum. Kızım da aynı hastalığı 3 hafta sonra benden kaptı. İkimiz de yorgan döşek yattık, hastalığın ilk haftası. Çok çok ağır geçirdik. Üstelik maaile aynı yatakta yatıyoruz. Eşim ne benden, ne de kızımızdan hastalık kaptı. Belki de kaptı ama hastalandığını bile anlamadı. Çünkü o, ilaç kullanmadan büyütülen çocuklardan. Bağışıklık sistemi sapasağlam. Annesine ne kadar minnettar olsa azdır. Umarım kızım da ileride bu yazıları okursa, onun için verdiğim savaşı anlar... Çünkü bir annenin, hasta olan çocuğunun başında durup da hiçbir şey yapmadan sadece seyirci kalması, gerçekten çok çok zor bir imtihan...

Kızım hastalandığında sadece rahatlatmak adına şunları yapıyorum:
  • İstediği kadar, kuralsız emziriyorum. Özellikle hastalığı benden kapmışsa, benim vücudumda hastalığa karşı oluşan antikorlar, süt yolu ile kızıma geçip, doğal bir ilaç vazifesi görüyorlar.
  • Yemek yemek istemezse, asla zorlamıyorum (Hasta olan hiçbir canlı yemek yemez. Zira bünye hazım için enerji harcamak istemez; tüm enerjisini mikroplarla savaşmaya harcamak ister. Ayrıca orucun, yani yemek yememenin hastalık iyileştirici etkisi olduğu da savunulmaktadır: http://uzuncorap.com/2013/01/03/gunde-kac-ogun-yemeli/)
  • Kasları, eklem yerleri vs ağrıyorsa, eklem yerlerine ıslak havlu koyuyorum ve doğal yağlarla masaj yapıyorum. Bunu ateşi düşsün diye değil, sadece ağrıları geçsin diye uyguluyorum.
  • Sık sık banyoya sokuyorum. Ben kendim de banyo yapmadan iyileşemem. Ilık banyo vücudu rahatlatır. Ayrıca terle birlikte atılan atıkları da suyla birlikte vücuttan uzaklaştırmak gerekir. Eğer kızımı yıkayamıyorsam, çok halsizse, o zaman sirkeli ya da sadece sıcak suyla ıslattığım bir bezle vücudunu siliyorum. Bu da ateş düşürmek için değil, sadece cilt yüzeyini temizlemek için... Ama mesela nezle ise, burnu rahatlatmanın en iyi yolu yıkanmak. Kafadan aşağı su döktükçe sinüsleri boşalıyor, sümük salgısıyla beraber mikroplar da atılıyor ve burnu açılıp, rahat nefes aldığı için çok daha rahat uyuyor. Burnu açık olduğunda, öksürüğü de azalıyor. Ayrıca su, vücuttaki elektriği de atar. Zaten kızım hasta olsun olmasın, gece yatmadan önce, ya duş aldırırım, ya da ellerini, ayaklarını ve yüzünü yıkarım. Kendim de bu şekilde yıkanırım. Çünkü vücuttaki elektrik en çok sivri, uç bölgelerde birikir. Suyla elektriği atınca, insan rahatlıyor, gevşiyor, uyuması kolaylaşıyor...
  • Burnunu açık tutmaya çalışıyorum. http://sormabulmadunyasi.blogspot.com/2011/01/tkal-burun-nasl-aclr.html .
  • Bol bol sıvı teklif ediyorum. Teklif var, ısrar yok! Sürekli yanında su, portakal suyu, ballı bitki çayları, ayran, kefir vs içiyorum. Ona da küçük bardaklarda teklif ediyorum (büyük bardaklar gözünü korkutabiliyor, bitirebileceği miktarda görünce daha kolay içiyor). Çekici gelsin diye içine pipet koyuyorum vs. Bunlar da ilaç niyetine değil. Yani bir ilacın, ilaç etkisi gösterebilmesi için belirli bir miktarda tüketilmesi lazım. Mesela bir ağrı kesici, sekiz parçaya bölünüp de bir parçası içildiğinde etki etmez. Aynı şekilde ilaç niyetine, mesela ıhlamur içilecekse, belli bir miktarda içmek gerekir. Ben verdiğim hiçbir bitkiyi, ilaç etkisi yaratacak şekilde fazla miktarda vermiyorum. Biraz ıhlamur, biraz adaçayı, biraz haşlanmış meyve çayları vs vs. Yeter ki sıvı alsın. Sadece su içildiğinde, insanın içebileceği belli bir miktar var. Ötesini hem insanın canı istemez, hem de böbrekleri yorabilir. O nedenle değişik türde sıvılar teklif ediyorum.
  • Soğuk buhar makinesi ile odayı sürekli nemlendiriyorum. Yazın pek sık hasta olmaz kızım. Olduğunda da zaten cam pencere açık oluyor. Ama eğer klima çalışıyorsa, yazın da soğuk buhar makinesini çalıştırıyorum. Makinenin içine okaliptüs yağı (cold mix) ya da ada çayı (acı elma) yağı damlatıyorum. Hem antibakteriyel etkileri var, hem de burnu açıyorlar.
  • Öksürdüğünde bal teklif ediyorum. Macun kıvamında ve yendiğinde boğazı yakmayan bir Alman balı var. Onu kullanıyorum. Kızım geceleri öksürdüğünde uyanıp, kendiliğinden bal istiyor. Bal, aynı zamanda antibakteriyel olduğundan, boğazdaki mikroplarla da savaşılmasını kolaylaştırır. Balın doğal bir öksürük ilacı olduğuna ilişkin bkz. http://www.ahmetrasimkucukusta.com/2012/08/07/yazilar/tip-yazilari/astim/en-etkili-ve-en-zarasiz-oksuruk-ilaci/
  • Boğazı ağrıyorsa, ağrıyan bölgeyi defne yağı ile ovuyorum. Öksürüğü uyutmayacak kadar fazlalaştığında da sırtını defne yağı ile ovup, sıcak havlu koyuyorum. Ya da bunu yapmama izin vermiyorsa; ayaklarının altını, özellikle topuklarını defne yağı ile ovuyorum.
  • Üstüne hafif ve rahat kıyafetler giydiriyorum. Soğuk kış günlerinde bile bol penyeler giydiriyorum. Annelerimizden kalma bir alışkanlık ile terlersek iyileşeceğimizi sanırız. Oysa terlediğimiz için iyileşmeyiz, bilakis iyileştiğimiz için terleriz. Yani vücut ısısı yüksekse, ateş düşünce vücut da terler. O nedenle doğal olarak terlemediğimiz sürece, zorla, sıkı sıkı sararak terlemenin hiçbir anlamı yoktur, vücudu boş yere yorar. Bu nedenle çocuğa ince ve rahat kıyafetler giydirmek gerekir. Özellikle çorap da giydirmem ki kan dolaşımı olumsuz etkilenmesin. Ancak hastalık nedeniyle, tüm vücudu cayır cayır yanarken, el ve ayakları buz gibi olabilir. Bu durumda da en iyi çare sıcak su torbası... Kızım tüm kış boyunca sıcak su torbası ile yaşıyor zaten evin içinde. Hastalandığında da en iyi arkadaşı gene sıcak su torbası oluyor.
  • Şımartıyorum. Her ne isterse hemen yerine getiriyorum. Zaten hasta çocuk pek de fazla bir şey istemiyor. Salona bir hasta yatağı yapıyorum. İstediği kadar çizgi film izlemesine izin veriyorum. Hatta televizyonun karşısında, salonda uyumasına da ses çıkarmıyorum. Herkes hastalanınca biraz şımartılmak istemez mi?
  • Dışarıya çıkartıyorum. Oksijen hastalıkların iyileşmesini hızlandırıyor. Soğuk hava tıkalı burnu açıyor. Nasıl yapıyor, tam emin değilim ama sanırım soğuk hava kılcal damarların büzülmesine neden oluyor, yani viksin ya da okaliptüs yağının yaptığı etki gibi bir etki yaparak tıkalı burnu açıyor. Ayrıca herkes bilir ki sıcak havada burun daha çok akar, soğukta burnun akması durur. Daralan nefesi de açar serin hava. Ayrıca Güneş, yani D vitamini de hastalıkların iyileşmesinde etkilidir. Son olarak yazın denize girmesini de teşvik ederim. Hem banyo yerine geçer, hem de kafasını suya sokarsa, sinüsleri de boşalmış, burnu rahatlamış olur. Gece birden ateşi yükselen ve hafif baygınlaşan çocuğu kendine getirmenin en iyi yolu, bir battaniyeye sarıp balkona ya da kapı önüne çıkarmaktır.

Macun kıvamındaki Alman balı, sağda acı elma yağı (adaçayı elması yağı) ve solda defne yağı.

Son olarak eklemek istiyorum ki kızımı düzenli olarak aynı doktora götürüyorum. Ancak doktorumuza ateşten kormadığımı, ateşin ve öksürüğün faydalarını bildiğimi, beni rahatlatmak adına hastalık semptomlarını gidermek için ilaç vermek zorunda olmadığını söyledim. Söylemekle yetinmedim, davranışlarımla da bunu belli ettim. Kızımı bir kere bile acile götürmedim, "Çok hasta" diyerek erkene randevu almaya çalışmadım, doktorumuzu bir kere bile cep telefonundan aramadım. Doktorumuz da her hastalıkta bana verdiği ilaçların neye yaradığını, kullanırsak ne işe yarayacağını, kullanmazsak ne olacağını tek tek anlatıyor. Şimdiye kadar da hep kullanıp kullanmama kararını bana bıraktı. Mesela bronşiolit teşhisi koyduğunda ilk defa antibiyotik yazdı ve "Zatüree salgını var, önlem olarak yazıyorum" dedi. Önlem olarak yazdığı için, kızımın da gayet keyfi yerinde olduğu için bir hafta bekleme kararı aldım ve kızım kendiliğinden iyileşti. Ama eğer ben doktorumuzu bu şekilde rahatlatmış olmasaydım, doktorumuz kucağında hasta bebeği ile durmakta olan anneye "Bebeğiniz bir hafta daha hasta beklesin, bakalım zatüree mi, değil mi?" diyemezdi. Yani ilaç yazan doktorlara kesinlikle suç bulmuyorum. Sistemin ve insanların beklentilerini karşılıyorlar. Eğer kendi hastalığımızın ya da çocuklarımızın hastalığının sorumluluğunu biz yüklenmezsek, doktorlar neden yüklensinler ki?..

"Bizi yoran ve bitkin düşüren sadece hastalığımız değil, hastalığa tahammül edemeyişimizden kaynaklanan sabırsızlık, endişe ve korku halidir." (J.J. Rousseau, Emile "bir çocuk büyüyor", 11. Baskı, Selis Kitaplar, İstanbul, 2011, s. 17)

24 Temmuz 2012 Salı

Bebek Cildindeki Kızarıklık, Kuruluk, Egzama (Atopik veya Seboreik Dermatit) Nasıl Tedavi Edilir?


Yukarıdaki resimde kızım ikinci ayında ve yüzü tümüyle kızarıklık ve minik sivilcelerle kaplı. Resimde net görünmüyor olabilir ama kızarıklıklar burnu ve gözleri haricinde tüm yüzünde ve saçlı bölgede dahi var.

Bu tür egzamalar şöyle açıklanıyor: Egzama olgularının yüz­de 8′i derideki yağ bezlerinin aşırı yağ salgılamasına bağlıdır (seboreik derma­tit) ve daha çok yeni doğanda kabuklan­ma biçiminde görülür. Kalan yüzde 6’sını da terleme bozukluğuna (dishidroz) bağlı egzamalar oluşturur. Kızımın bu hali de muhtemelen eşin dostun bol tükürüklü öpücükleri, anne sütünün yağlı yapısı, emerken memeye yapışan bebeğin yüzünün terlemesi gibi nedenlerden meydana gelmişti.

Kızımın bu hali geçtikten sonra bir süre egzama etkisi görülmedi. 1 yaşına doğru ise kol ve bacaklarında egzama başladı. Demir 1 TL büyüklüğünde kuruluklar oluyordu. Önce gözle belli olmuyor, sadece elle hissedilebilir oluyordu ve ufak bir büyüklükle başlayıp çapını genişletiyordu. Yüzeyi pütür pütür ve sert oluyordu.

Akla gelen ilk soru: Neden oluyor? Bu soruya doktorlar da kesin bir cevap veremiyorlar. (Bilgi için bkz. http://www.saglik.im/egzama/)

Eg­zamaların yüzde 70′i yabancı maddeler­le temasa bağlıdır (temas dermatiti); yüzde 16’sı ise atopik dermatit adıyla anılan alerjik deri hastalığıdır.

Sadece temastan kaynaklanan egzamanın kesin nedeni biliniyor. Bu tür egzama bebeğin sürekli etkisinde kaldığı alerji yapıcı maddelerden kaynaklanıyor: Bebeğin suratına sürtünen yumuşak pamuk dışındaki kumaşlar (polar, yünlüler, tüylü pelüş, sentetik kumaşlar özellikle giysilerdeki etiketler, sert kumaşlar), metal alerjisi (giysilerdeki çıtçıtlar), popo silmekte kullanılan ıslak mendillerdeki kimyasallar (yüze vuruyormuş) ya da gıda alerjisi (özellikle süt ve süt ürünleri, yumurta beyazı, domates, pirinç, ceviz, dana eti, balık, tahin, susam, narenciye ve kırmızı meyveler) ve bence en önemlisi kullandığımız deterjanlar neden olabilir.

Atopik (yani olağan dışı) egzamada ise bebeğin derisi her uyarana karşı duyarlı olabiliyor. Atopik dermatite yatkınlık yalnızca yapısal açıdan egzamaya eğilimli ol­maktan değil astım ve alerjik nezle (ör­neğin saman nezlesi) hastası olmaktan da kaynaklanabilir. Kişiye özgü yapısal etken bazen bu üç hastalığın aynı anda ya da art arda ortaya çıkmasına neden olur. Has­taların yüzde 16-50’sinde astım, yüzde 10-20’sinde saman nezlesi gelişir. Doktorlar alerjik bünyeli bebeklerde sıklıkla egzamaya rastlandığını söyleyip, ailede alerji veya astım hastası olan olup olmadığını soruyorlar. Benim eşimde ve kayınpederimde de seboreik dermatit olduğundan, kızımda olmasını hiç garipsememiştim.

Deride ilk belirtiler doğumu izleyen altı hafta içinde ortaya çıkar (bkz. yukarıdaki resim). Bunlar da­ha çok bebeğin yüz ve yanaklarındadır. Kırmızı ve hafif kabarık lekelerin yüze­yinde küçük kesecikler, çok ince yarık­lar vardır; bunların parçalanmasıyla be­yaz bir sıvı akar; ardından da beyaz-sarı bir kabuk oluşur. Hastalığın saçlı deriye yayılmasının tipik belirtisi saçların birleşmesidir. Önceleri yalnız yüzde görülen atopik dermatit, zamanla gövde, kol ve ba­caklara, sonunda da bütün vücuda yayı­lır. Hastalık özellikle kilosu ve gelişmesi ortalama­nın üstünde olan bebeklerde görülür. Atopik dermatitte iki aşamalı bir gelişme göz­lenir. İlk aşama bebek bir yaşını ta­mamlamadan önce başlar ve iki yaşına doğru kendiliğinden geçer. İkinci aşa­ma ise hemen her zaman okul çağında ya da ergenliğe doğru ortaya çıkar. Kısa ya da uzun bir iyilik dönemin­den, genellikle yıllar süren bir sessizlik­ten sonra atopik dermatit, özellikleri de­ğişmiş olarak vücudun her iki yanında büyük eklem çevresinde ortaya çıkar (kızımdaki gelişim de aynen böyle oldu). Dizlerin arkası, dirsek kıvrımları ve yüzde özellikle dudak çevresi en sık yerleştiği bölgelerdir. Te­davi süreklilik ve dikkat gerektirir. Hastalığın yeniden alevlenme belirtileri ortaya çıktığında hemen tedavi önlem­leri alınmalıdır. Çocuk hastaların teda­visinde anne babanın dikkati, lezyonların yayılmasını önlemek açısından çok önemlidir. Yani kısaca egzaması olan bir bebeğiniz varsa egzama konusunda her zaman tetikte olmanız gerekiyor. Arada sırada parmak uçlarınızı bebeğinizin derisi üstünde dolaştırıp kuruluk var mı diye kontrol etmek en kolay yöntem.

Bebeklerinde egzama ile karşılaşan aileler çocukları doktor doktor dolaştırıp bir çare arıyorlar. Ama aslında korkulacak bir durum değil. Eğer alerjik egzama değilse, çoğunlukla 2 yaşına kadar azalarak geçiyor. Benim kızımınki ise 2,5 yaşından sonra tamamen geçti. Bazı insanlarda, hormonal dönemde yağ bezeleri aktif olarak çalışmaya başlayıp da cilt yağlanınca geçermiş. Bizim babamızda da aynı sorun olduğundan ben geçmeyecekmiş gibi hazırlamıştım kendimi, aşağıda saydığım tüm önlemlerle kızarmadan, kuruluk aşamasında yok etmeyi başarabiliyordum ve benden başka kimse kızımın egzaması olduğunu anlayamıyordu. Zaman içerisinde tamamen yok oldu. Sadece en son geçen birkaç tanesinin yerinde beyaz lekeleri kaldı. Zaman içinde onların da yok olacaklarını ümit ediyorum.

Alerji ise 1 yaş altındaki çocukların bağışıklık sistemi henüz tam olarak gelişmediğinden tespit edilemiyor. Yani 1 yaş altındaki çocuğunuza alerji testi yaptırırsanız bilin ki testin negatif çıkması, alerji olmadığını göstermeyebilir. Bu nedenle boşuna çocuğu doktor doktor dolaştırıp, kan testleri yaptırıp yıpratmayın. Çocuk cildi konusunda uzman bir tek dermatoloğun görmesi yeterli oluyor. Biz Prof. Dr. Orhan Baransü'ye gitmiştik. Tavsiyelerini uyguladık ve ilaçsız sorunumuzu çözdük. Bir şekilde okursa, buradan kendisine teşekkür etmek istiyorum. Kızımın artık "bebek gibi" bir cildi var, sayesinde :)

Şimdi bizim uyguladığımız yöntemleri anlatacağım ama öncelikle tekrar söylemek isterim ki bizim uyguladığımız yöntemler kızımın cilt tipine ve egzama tipine uygun olarak doktorun önerdiği yöntemlerdir. Dolayısıyla her cilt tipi ve her tür egzama için işe yarayacağı garantisini veremiyorum ama en azından doğal yöntemler, zararı olmayacağı da kesin.


Egzamanın tedavi yöntemini anlayabilmek için egzamanın ne zamanlar ortaya çıktığını bilmek gerekiyor. Doktora başvurduğunuzda genellikle şu soruları soruyor size:

- Eviniz kaç derece?
Egzama kuruluğu sevmez, yani cilt nemli tutulmalıdır. Ev sıcaklığının kesinlikle 23 derecenin üzerinde olmaması gerekiyor; ideal olarak 22 derece civarı olmalı. Ev sıcak olunca evi ne kadar nemlendirmeye çalışsanız da çocuğun cildi kurur. Kaloriferler nedeniyle de ortam havası kurur ve bu da egzamayı arttırır. Sürekli kaloriferlerin çalıştığı bir ortamda yaşıyorsanız kış aylarında bebeğin odasında nem cihazı çalıştırmayı deneyebilirsiniz.

- Ne sıklıkla banyo yaptırıyorsunuz?
Her gün sıcak su ile banyo yaptırmak cildi kurutur. Ya daha az sıklıkla banyo yaptırın (mesela gün aşırı) ya da ılık su ile banyo yaptırın. Ayrıca banyo sırasında kullandığınız saç ve vücut şampuanları, kese ve lif de cildi kurutuyor. Ben 3 senedir hemen her gün duş aldırdığım halde, haftada sadece 1 kere (gerekliyse nadiren 2 defa) köpüklü banyo yaptırıyorum. Geriye kalan banyolarında sadece ılık su kullanıyorum. Ilık suyun içine de ya mısır nişastası ya da doğal yağlardan koyuyorum. Banyo suyuna damlatılan birkaç damla doğal yağ cildi nemlendirmek için birebir. Kese vs de kullanmıyorum. Kızımın vücudunu elimle ovalıyorum. İçinde ne olduğunu bilmediğiniz şampuanlar yerine de saf zeytinyağı ya da sabun cevizi sabununu tavsiye ederim. Atopik dermatit tedavisi için kükürtlü kremler tavsiye ediliyor doktorlar tarafından. Denemedim ama kükürtlü sabunlar da işe yarayabilir belki.

- Bebeğin cildini nasıl nemlendiriyorsunuz? 
Cilt kuruluğuna ve egzamaya karşı esas olan cildi nemli tutmak ve bunun için de düzenli bakım gerekiyor. Cildi nemli tutmanın en bilinen yolu ıslak cildin üzerine yoğun bir krem ya da yağ sürerek nemi cildin içine hapsetmektir. Her gün duş aldırılan bebeğin cildine nemlendirici bir krem sürülebilir. Belirli markaları çok övüyorlar. Ben ise bildik markalar yerine değişik markaların organik kremlerini kullandım. Zira bence önemli olan kremin markası değil, nasıl kullanıldığı. Nemli cilde düzenli olarak her gün uygulanırsa her krem ya da yağ işe yarar bence. "Atopik ciltler ya da hassas ciltler için nemlendirici arıyorum" dediğinizde her markanın tonlarca ürünü olduğunu göreceksiniz. Bence basit bir vazelin bile amaca hizmet etmek açısından yeterli gelecektir. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki, bebeğin cildine çok fazla krem sürmek de cilt bariyerinin oluşumunu geciktirebiliyormuş. Günde 2 kez krem sürmek yeterli. Kızımın egzamasının olduğu dönemlerde sabah uyanır uyanmaz ve akşam duş aldıktan sonra nemlendirici krem sürüyordum. Önemli olan bu uygulamayı DÜZENLİ yapmak, aksatmamak. Bir de krem tek başına yeterli değil, kremi sürmeden önce bebeğin cildini suyla hafif nemlendirmek ve kremi öyle sürmek daha çok işe yarıyor. Banyodan sonra doğal yağlarla (badem yağı, kantaron yağı, avokado yağı, susam yağı vs) yağlamak da suyu yani nemi deriye hapsediyor. Ama benim tavsiyem asla bebe yağı kullanmamanız. İçlerinde ne var bilmiyorum ama hamileyken bebe yağını ben kendimde kullandığımda cildimi daha da kuruttuğu hissine kapılmıştım. O nedenle kızıma kullanmadım. Doğal yağlardan kullanmak istemiyorsanız medikal yağlardan da kullanabilirsiniz.
Eğer yağ yerine krem kullanmak istiyorsanız vazelin benzeri yoğun etki yapan ve sıklıkla tavsiye edilen bir krem daha var: Oalitim Gel. Ama unutmayın ki bu krem de aslında sıvı parafin, yani bir petrol türevi. Dolayısıyla ben bu kremi kullanılması taraftarı da değilim. Ama kortizondan daha zararsız olduğunu düşünüyorum.


Ben tavsiye üzerine şu kremi kullandım ve çok faydasını gördüm:


İnatçı olan egzamalara Melvita marka organik pişik kremi sürüyordum. Denemiş bir annenin tavsiyesi üzerine almıştım, ben de memnun kaldım. Bana "4. kere sürdükten sonra kesin geçiyor" demişti, ben de aynısını söyleyebilirim. Düzenli olarak arka arkaya her gece sürünce 4. gecede geçiriyor. İçinde kalendula, pamuk ve zeytin yağları var. Vücut tarafından zor emiliyor, sürünce deride beyaz bir tabaka halinde kalıyor. O nedenle akşamları yatırmadan sürüyordum.


- Kortizon kullandıktan sonra ne kadar süre içinde kuruluğun tekrar ortaya çıktığı da önemli bir gösterge.
Eğer 2 yaş altı her tür kuruluk ya da egzamada panik halinde doktora koşarsanız, doktorunuz da sizi rahatlatmak için kortizonlu kremlerden verecektir. Kortizonlu kremler egzamayı geçirmiyor ama baskılıyor. Yani kremi kullandığınız sürece egzama ortaya çıkmıyor ama kremi kullanmayı kesince tekrar beliriyor. Dolayısıyla aslında bir tedavi yöntemi değil, sadece ailenin içini rahatlatmaya yönelik. Aynı şekilde deniz suyu ve güneş de egzamayı baskılıyor. Yaz bitip, kış başlayınca egzama tekrar ortaya çıkıyor. Kortizonlu kremleri kısa süreli kullanmanın doğrudan bir zararı yokmuş. Ancak uzun süreli ve yoğun kullanımlarda yan etkileri ortaya çıkıyormuş. Ben yine de minicik bir bebeğin cildine kortizonlu krem sürülmesi taraftarı değilim. Kortizonlu kremi sürmeyi kestikten sonra kuruluğun ortaya çıkma süresi yukarıdaki önlemleri almanıza rağmen uzamıyorsa kortizonlu krem sürmenin de bir anlamı kalmıyor. Kortizonlu kremlerden vazgeçince daha uzun süreli düzelme elde ettiklerini söyleyenleri de gördüm ayrıca.

- Bebeğin çamaşırlarını neyle yıkıyorsunuz?
Hani biz çocukların çamaşırlarını sabun tozu ile yıkıyoruz ya genellikle? Prof. Dr. Orhan Baransü, alerjik ciltleri olan çocukların çamaşırlarının sabun tozu ile yıkanmasını istemiyor. Sabun tozu iyi durulanmaz ve kumaşta yapışık kalırmış, bu da cildi iyice kuruturmuş. Normal deterjanla yıkamamızı önermişti. Yumuşatıcı ise külliyen yasak. Zira yumuşatıcılar kumaş ipliklerinin etrafına yapışarak bir tabaka oluşturmak suretiyle kumaşta yumuşaklık hissi yaratıyorlar (Yumuşatıcılar hakkında kısa bir bilgi için bkz: http://sabunagaci.wordpress.com/2012/06/13/sss-sabun-cevizine-ekstra-durulamaya-gerek-var-mi-2/). Dolayısıyla yumuşatıcı kullanmak bebeğin giydiği kıyafetlerdeki bu tabakanın, bebeğin cildini tahriş etmesine yol açıyor. Ben toz sabun kullanmayı kesmekten daha da iyi bir şey yaptım ve sabun cevizi kullanmaya başladım. Sabun cevizi kullandığımızdan beri eşimde de kızımda da egzama olmuyor. Sabun cevizim bitip de başka bir deterjan kullanırsam eşimdeki egzama hemen tekrar çıkıveriyor. Dolayısıyla bizim evde tüm kıyafetler sabun cevizi ile yıkanıyor. Yukarıda linkini verdiğim sitedeki kimyager anne de alerjik bünyeli oğlu için tüm ev, çamaşır ve vücut temizliği için sabun cevizi kullanıyor ve o da bizim gibi faydasını gördüğü için satışını da yapıyor: http://www.sabunagaci.com/p/about-us.html

Ve en son olarak kızımda en çok işe yarayan ve Prof. Dr. Orhan Baransü'nün tavsiyesi olan tüyoyu veriyorum: Mısır nişastası banyosu. Papatya suyu ve kaya tuzu (ya da karbonat) ile yapılan banyonun da işe yaradığı söyleniyor ama ben kendi denediğim yöntemi anlatayım:
Yukarıda da yazdığım gibi haftada sadece 1 kere köpüklü banyo yaptırmama rağmen her gün kızımı ılık suya sokuyorum. Bebek küvetini doldurup kızımı da içine oturtuyorum. Orhan Bey, bebek küveti için 30 gr, normal küvet için 100 gr mısır nişastasının yeteceğini söylemişti. Ama benim kızım nişastanın eriyişini izlemeyi çok sevdiğinden (böylece banyo saatlerinde deney de yapmış oluyoruz) bazen bir paketi bile boşaltabiliyor. Sıkılana kadar nişastalı ılık suda oynadıktan sonra durulamadan çıkarıyorum. Yüzündeki kuruluklara da nişastayı suda ezip sürüyorum. Çok küçük bebekler için serum fizyolojik de kullanılabilir. Hatta ben çok severim, doğal gül suyu da başka bir alternatif olabilir.

Ama sonuç olarak belirtmek isterim ki bu doğal bir yöntem olduğundan ilk kullanımlarda, ilaç gibi aniden sonuç veren bir etki beklememek gerekiyor.

Hamileliğin sonlarına doğru safra asitlerinin yükselmesinden dolayı oluşan kaşıntılar için de yine aynı yöntemi deneyebilirsiniz. Kendisinde deneyince faydasını daha rahat anlıyor insan. 

Son olarak hatırlatmak isterim ki egzama şak diye geçen bir rahatsızlık değil. İlk coştuğu zaman doktor tavsiyesi ile kullanacağınız  ilaçlı kremlerle biraz sakinleştirip, sonra her gün ama her gün devamlı ve düzenli bakım gerektiriyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Instagram

Instagram

Twitt'le

Translate

İstatistiklerim


View My Stats